реклама
Бургер менюБургер меню

Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 30)

18

Ertesi sabah geç kalktım ve öğle yemeğine davet edildiği kır evine çoktan gitmiş olan Saint-Loup’ya yetişemedim. Saat bir buçuk sularında, Robert döndüğünde orada olmak için kışlaya gitmeye karar vermiştim ve o tarafa doğru giden caddelerin birinden geçerken benim gittiğim güzergâhta ilerleyen üstü açık iki tekerlekli bir at arabası öylesine yakınımdan geçti ki kendimi yolun kenarına atmak zorunda kaldım; arabayı gözünde monokl gözlüğü olan bir astsubay kullanıyordu; Saint-Loup’ydu. Yanında, öğle yemeğinde misafir olduğu ve daha önce yemek yediğimiz otelde tanıştığım arkadaşı vardı. Yalnız olmadığı için Robert’e bağırmaya cesaret edemedim, yine de durup beni de alması umuduyla, bir yabancının varlığından dolayı şapkamı sallayarak selam verip dikkatini çekmeyi başardım. Robert’in uzağı net göremediğini biliyordum; yine de beni gördüğü takdirde, tanıyacağını varsayardım; ki öyle de oldu, gerçekten benim selamımı gördü, karşılık verdi fakat durmadı; son sürat uzaklaşarak, gülümsemeden, yüzünde tek bir kas oynamadan, tanımadığı bir askerin selamına karşılık verirmişçesine elini bir dakika boyunca kepinin hizasında tutmakla yetindi. Kışlaya doğru koşmaya başladım ama epey yol vardı; vardığımda alay meydanda içtima sırasına giriyordu; orada durmama izin verilmedi; Saint-Loup’ya veda edemediğim için kalbim kırılmıştı; odasına çıktığımda çoktan gitmişti; alayın geçidini izleyen ‘kıdemli askerlerden’ biri, üniversite mezunu genç, yürüyüşten muaf olan askerlerden oluşma bir grubu soru sormak için çevirdim.

“Astsubay Saint-Loup’yu gördünüz mü acaba?” diye sordum.

“Geçit törenine gitti, efendim.” dedi kıdemli asker.

“Ben hiç görmedim.” dedi genç mezun.

“Hiç görmedin yani.” diye bağırdı kıdemli asker, benim varlığımı unutarak, “Bizim meşhur Saint-Loup’yu hiç görmedin yani, yeni jokey pantolonuyla inanılmaz görünüyordu! Yüzbaşı gördüğünde kim bilir ne tepki verecek!”

“Ah, jokey pantolonu mu! Bu çok iyiydi!” diye cevapladı hasta olduğu için ‘kışlada’ kalan, yürüyüşe katılmayan ve sıkıntılar yaşayan, kıdemli askerlere karşı korkusuzca lafını esirgemeyen genç mezun. “Jokey pantolonu dediğin şey sadece kumaş bir pantolon.”

“Efendim?” dedi kıdemli asker sinirle.

Genç mezunun söylediği kelimeleri düzeltmesine sinirlenmişti ama o bir Breton’du, Penguern-Stereden adındaki bir köyden geliyordu ve Fransızcayı bir İngiliz ya da bir Alman kadar zor öğrenmişti; ne zaman aklından geçirdiği şeyleri ifade etmekte güçlük çekse ‘Efendim?’ diyerek uygun kelimeyi bulmak için zaman kazanır, kelimeleri toparladıktan sonra konuşmasına başlar, diğerlerinden daha iyi bildiği birkaç kelimeyi tekrarlamakla yetinirdi ama tüm bunları yaparken telaffuzuna aşina olmadığı kelimelerden sakınmak için acele etmezdi.

“Ah! Demek sadece kumaş bir pantolon.” diye karşılık verdi, söyleyişinin hızı azaldıkça artan öfkesiyle. “Ah! Demek sadece kumaş bir pantolon; ben sana onun bir jokey pantolonu olduğunu söylüyorsam, sa-na öy-le ol-du-ğu-nu söy-lü-yor-sam, sa-na öy-le ol-du-ğu-nu söy-le-diy-sem bunu bildiğimden söylemişimdir.”

