реклама
Бургер менюБургер меню

Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 4)

18

Tek tesellim uyumak üzere yukarı çıkıp yatağıma yattığımda annemin beni öpmeye geleceğini bilmekti. Ama bu iyi geceler öpücüğü o kadar kısa sürerdi ve annem o kadar ivedi aşağı inerdi ki onun merdivenlerden çıktığını, sonra hasır örgü ipli, mavi muslinden bahçe elbisesinin hışırtısıyla iki kapılı koridoru geçtiğini duyduğum an, benim için acı dolu bir an olurdu. Kendisini takip edecek anı, annemin yanımdan ayrılacağı, tekrar aşağıya ineceği anı işaret ederdi. Dolayısıyla, bu çok sevdiğim iyi geceler öpücüğünün mümkün olduğunca geç vuku bulmasını, annemin henüz yanıma gelmediği o dinlenme süresinin uzamasını diler hâle gelmiştim. Bazen annem beni öptükten sonra gitmek için kapıyı açtığında, onu “Beni bir kere daha öp.” diyerek geri döndürmek isterdim ama yüzünde hemen sinirli bir ifade belireceğini bilirdim çünkü annemin beni öpmek için yukarıya çıkarak, bana bu huzur öpücüğünü getirerek, üzüntüme ve sıkıntıma karşı verdiği taviz, zaten bu ritüelleri saçma bulan babamın canını sıkıyordu; annemse kapının eşiğindeyken rica ettiğim fazla öpücüğü almama izin vermek bir yana bu ihtiyaçtan, bu alışkanlıktan kurtulmaya çalışmamı istiyordu. Onu böyle kızgın görmekse dudaklarımın onun gerçek varlığını ve beni uyutabilme gücünü çekebildiği bir Komünyon5 ayininde kutsanmış ekmeği uzatırcasına sevecen suratıyla yatağıma doğru eğildiğinde daha biraz önce getirdiği o huzurlu havayı tamamen yok ediyordu. Yine de annemin odamda aslına bakılırsa çok kısa kaldığı bu akşamlar, akşam yemeğinde misafirler olduğu zaman bana iyi geceler dilemeye yukarı çıkamadığı akşamlara kıyasla çok daha hoştu. Misafirlerimiz ise şehir dışında bulunan birkaç yabancı dışında Combray’deki evimize gelen neredeyse tek kişi sayılan (o da uygunsuz bir evlilik yaptığından beri annemle babam, karısını misafir etmek istemediği için artık daha seyrek gelmeye başlayan), bazen akşam yemeği için, bazen de haber vermeden yemekten sonra çıkagelen komşumuz M. Swann’la sınırlıydı ekseriyetle. Evin önündeki büyük kestane ağacının altında, demir masanın etrafında oturduğumuz akşamlar, bahçenin girişinden eve “zili çalmadan” giren birinin harekete geçirdiği, donuk, yaygaracı ve bitmek tükenmek bilmeyen, madenî gürültüsüyle duyanları afallatan çıngırağı değil de yabancıların çaldığı utangaç, oval, yıldızlı çifte zil sesini duyar duymaz herkes anında “Misafir mi? Kim acaba?” diye sorardı, oysa hepsi gelenin M. Swann olduğunu pek tabii bilirdi; büyük halam doğal olmasına çabaladığı bir ses tonuyla, davranışı sözlerine ters düşmesin diye yüksek sesle konuşarak gelen insanın kendisi hakkında duymaması gereken şeyler konuştuğumuzu varsayabileceğini ve bunun onun açısından kırıcı olabileceğini, dolayısıyla fısıldaşmamamızı söylerdi; bahçede fazladan bir tur daha atmaya bahane bulduğu için sevinen ve fırsattan istifade geçerken de oğlunun, kuaförün düzleştirdiği saçlarını elleriyle havalandıran bir anne gibi, gülleri biraz daha doğal göstersin diye, fidanları dik tutan sırıklardan birkaçını gizlice yerinden söken büyükannemi keşif eri olarak gönderirdik.

