Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 3)
Kuşkusuz, artık uyanmış olurdum, bedenim son bir kez daha döner ve kesinliğin iyilik meleği etrafımdaki her şeyi durdurmuş, beni odamda, pijamalarımla yorganın altına yatırmış ve komodinimi, yazı masamı, şöminemi, sokağa bakan pencereyi ve iki kapıyı, karanlıkta neredeyse doğru yerlerine koymuş olurdu, ama uyanışın o aptal anında, belirgin bir görüntü sunulmamış olsa da bu hatırladığım odalardan hiçbirinde olmadığımı bilsem bile en azından var olabileceği ihtimaline olan inancım, hafızamı harekete geçirecek ilk adımı atmış olurdu; hemen uykuya dönmeye çalışmazdım genelde; gecenin büyük bir kısmını; eskiden Combray’de, büyük halamın evinde, Balbec’te, Paris’te, Doncières’de, Venedik’te ve daha başka yerlerde yaşadığımız hayatı, hatta mekânları, tanıdığım insanları, onlar hakkındaki görüşlerimi, anlatılanları düşünmekle geçirirdim.
Combray’de her gün batımı, annem ve büyükannemi bırakıp uyumasam da yatağa gitmek zorunda kalacağım saatten çok önce, yatak odam endişelerimin sabit ve melankoli dolu bir durağına dönüşürdü. Beni ziyadesiyle mutsuz gördükleri akşamlar eğlendirmek için, akşam yemeği saatini beklerken lambanın üzerine sihirli bir fener takmayı âdet edinmişlerdi; Gotik Çağ’ın önde gelen mimarlarının ve cam ustalarının üslubunda, elle tutulamayan harelenmelerle, efsanelerin, kararsız ve anlık bir vitraydaki gibi tasvir edildiği, rengârenk, doğaüstü görüntülerin yansımasıyla duvarlardaki donukluğun yerini alırdı bu fener. Ama bu, üzüntümü arttırmaktan başka bir işe yaramıyordu, çünkü o değişik aydınlanma yalnızca, yatma azabı haricinde katlanılabilir hâle gelen odama olan alışkanlığı yok ediyordu. Artık odamı tanımıyor, içindeyken, trenden inip ayağımın tozuyla ilk defa gittiğim bir otel veya bir “şale”3 odasındaymışım gibi endişe duyuyordum.
Golo, hızlı ve kesik kesik hareketlerle ilerleyen atının üzerinde, tasarladığı kötü emeller zihninde, bir tepenin yamacında bulunan üçgen biçimindeki koyu yeşil korudan çıkar, sıçrayarak zavallı Geneviève de Brabant’nun şatosuna doğru yol alırdı. Şato, fenerin çerçevelerinin arasına kolaylıkla sığan oval camın şekline uyacak biçimde kavisli kesilmişti. Bu, şatonun görünen parçasıydı sadece ve önünde, Geneviève’nün, belinde mavi bir kemerle hayallere daldığı, geniş bir kır vardı. Şatoyla kır sarıydı ve ben onları daha görmeden renklerini biliyordum çünkü çerçevenin içindeki camdan önce, Brabant isminin altınımsı tınısı kendini göstermişti bana. Golo, büyük halamın yüksek sesle yaptığı kısa konuşmasını dinlemek için üzüntüyle bir an için durur, hiç de yadsınamayacak büyük bir uysallıkla, hareketlerini anlatılan şeye uydurarak gayet iyi anlıyormuş gibi gözükürdü; sonra da atıyla aynı hızlı ve kesik kesik hareketlerle uzaklaşırdı. Hiçbir şey onun bu gezintisini durduramazdı. Fener yerinden kıpırdasa da perdelerin kıvrımları arasına bata çıka ilerleyen Golo’nun atını görürdüm. Golo’nun, atı kadar doğaüstü yaratılışlı bedeni de fiziki tüm engelleri, karşılaştığı rahatsız edici tüm nesneleri, kendi kemik yapısına katıp içselleştirerek üstesinden gelirdi; bir kapı tokmağı mesela, hemen onun üzerine yerleşir, kırmızı giysisi veya melankolisini ve asaletini her daim koruyan ama bu nakilden duyduğu sıkıntıyı asla yansıtmayan solgun çehresi, yenilmez bir şekilde üstünden kayıp giderdi.
