реклама
Бургер менюБургер меню

Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 6)

18

Her nasılsa, Swann akşam yemeğine bize gelmeden bir gün önce bizzat kendilerine bir kasa Asti şarabı gönderdiği gün, halam, Corot Sergisi’nden bir tablonun adının yanında “M. Charles Swann’ın koleksiyonundan” açıklamasının yer aldığı “Le Figaro”nun bir sayısını göstererek, “Gördünüz mü? Swann’ın adı ‘Le Figaro’da çıkmış.” dediğinde iki kız kardeş daha da çok ilgilendiler. “Size, onun ne kadar zevk sahibi bir insan olduğunu hep söylemişimdir.” dedi büyükannem. “Elbette öyle derdin, sırf bizimle aynı fikirde olmadığını göstermek için tabii…” diye cevapladı büyük halam, büyükannemin asla onunla aynı fikri paylaşmayacağını bilerek ve her defasında kendisine hak verdiğimizden emin olamadığı için bizi kendisiyle dayanışma içinde büyükannemin fikirlerini toplu bir girişimle mahkûm etmeye zorlayarak. Fakat biz sessiz kalmayı tercih ettik. Büyükannemin kız kardeşleri “Le Figaro”da çıkan bu haberden Swann’a bahsetmeye niyetlendilerse de büyük halam onları bu konuda tembihledi. Ne zaman başkalarında kendisinin sahip olmadığı az da olsa bir üstünlük görse bunun bir avantaj değil, bir dert olduğuna kendini inandırır ve gıpta etmek durumunda kalmamak için onlara acırdı. “Bence bu onun hoşuna gitmez; şahsen, kendi adımı gazetede böyle apaçık görmekten rahatsızlık duyardım, bundan söz edilmesi hiç de göğsümü kabartmazdı açıkçası.” Aslına bakılırsa büyük halam, büyükannemin kız kardeşlerini ikna etme konusunda fazla da ısrarcı davranmadı çünkü büyük teyzelerim, bayağılaşma korkusuyla, kişisel imaları ustalıklı mecazların altına gizleme sanatında işi o kadar ileri götürürlerdi ki genellikle imaların hedefindeki kişi dahi bunun farkına varamazdı. Anneme gelince, tek düşündüğü, Swann’a karısından değil de çok sevdiği ve söylenenlere bakılırsa evlenmesine sebep olan kızından bahsetmeyi babama kabul ettirmekti. “Tek bir kelime bile etsen, nasıl diye sorsan… Bu ona kim bilir ne denli acı veriyordur.” Ama babam kızardı: “Olmaz! Ne saçma fikirlerin var? Gülünç olur.”

Ama Swann’ın gelişi, aramızdan sadece biri için ızdırap dolu bir endişenin kaynağıydı, o da bendim. Çünkü misafirlerin veya sadece M. Swann’ın bizde olduğu akşamlar annem odama hiç çıkmazdı. Masada yemezdim, sonra bahçeye çıkar, saat dokuzda iyi geceler diler ve yatmaya giderdim. Yemeğimi herkesten önce yer, sonra yukarı çıkmam gereken saat olan sekize kadar sofrada otururdum; annemin her zaman bana yatağımda uyumak üzere olduğum zamanlarda kondurduğu bu değerli ve kırılgan öpücüğü, yemek odasından yatak odama kadar taşımak ve soyunurken tatlı yumuşaklığını bozmadan, uçucu etkisi dağılıp buharlaşmadan tüm bu zaman süresince korumak zorunda kalırdım, hem de bu öpücüğü her zamankinden daha özenli bir şekilde kabul etmem gereken bu akşamlarda; bir kapı kapatırken, hastalıklı şüpheleri onları yakaladığında, bu şüpheye başarıyla karşı koyabilmek için kapıyı kapadıkları anın hatırası ile başka bir şey düşünmemeye çabalayan ruh hastalarının yaptığı gibi özel bir dikkate, zamana ve izne gerek duymaksızın, onu insanların gözü önünde, âdeta çalarcasına almak zorunda kalırdım.

