Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 5)
Ama M. Swann’ın oğlu olarak, Paris’in en saygıdeğer noterleri, vekilleri ve “burjuvazinin kaymak tabakası” tarafından ağırlanmak için kesinlikle “kâfi derecede nitelikli” olan (ve bu ayrıcalığı biraz boşladığı görülen) bu Swann’ın, bize, yatmaya gittiğini söyleyip Paris’teki evimizden çıktıktan sonra, köşeyi döner dönmez yolunu değiştirmesini ve o güne dek hiçbir tüccarın veya tüccar ortağının göz ucuyla dahi görmediği kim bilir hangi salona gittiği âdeta gizli, bambaşka bir hayatı olmasını büyük halam; kültürlü bir hanıma, kendisiye sohbet ettikten sonra Thetis’in krallığına, ölümlü gözlerin göremediği ve Vergilius’un anlattığına göre coşkuyla karşılandığı bir dünyaya dalan Aristaios’la arkadaşlık etmek düşüncesi ne kadar olağan dışı gelirse veya büyük halamın aklına gelmesi daha muhtemel bir benzetme yapacak olursak -o da Combray’deki pasta tabaklarımızda resmedilmiş olduğu için- Ali Baba’yla akşam yemeği yedikten sonra yalnız kalınca izlenmediğini anlayıp umulmadık hazineler barındıran etkileyici mağarasına girmesi kadar şaşırtıcı bulurdu.
Bir gün akşam yemeğinden sonra frak giymiş olduğu için özür dileyerek Paris’teki evimize bizi ziyarete geldiğinde Françoise, o gittikten sonra arabacıdan, Swann’ın “bir prensesin evine” akşam yemeğine gittiğini öğrendiğini söylemesiyle büyük halam “Evet tabii, kibar fahişeler sınıfından bir prensesin evine!..” diye omuz silkerek başını örgüsünden kaldırmadan soğukkanlı bir alaycılıkla cevap vermişti.
Bu yüzden, büyük halam Swann’a oldukça kaba davranırdı. Bizim davetlerimizden kıvanç duyması gerektiğine inandığı için, ellerinde yazın bahçesinden toplanmış bir sepet dolusu şeftali ve ahududu ile gelmesini, her İtalya seyahatinden bana başyapıtların fotoğraflarını getirmesini çok normal karşılardı.
Evimize ilk defa gelecek konuklarla tanıştırılacak kadar mevki sahibi olmamasından ötürü davet edilmediği önemli akşam yemekleri için bile ne zaman bir gribiche6 sosu veya ananas salatası tarifine ihtiyaç duyulacak olsa Swann’ı çağırtmaktan geri kalmazdı. Sohbet konusu dönüp dolaşıp Fransa Hanedanı prenseslerine gelirse cebinde belki de Twickenham’dan bir mektup taşıyan Swann’a “Sizin veya benim asla tanıyamayacağımız, imkân olsa tanışmak istemeyeceğimiz insanlar, değil mi efendim?” derdi büyük halam; büyükannemin kız kardeşinin şarkı söylediği akşamlar, koleksiyona ait bir bibloyla fazla özen göstermeden ucuz, sıradan bir eşyaymış gibi oynayan bir çocuğun naif hoyratlığı ile başka zamanlarda, başka yerlerde aranan bir kişi olan Swann’a piyanoyu çektirir, nota kâğıtlarını çevirttirirdi. Kuşkusuz dönemin kulüplerinin tanınan siması olan bu Swann, akşamları Combray’deki evin küçük bahçesinde, iki adet utangaç zil sesi duyulduktan sonra sesinden tanıdığımız ve büyükannemin peşi sıra karanlığın içinde beliriveren, anlaşılması güç ve müphem bu kişiliğe, Swann ailesi hakkında bildiği her şeyi katıp harmanlayarak büyükannemin kafasında yarattığı Swann’dan çok farklıydı. Hayatın en eften püften ayrıntıları açısından da bakılsa insan, herkes için aynı olan, isteyenin