Elbette, Merovenjler4 döneminden çıkagelmiş hissi veren ve böylesine eski bir tarihin yansımalarını çevremde dolaştıran bu parlak görüntülerini çekici bulurdum. Ama yine de zaman içinde benliğimle doldurduğum ve benliğim gibi ona da fazla dikkat etmediğim bir odada, güzellik ve gizemin bu istilasının ne kadar huzursuzluğa sebep olduğunu anlatamam. Alışkanlığın uyuşturan etkisi yok olduğunda düşünmek, hissetmek gibi acı veren şeylere tekrar koyulurdum. Benim nazarımda, sanki çevirmeye gerek kalmadan kendi iradesiyle açılacakmış gibi duran, kullanımı tamamen içgüdüsel hâle gelmiş, bu yüzden de benim gözümde dünyadaki diğer bütün kapı tokmaklarından farklı olan odamdaki bu kapı tokmağı, bir bakıyorsun, Golo’nun astral bedenine hizmet ediyordu. Akşam yemeğini haber veren zil çalar çalmaz Golo ve Mavi Sakal’dan bihaber ancak annemle babama ve güveçte ete aşina olan, ışığını mütemadiyen yayan büyük avizenin olduğu yemek odasına aceleyle koşuyor, Geneviève de Brabant’nun talihsizliği yüzünden benim için daha kıymetli hâle gelen annemin kollarına bırakıyordum kendimi; bu sırada da Golo’nun işlediği suçlar, benim kendi vicdanımı daha da titizlikle gözden geçirmemi sağlıyordu.
Akşam yemeğinden sonra, hava güzelse bahçede, hava kötüyse herkesin bulunduğu küçük odada diğerleriyle gevezelik etmek için bahçede kalan annemden ne yazık ki ayrılmak zorunda kalırdım. “Sayfiyedeyken evin içinde kapalı kalmayı acınacak bir şey” olarak nitelendiren ve çok yağmurlu günlerde dışarıda durmama izin vermeyen, onun yerine beni bir kitapla odama gönderen babamla durmadan tartışan büyükannem dışında herkes dışarıda kalırdı. “Bu çocuğu güçlü ve enerjik yetiştirmenin yolu bu değil.” derdi hüzünle. “Özellikle, hem bedenen hem de ruhen mümkün olduğunca güçlenmesi gereken bu yavrucağı.” Babam omuz silker ve barometreyi incelerdi çünkü meteorolojiyi severdi, bu sırada babamı rahatsız etmek istemediği için gürültü yapmaktan kaçınan annemse ona şefkat yüklü bir saygıyla bakardı ama üstünlüklerinin gizemini delip geçmemek için çok uzatmadan. Ancak büyükannemi, her havada, yağmurun bardaktan boşalırcasına yağdığı, Françoise’ın, o çok değerli hasır koltuklarını ıslanmasın diye apar topar içeri aldığı zaman bile onu; sağanağın kırbaçladığı boş bahçede, alnı rüzgârın ve yağmurun sağlıklı etkisiyle iyice ıslansın diye dağınık, ağarmış saçlarını geriye atarken görebilirdiniz. “Nihayet nefes alıyoruz!” diyerek -doğa duygusundan yoksun yeni bahçıvanın, zevkine göre oldukça simetrik olarak düzenlediği ve babamın sabahtan beri havanın düzelip düzelmeyeceğini sorduğu- su içinde kalmış yolları; mor elbisesini, yavaş yavaş gözden kaybolacak yoğunlukta, hizmetçi kızı umutsuzluğa sürükleyecek çamur lekelerinden korumak gibi hiç aklına düşmeyen bir kaygı yerine, fırtına sarhoşluğu, temizliğin gücü, aptalca eğitimim ve bahçedeki simetrinin ruhuna işlediği türlü çeşit çalkantıların yön verdiği hevesli ve kesik kesik attığı küçük adımlarıyla katederdi.