Zilin çekingen, çifte şıngırtısı duyulduğunda hepimiz bahçedeydik. Gelenin Swann olduğunu biliyorduk ancak buna rağmen sorgulayıcı bir tavırla herkes birbirine baktıktan sonra büyükannem keşfe gönderildi. “Gönderdiği şarap için açık bir şekilde teşekkür etmeyi unutmayın, biliyorsunuz ki gayet lezizdi ve kasa da oldukça büyüktü.” diye tavsiyede bulundu büyükbabam baldızlarına. “Fısıldaşmaya başlamayın!” dedi büyük halam. “Herkesin alçak sesle konuştuğu bir eve gelmek de hoş bir duygudur doğrusu!” “Ah! İşte M. Swann! Kendisine soralım acaba yarın hava güzel olacak mı?” dedi babam. Annem, kendisinin söyleyeceği tek bir sözünün, Swann’ın, evliliğinden beri bizim aile yüzünden çektiği üzüntüyü tamamen sileceğini düşünüyordu. Bir ara Swann’ı bir kenara çekme fırsatını buldu. Ama ben peşlerinden gittim; diğer akşamlar olduğu gibi beni öpmeye geleceği avuntusu olmadan mecburen onu yemek odasında bırakıp odama çıkacağımı düşünerek yanından bir adım bile ayrılmaya cesaret edemiyordum. “Evet Monsieur Swann…” dedi annem. “Bana biraz kızınızdan bahsetsenize; babası gibi sanat eserlerine şimdiden düşkün olduğuna şüphem yok.” Büyükbabam yanımıza yaklaşıp, “Hadi gelin de bizimle birlikte verandada oturun.” dedi. Annem sözünü bitirmek zorunda kaldı ama en güzel mısralarını kafiye baskısı altında bulmaya çalışan büyük şairler gibi bu baskıdan daha incelikli bir düşünce daha çıkardı: “Baş başa kaldığımızdan ondan tekrar söz ederiz.” dedi alçak sesle Swann’a. “Hislerinizi anlamaya ancak bir anne muktedir olabilir. Eminim kızınızın annesi de benimle aynı fikirdedir.” Hepimiz demir masanın etrafında oturduk. Akşam odamda uyuyamadan geçireceğim o sıkıntılı saatleri düşünmek istemiyordum; ertesi sabah unutmuş olacağım için hiçbir önem teşkil etmediği konusunda kendimi ikna etmeye, beni önümdeki korkunç uçurumun ötesine geçirebilecek bir köprü gibi geleceğe ait düşüncelere tutunmaya çabalıyordum. Ama endişelerimle gerilmiş, anneme yönelttiğim bakışlar gibi dışa dönmüş olan zihnim, hiçbir dış etkinin içine nüfuz etmesine izin vermiyordu. Ancak beni duygulandıracak bir güzelliğin veya sadece eğlendirici gülünçlüğün tüm etmenlerini dışarıda bırakmak kaydıyla düşünceler zihnime girebiliyordu. Tıpkı anestezinin etkisiyle hiçbir şey hissetmeden geçirmekte olduğu ameliyatı bilinci tamamen açık bir şekilde izleyen bir hasta gibi, sevdiğim mısraları ezberden okuyabiliyor veya büyükbabamın Swann’a Audiffret-Pasquier dükünden söz etmek için gösterdiği çabayı, eğlenceye dair tek bir duygu belirtisi göstermeden gözlemleyebiliyordum -ki bu çabalar sonuçsuz kaldı. Büyükbabam, Swann’a bu hatiple ilgili bir soru sorduğu sırada, kulakları bu soruyu derin ama rahatsız edici ve nezaket icabı bozulması gereken bir sessizlik gibi algılayan büyük teyzelerimden biri ötekine seslendi: “Biliyor musun Céline, bana İskandinav ülkelerdeki kooperatiflerle ilgili çok ilginç bilgiler veren İsveçli genç bir öğretmenle tanıştım. Bir akşam onu yemeğe çağırmalıyız.” “Bence de!” diye cevap verdi kardeşi Flora. “Ama ben de zamanımı boşa harcamadım. M. Vinteuil’ün evinde Maubant’ı çok iyi tanıyan yaşlı bir âlimle tanıştım, Maubant ona, sahnede rolünü nasıl canlandırdığını en ince ayrıntısına kadar açıklamış. Çok ilginç. M. Vinteuil’ün komşularından biriymiş bu adam, hiç bilmiyordum; ayrıca çok nazik bir beyefendi.” “Nazik komşuları olan tek kişi M. Vinteuil değil!” diye haykırdı Céline teyzem, çekingenliğinin sebep olduğu, planlı ve dolayısıyla yapay bir ses tonuyla, bir yandan da Swann’a anlamlı diye nitelendirdiği bir bakış atarak. Céline’in bu cümlesiyle, gönderdiği Asti şarabı için Swann’a teşekkür etmek istediğini anlayan Flora teyzem de bu esnada, hem bir kutlama hem de belki ablasının nüktesini vurgulamak istediğinden, belki de bu nükteye ilham kaynağı olduğu için Swann’a gıpta ettiğinden, belki de sadece köşeye sıkıştığını sandığı Swann’la dalga geçmekten kendini alamadığı için alaycı bir