bir sözleşme veya bir vasiyetname gibi inceleyebileceği, sadece maddesel bir bütünlükten ibaret değildir; sosyal kişiliğimiz diğer insanların düşüncelerinin bir eseridir. “Tanıdık birini görmek” olarak nitelendirdiğimiz basit bir eylem bile kısmen zihinsel bir aktivitedir. Baktığımız bu varlığın dış görünüşünü, onun hakkındaki tüm düşüncelerimizle doldururuz ve hayal ettiğimiz bütün içinde, bu düşünceler şüphesiz büyük bir yer tutar. Yanakları o kadar mükemmel doldururlar, burun çizgisini öylesine değişmez bir kesinlikle izlerler, sesin tınısıyla, âdeta saydam bir kılıf gibi öylesine uyumlu bir şekilde karışırlar ki bu yüzü her gördüğümüzde, bu sesi her işittiğimizde, karşımızda bulduğumuz, duyduğumuz işte bu düşüncelerdir. Ailem, kendilerinin şekillendirdiği Swann’da, başka insanların onunla karşılaştıklarında çehresinde hüküm süren ve kemerli burnunda doğal bir sınır gibi duran zarafeti görmelerine sebep olan yüksek sosyete hayatına dair sayısız ipucunu hesaba katmamışlardı muhtemelen; bu sebeple bizimkiler de itibarını tam olarak yansıtmayan bu boş ve geniş çehreyi, bu azımsanan gözlerin derinliğini; sayfiye komşuluğu hayatımız boyunca süregelen haftalık akşam yemeklerimizden sonra, oyun masasının etrafında veya bahçede birlikte geçirilen, o silik ve hoş tortulu -yarı hatıra, yarı unutulmuş olan- aylak saatler ile doldurabilmişlerdi. Dostumuzun bedensel kılıfı, bunlarla ve ailesine ilişkin bazı hatıralarla öyle tıka basa doldurulmuştu ki bu Swann, eksiksiz ve yaşayan bir varlık hâline gelmişti; öyle ki şimdi bile hatıralarıma dönüp baktığımda sonradan ve daha samimi şekilde tanıdığım Swann’dan, boş vakitlerle dolu, ulu kestane ağacı, bir sepet dolusu ahududu, bir tutam tarhun esansıyla mis gibi kokan -çocukluğumun sevimli hatalarını barındıran, sanki hayatımızda da tıpkı benzer tonları olan bir aile edasıyla, aynı dönemden bütün tabloların bulunduğu bir müzedeki gibi, aynı dönemde tanıdığım insanları andıran- bu ilk Swann’a geçtiğimde, bir başkasına gidebilmek için diğer bir insanı terk ettiğim izlenimine kapılırım.
Oysa büyükannem, Sacré-Cœur’de tanıştığı (birbirlerine duydukları yakınlığa rağmen, bizim sınıf kavramımız yüzünden dostluklarını ilerletmek istememiş olan) meşhur Bouillon ailesinin bir üyesi olan Villeparisis markizinden bir ricada bulunmaya gittiğinde markiz kendisine “M. Swann’ı yakinen tanıdığınızı sanıyorum, kendisi yeğenlerim Laumes’ların çok iyi dostu olur.” demişti. Büyükannem bu ziyaretten, Mme de Villeparisis’nin, kiralamasını tavsiye ettiği bahçeli bir ev ve merdivenlerde yırtılan eteğini diktirmek için avludaki dükkânlarına girdiği terzi ve kızı ile tanışmış olarak coşkuyla dönmüştü. Büyükannem bu insanları çok samimi bulmuş, kızın bir pırlanta gibi, terzinin de hayatında tanıdığı en seçkin, en hoş beyefendi olduğunu söylemişti. Çünkü seçkinlik onun gözünde sosyal statüden tamamıyla bağımsız bir şeydi. Terzinin bir cevabı onu büyülemişti sanki, “Sévigné bundan iyi ifade edemezdi.” diyordu anneme; buna karşın, Mme. Villeparisis’nin evinde karşılaştığı bir yeğeninden ise “Ah kızım, ne bayağı bir adam!” diye bahsediyordu.