Akşam yemeğinden sonra büyükannemin bahçedeki bu turları başladığında onu içeri girmeye bir tek şey ikna ederdi: O da -gezisinin, muntazaman dönüp dolaşıp bir böcek gibi, içkilerin oyun masasının üzerinde servis edildiği küçük salonun ışığının önünde bölündüğü anlardan birinde- büyük halamın “Bathilde! Gel de kocanın konyak içmesine engel ol!” diye bağırmasıydı. Aslında, büyük halam, büyükanneme takılmak için (Büyükannem babamın ailesine öyle değişik bir tabiat getirmişti ki herkes onunla eğlenir, kızdırırdı.) içki içmesi yasak olan büyükbabama, birkaç yudum içirirdi bile. Zavallı büyükannem içeri girer, ona konyağın tadına bakmaması için yalvar yakar olurdu; büyükbabam sinirlenir, ağız dolusu bir yudum içer, büyükannem, üzgün, yılgın hâlde ama yine de gülümseyerek tekrar dışarı çıkardı, çünkü öyle mütevazı, yumuşak başlı bir insandı ki başkalarına duyduğu şefkati, kendi şahsına ve acılarına aldırış etmeyişi, insanların büyük çoğunluğunda görülen o ifadenin aksine, sadece kendiyle alay ettiği bir gülümsemeyle bakışlarında toplanırdı. Büyük halamın kendisine çektirdiği bu işkence, büyükannemin, büyükbabamın kadehini elinden almak için harcadığı işe yaramaz çabaları, nafile duaları ve daha başından yenik düştüğü çaresizliği; zaman içinde, gülerek bunların gerçek bir işkence olmadığı konusunda kendimizi kandırmak için neşeli bir kararlılıkla işkencecinin tarafını tuttuğumuz ve görmeye alıştığımız şeylerden oldu ama o zamanlar beni öylesine dehşete düşürürlerdi ki büyük halamı pataklamak isterdim. Ama “Bathilde! Gel de kocanın konyak içmesine engel ol!” cümlesini duyduğum anda, korkaklık bakımından tam bir erkeğe dönüşür, karşımıza acılar ve adaletsizlikler çıktığında hepimizin büyüdüğünde yapacağımız şeyi yapardım; onları görmek istemezdim, hıçkırarak ağlayıp evin en tepesine, çatı katındaki çalışma odasının bitişiğindeki, zambak kokan, dışarıdaki duvarların arasından fışkıran yabani Frenk üzümünün çiçekli bir dalının aralık penceresinden içeriye dalarak tadını bıraktığı o küçük odaya giderdim; gün boyunca penceresinden Roussainville-le-Pin’nın kale burçlarına kadar görülebilen, aslında basit ve daha çok özel kullanımlar için tahsis edilmiş bu oda -ki muhtemelen kilitlemeye izinli olduğum tek oda olduğundan olsa gerek- okuma, hayal kurma, ağlama ve tensellik gibi mutlak bir yalnızlık gerektiren tüm uğraşlarımda benim için bir sığınak görevi gördü. Ah! Bitmek tükenmek bilmeyen öğlen ve akşam yürüyüşleri sırasında, yaş dönümüyle birlikte sonbaharda sürülen topraklar gibi neredeyse mor renge bürünmüş, çizgi çizgi, dışarı çıktığında hafifçe yukarı kaldırdığı tülle ortadan ikiye bölünen, üzerlerinde her zaman ya soğuktan ya da hüzünlü bir düşünceden kaynaklanan gönülsüz gözyaşlarının kurumakta olduğu esmer yanaklarını, göğe doğru hafifçe yanlamasına bakan güzel yüzünü önümüzden geçerken gördüğümüzde onu ümitsizliğe düşüren şeyin, kocasının arada sırada perhizini bozmasından çok, benim iradesizliğim, her an bozulabilecek sağlığım ve bunların geleceğime gölge düşürmesi olduğunu bilmiyordum.