Hepimiz sanki çok sayıda muhtemel saldırgandan kuşkulanabilirmişiz gibi, kıpırdamadan büyükannemin düşmandan getireceği haberleri beklerdik ve çok geçmeden büyükannem, “M. Swann bu, sesini tanıdım.” derdi. Gerçekten de onu sadece sesinden tanırdık; kemerli bir burna, yeşil gözlere, Bressant tarzı kesilmiş kızıla çalan sarı saçlarıyla çevrili geniş bir alna sahip yüzünü zor seçerdik çünkü sivrisineklere maruz kalmamak için bahçede mümkün olduğunca az ışık kullanırdık; ben belli etmeden şurupları getirmelerini söylemeye içeri giderdim, büyükannem, şurupların sadece misafirler için servis edilen olağan dışı bir şeymiş gibi görünmemesine böylesini daha kibar bulduğundan çok önem verirdi. Büyükbabamdan çok daha genç olduğu hâlde M. Swann, bazen bir hiç uğruna yaşama şevkini kaybeden, düşüncelerinin yönü değişebilen, harika ve nevi şahsına münhasır olduğu söylenen babasının, en yakın arkadaşlarından biri olan büyükbabama çok bağlıydı. Yılda birkaç defa büyükbabamın sofrada, baba M. Swann’ın, gece gündüz başında beklediği karısının ölümüyle birlikte takındığı tavırla ilgili sürekli aynı anekdotları anlattığını duyardım. Onu uzun süredir görmemiş olan büyükbabam, Swann’ların Combray yakınlarındaki evine koşmuş, naaşın tabuta konuluşuna tanık olmaması için bir süreliğine, gözyaşları içinde onu ölü odasından çıkarmayı başarmış. Az güneşli parkta birkaç adım yürümüşler. M. Swann birdenbire büyükbabamı kollarının arasına alarak, “Ah! Benim eski dostum! Bu güzel havada sizinle birlikte yürümek ne güzel! Bütün bu ağaçları, akdikenleri, takdirinizi hiç belirtmediğiniz bu gölümü, siz de güzel bulmuyor musunuz? Üzgün gibi bir hâliniz var. Şu küçük esintiyi hissediyor musunuz? Ah! Ne derseniz deyin, her şeye rağmen yaşamak güzel sevgili Amédée!” diye haykırmış. Sonra ansızın, ölmüş olan karısını hatırlamış ve muhtemelen böyle bir anda nasıl olur da mutluluk hissine kapılabildiğini kavramaya çalışmayı fazla karmaşık bularak ne zaman kafasına zor bir soru takılsa yaptığı gibi ellerini alnında gezdirip gözlerini ve gözlük camlarını silmekle yetinmiş. Yine de karısının ölümünün acısını dindirememiş ama karısının ölümünden sonra yaşadığı iki yıl boyunca, büyükbabama, “Ne komik! Sürekli zavallı karımı düşünüyorum ama her seferinde ancak azar azar düşünebiliyorum.” dermiş. “Sık sık ama azar azar, zavallı baba Swann’ın deyimiyle.” cümlesi büyükbabamın, birbirinden farklı şeylerle ilgili olarak kullandığı ve en sevdiği ifadelerden biri hâline gelmişti. Eğer en yetkili karar mercii olarak gördüğüm, ileride ayıplamak eğiliminde olacağım hataları hoş görmeyi bana aşılayan, sözleri benim için âdeta bir mahkeme hükmünde olan büyükbabam, “Nasıl olur? Melek gibi adamdı!” dememiş olsaydı, Swann’ın babası bana bir canavarmış gibi görünebilirdi.

Uzun yıllar boyunca, özellikle oğul M. Swann, evlenmeden önce sık sık onları ziyarete Combray’ye geldiği hâlde büyük halam, büyükannem ve büyükbabamın; evimizde ağırladıkları ve Swann soyadının ardında âdeta kimliğini gizleyen bu adamın -bilmeden ünlü bir soyguncuyu misafir eden dürüst otelcilerin yüzde yüz masumiyetiyle- kendi ailesinin vaktiyle sık sık görüştüğü o çevrede asla yaşamadığını; Jockey Kulübünün en seçkin üyelerinden biri olduğunu, Galler prensinin ve Paris kontunun en kadim dostu, Saint-Germain muhiti yüksek sosyetesinin üstüne titrediği bir kişi olduğunu düşünmek akıllarına bile gelmedi.