ifadeyle Swann’a bakıyordu. “Bu beyefendinin, akşam yemeği davetimizi kabul edeceğine inanıyorum.” diye devam etti Flora. “Maubant’dan veya Mme Materna’dan söz açıldığında, saatlerce durmaksızın konuşuyor.” “Bu çok hoş olmalı.” diye iç geçirdi büyükbabam. Doğa maalesef büyük teyzelerimin hamuruna Molé’nin veya Paris kontunun özel hayatına ilişkin bir hikâyeden tat alabilmek için insanın kendisinin eklemesi gereken bir tutam tuzu koymayı unuttuğu gibi, büyükbabamın hamuruna da İsveç’teki kooperatiflerle veya Maubant’ın bir rolü oluşturmasıyla tutkuyla ilgilenme ihtimalini koymayı da ihmal etmişti. Swann, büyükbabama, “Biliyor musunuz, söyleyeceğim şey bana sorduğunuz şeyle göründüğünden daha da ilintili, çünkü bazı bakımlardan, dünya pek fazla değişmedi.” dedi. “Bu sabah Saint-Simon’u tekrar okurken sizin çok hoşunuza gidecek bir şeye rastladım. İspanya Büyükelçiliğiyle ilgili kitabındaydı; en iyilerinden sayılmaz, bir günlük sadece ama en azından şaşırtıcı derecede güzel yazılmış bir günlük, ki bu da sabah akşam okumak zorunda olduğumuz o sıkıcı gazetelerle karşılaştırılınca önemli bir fark.” “Ben sizinle aynı fikirde değilim, bazı günler gazete okumak çok hoşuma gidiyor…” diye araya girdi Flora teyzem, “Le Figaro”da Swann’ın Corot tablosu hakkında yazılan cümleyi okuduğunu göstermek için. “Bizi ilgilendiren şeylerden veya kişilerden bahsettiklerinde!..” diye ekledi Céline teyzem. “Buna bir itirazım yok.” diye cevapladı Swann şaşkınlıkla. “Benim gazetelerde eleştirdiğim şey, önemli konuların işlendiği kitapları hayatımız boyunca sadece üç veya dört defa okurken; onların o kadar da mühim olmayan şeyler hakkında her gün dikkatimizi çekmeleri. Mademki her sabah gazetenin ambalajını heyecanla koparıyoruz, o zaman bir değişiklik yapılıp ne bileyim ben… Pascal’ın ‘Düşünceler’ini falan koymaları gerekir!” (Bu kelimeyi, kendini beğenmiş gibi görünmesin diye alaycı bir tonda söyledi.) “Yunanistan kraliçesinin Cannes’a gittiğini veya Léon prensesinin bir maskeli balo düzenlediğini de ancak on yılda bir açtığımız sayfa kenarları yaldızlı kitaplardan okurduk o zaman.” diye ekledi bazı yüksek sosyete mensuplarının sosyete olaylarına karşı takındığı küçümser bir edayla. “Böylece doğru orantı sağlanmış olurdu.” Sonra kibar bir tonla, ciddi şeylerden bahsettiğine pişman olarak, “Sohbetimize diyecek yok!” dedi alaycı bir şekilde. “Neden bu ‘zirve’lere çıkmaya niyetleniriz bilmem.” Ve büyükbabama dönerek: “Saint-Simon, Maulevrier’in, oğullarına elini uzatma cüretini gösterdiğini anlatıyor. Biliyorsunuz, ‘Bu kalın şişenin içinde öfke, basitlik ve aptallıktan başka bir şey görmedim.” diye bahsettiği şu Maulevrier…” “Kalın veya değil, içinde çok başka şeyler bulunan şişeler biliyorum.” diye atıldı Flora, Swann’a ikisine de Asti şarabı gönderdiği için teşekkür etme niyetiyle. Céline gülmeye başladı. Hayrete düşen Swann sözüne devam etti: “ ‘Cehaletten mi madrabazlıktan mı bilmem, çocuklarımın elini sıkmak istedi. Neyse ki vaktinde fark edip engel oldum.’ diyor Saint-Simon.” Büyükbabam, “cehaletten mi madrabazlıktan mı” ifadesine hayran olmuştu bile ama Saint-Simon adının -bir edebiyatçı sıfatıyla- işitme duyusundaki anestezi etkisini engellediği Mlle Céline kızıyordu: “Nasıl olur? Bunu mu beğeniyorsunuz? Hadi canım! Peki bu ne demek oluyor; insanlar eşit değil mi? Eğer bir insanın aklı ve yüreği varsa dük veya arabacı olmuş ne fark eder? Sizin Saint-Simon, çocuklarına bütün dürüst insanların elini sıkmalarını söylememişse bu çok güzel bir öğreti! Tek kelimeyle korkunç! Ve siz bunu örnek olarak mı gösteriyorsunuz?” Büyükbabam bu engel karşısında, Swann’a kendisinin hoşuna gidebilecek bir hikâye anlattırmaya çalışmanın imkânsızlığını hissederek anneme alçak sesle şöyle dedi: “Tam da böyle zamanlarda beni rahatlatan, bana öğrettiğin şu mısrayı unuttum. Hah! Evet şöyleydi: ‘Tanrı’m, öyle bir fazilet ki bu, bizi kendinden nefret ettiren!’ Ah! Ne kadar da güzel!”