Gelgelelim markizin Swann’a ilişkin bu sözleri, onu büyük halamın gözünde yüceltmek yerine, Mme. de Villeparisis’yi küçültücü bir etki yaratmıştı. Sanki büyükannemin sözlerine istinaden Mme. de Villeparisis’ye duyduğumuz hürmet, ona bu saygıya layık olmadığını düşündürecek bir şey yapmama sorumluluğunu yüklüyordu da markiz de Swann’ın varlığından haberdar olarak, aile fertlerinin onunla görüşmesine izin vererek bu yükümlülüğünü yerine getirmemişti. “Nasıl olur da Swann’ı tanıyabilir? Üstelik, Mareşal Mac-Mahon’la akraba olduğunu iddia ettiğin bir hanım!” Swann’ın ilişkileriyle ilgili bizim ailede yaygın olan bu görüş, neredeyse bir kaldırım yosması sayılabilecek alt tabakadan bir kadınla yaptığı evliliği ile onaylanmış gibi geldi kendilerine; zaten Swann da karısını bizle tanıştırmaya hiç kalkışmadı, ziyaretlerini giderek seyrekleştirmekle birlikte bir başına evimize gelmeye devam etti ama bizimkiler, Swann’ın -karısını da o çevrede bulmuş olabileceği kanısıyla- girip çıktığı, kendilerinin bilmediği bu çevre hakkında bir hükme varabileceklerini zannettiler.
Fakat bir defasında büyükbabam bir gazetede, M. Swann’ın, babasının ve amcasının Louis-Philippe yönetiminin en önde gelen devlet adamları olduğu X… dükünün evindeki pazar kahvaltılarının en sadık müdavimlerinden biri olduğunu okudu. Büyükbabam, Molé, Pasquier ve Broglie dükü gibi adamların özel hayatlarına düşünce yoluyla sızmasına yardım edecek bütün bu küçük detaylara pek meraklıydı. Swann’ın onları tanımış olan bu insanlarla görüşüyor olmasına sevinmişti. Büyük halam da tam tersine, bu haberi Swann’ın aleyhine yorumladı: Görüştüğü kişileri, içine doğduğu kendi kastının, toplumsal “sınıf”ının dışından seçen biri, onun gözünde korkunç bir düşüşe mahkûm olurdu. Bu gibi insanlar, ileri görüşlü ailelerin, evlatlarının iyiliği için şerefli bir şekilde besleyip büyüttükleri mevki sahibi insanlarla olan bu müstesna ilişkilerinin meyvelerinden bir çırpıda vazgeçiyorlarmış gibi görünürdü ona (Hatta büyük halam, sırf bir asilzade ile evlendiği için aile dostlarımızdan bir noterin oğluyla görüşmeyi kesmişti; bu, onun nazarında, saygıdeğer bir noter oğlu mertebesinden, kraliçelerin ara sıra lütuflarını eksik etmedikleri anlatılan eski oda hizmetkârlarının ve seyislerin bulunduğu maceraperestler sınıfına düşüş demekti.). Büyükbabamın, akşam yemeğine geleceği bir sonraki sefer, Swann’ı bizim yeni keşfettiğimiz bu dostları hakkında sorguya çekmesi fikrini eleştirdi. Diğer yandan büyükannemin, onunla aynı asaleti taşıyan ancak aynı anlayışı paylaşmayan, yaşı geçkin iki kız kardeşi de eniştelerinin boş konulardan bahsetmekteki bu hevesini anlayamadıklarını belirttiler. İnce zevklerin insanlarıydı ve bu yüzden tarihsel açıdan ilginç olsa dahi genellikle söylentiden öteye gitmeyecek şeylere, doğrudan estetik veya erdemle bağlantılı olmayan herhangi bir şeye karşı en ufak bir yakınlık duymuyorlardı. Sosyete hayatıyla uzaktan yakından ilişkili olabilecek her türlü şeye karşı o kadar ilgisizlerdi ki -akşam yemeğinde, sohbet havai, somut konulara dayalı bir hâl aldığında ve bu iki hanım, konuşmayı, sevdikleri konulara çekemediğinde geçici bir süre için herhangi bir fayda sağlamayacağını anlamış olan- işitme duyuları, bu konular konuşulurken alıcı organlarını dinlenmeye alır, onları gerçek bir atrofi başlangıcına maruz bırakırdı. Eğer büyükbabam o esnada iki kız kardeşin dikkatini çekmek isterse psikiyatristlerin hastalık derecesinde dalgınlığı olan bazı hastalarda kullandıkları fiziksel uyarılara başvurmak zorunda kalırdı: bıçağın kenarıyla birkaç kez üst üste bardağın kenarına vurmak, aynı anda sertçe seslenip gözünü dikmek, psikiyatrların çoğu kez, ya mesleki bir alışkanlık olarak ya da herkesin biraz deli olduğuna inandıklarından gündelik hayatındaki sağlıklı insanlarla arasındaki ilişkilere de taşıdığı sertlik içeren birtakım yöntemler.