Swann’ın sürdüğü bu ışıltılı yüksek sosyete hayatına olan yabancılığımız, kısmen çekingen ve ketum karakterinden, kısmen de o zamanlarda burjuvaların, toplumu, herkesin doğumlarından itibaren kendilerini ve ailelerini de barındıran bir sınıfa mensup olduğu ve parlak bir kariyer veya beklenmedik bir evlilik fırsatı yakalamadıkça bir üst sınıfa geçebilme fırsatını bulamayacağı kapalı toplumsal sınıflardan oluşan bir tür Hindistan gibi görmelerinden ileri geliyordu. Baba Swann, tüccardı; “oğul Swann” da hayatı boyunca, vergi mükellefleri kategorisinde olduğu gibi, servetinin belli gelir düzeyleri arasında gidip geldiği bir kastın üyesi olmak durumundaydı. Babasının kimlerle görüştüğünü bilirdik, dolayısıyla onun da kimlerle görüşmek “durumunda kaldığını” biliyorduk. Eğer başka insanlarla tanışıklığı varsa bunlar, yetim kaldığından beri büyük bir sadakatle ziyaretimize gelmeye devam ettiğinden annemle babam gibi eski aile dostlarının hoşgörüyle görmezden geldiği delikanlılık ilişkileriydi fakat bizim tanımadığımız bu dostlarının, bizimleyken karşılaşsa selam bile vermeye cesaret edemeyeceği türden insanlar olduğuna bahse girebilirdik. Swann’a, ailesiyle aynı konumdaki tüccar ailelerin oğulları arasında, ille de bir sosyal katsayı biçilecek olsa bu katsayı biraz düşük olurdu çünkü oldukça sade bir tarzı ve her daim “tutkuyla bağlı olduğu” antika eşyaları ve tabloları olduğu için koleksiyonlarını istiflediği ve büyükannemin ziyaret etmeyi hayal ettiği ancak büyük halamın orada yaşamayı küçük düşürücü olarak nitelendirdiği Orléans Rıhtımı’nda bulunan eski bir konakta oturuyordu. “Peki bu konuda yetenekli misiniz? Sizin iyiliğiniz için söylüyorum; çünkü satıcılar size sahte resimler kakalayabilir.” derdi büyük halam M. Swann’a; aslında sohbette ciddi konulardan kaçınan ve sadece en ince ayrıntısına girerek yemek tarifi verdiğinde değil, aynı zamanda büyükannemin kız kardeşleri, sanatsal konulardan konuşurken de samimiyetten uzak güçlü bir merak sergileyen Swann’ın, aslında hiçbir becerisinin ve entelektüel açıdan kendine ait bir fikrinin olmadığını varsayardı. Büyükannemin kız kardeşleri tarafından görüşlerini söylemeye, bir tablo karşısındaki hayranlığını ifade etmeye zorlandığında neredeyse kırıcı bir sessizliğe bürünürdü ancak buna karşılık, tablonun bulunduğu müze veya hangi tarihte resmedildiği konusunda somut bir bilgi verebiliyorsa açığını kapatmış olurdu. Yine de her zamanki gibi bizim de tanıdığımız insanlarla, Combray’nin eczacısıyla, aşçımızla veya arabacımızla arasında yakın zamanda yaşanmış yeni bir hikâye anlatarak bizi eğlendirmeye çalışmakla yetinirdi. Bu hikâyeler büyük halamı güldürürdü güldürmesine ama hikâyelerde Swann’ın sürekli kendine biçtiği gülünç rolden ötürü mü yoksa anlatırken takındığı tavır yüzünden mi güldüğü pek ayırt edilemese de “Cidden çok âlemsiniz Monsieur Swann!” derdi. Büyük halam ailemizin az da olsa bayağı sayılabilecek tek ferdi olduğundan yabancıların yanında Swann’dan bahsedilince, istese Haussmann Bulvarı’nda veya Opéra Caddesi’nde oturabileceğini, M. Swann’ın kendisine dört beş milyonluk bir miras bıraktığını ancak oturduğu yerin onun garip bir fantezisi olduğunu belirtmeden geçmezdi. Bu fantezinin başkaları için bir eğlence kaynağı olabileceği kanaatine varmış olacaktı ki M. Swann yılbaşında Paris’teki evine bir kutu kestane şekeri ile ziyarete geldiğinde misafirleri de varsa mutlaka, “Ee M. Swann! Lyon’a giderken treni kaçırmayacağınızdan emin olmak için hâlâ Şarap Deposu’nun yakınında mı oturuyorsunuz?” demekten geri kalmazdı. Sonra, kelebek gözlüğünün üzerinden, göz ucuyla misafirlere bakardı.