“Peki madem.” diye cevap verdi genç mezun, onun bu argümanı karşısında tüm gücünü kaybederek. “Sakin ol bakalım, ihtiyar.”

“İşte bakın! Yüzbaşı da geliyor. Özellikle şu Saint-Loup’ya bir bakın; bacağını öne atma şekline bakın ve sonra kafasına bakın. Astsubay demeye bin şahit ister! Hele bir de o monokl gözlüğü yok mu!”

Varlığımdan hiç utanmamış gibi davranışlarına devam eden askerlere, benim de pencereden bakıp bakamayacağımı sordum. Ne itiraz ettiler ne de bana yer açmak için yerlerinden kımıldadılar. Yüzbaşı Borodino’yu ihtişamlı bir şekilde atını tırısa kaldırırken gördüm, âdeta Austerlitz Savaşı’na katılmışçasına bir izlenim uyandırıyordu. Yoldan geçen birkaç aylak asker, alayın tek sıra hâlinde geçişini görmek için kapının kenarında durmuşlardı. Atının üzerinde dimdik duran, yüzü birazcık toplu, yanakları muhteşem dolgunluktaki berrak bakışlı Prens bir sanrının kurbanı olmuş olsa gerekti, tramvay vagonunun her geçişinden sonra ortamı kaplayan sessizliği belli belirsiz bir müzikal titreşim yankılanması bölüyor gibi gelirdi bana. Saint-Loup’ya veda edemediğim için perişan olmuştum fakat yine de yola koyuldum çünkü tek kaygım büyükannemin yanına geri dönmekti; o zamana kadar hep, bu küçük taşra kasabasında, büyükannemin bir başına neler yaptığını düşünüp durduğumda, benimle birlikte olduğu zamanlardaki gibi hayal etmiş, kendi duygularımı zapt etmeye çalışmaktan bu durumun onun üstünde bıraktığı etkileri hesaba katmamıştım; şimdiyse mümkün olan en kısa sürede kendimi onun kollarına atıp, bugüne kadar hiç varlığını dahi bilmediğim ve onun sesiyle bir anda ortaya çıkan hayaletten kurtulmam gerekiyordu; gerçek anlamda benden ayrı kalmış, şartlara katlanmaya mahkûm edilmiş, henüz hiç bilmediğim bir yaşta olan, Balbec’e gittiğim bir başına bıraktığım zaman annemi içinde beni beklerken hayal ettiğim evde bir başına beni bekleyen büyükanneme kavuşmam gerekiyordu.

Ne yazık ki, büyükanneme geleceğimin haberini vermeden oturma odasına girdiğimde onu kitap okurken bulduğumda aslında gördüğüm şey bir hayaletti. Ben odada duruyordum daha doğrusu benim varlığımın farkında olmadığı için henüz odada değildim, tıpkı biri içeri gelince uğraştığı işini şaşkınlıkla kenara bırakan bir kadın gibi büyükannem, hiçbir zaman bana belli etmediği düşünceler silsilesiyle tek başına boğuşuyordu. Orada duran ben ise -temelli olmasa da kısa süreli bir dönüşte kişinin sahip olduğu imtiyaz sayesinde, tabiri caizse kişinin yokluğuna dışarıdan izleyici olma yeteneği sayesinde- yalnızca bir tanık, uzun paltosu ve şapkasıyla bir gözcü, o eve ait olmayan bir yabancı, hayatı boyunca bir daha görmeyeceği kişilerin olduğu bir mekâna gidip fotoğraflarını çeken bir fotoğrafçıdan ibarettim. Büyükannemi gördüğüm sırada gözümde mekanik olarak oluşan işlem aslında bir fotoğraftı. Sevdiğimiz insanlara olan bitmek bilmeyen sevgimizin daimî hareketinin kaydedildiği canlandırılmış sistemde bizim için değerli olan insanları asla görmüyoruz; çehrelerin sunduğu görüntülerin bize ulaşmasına izin vermeden önce onları girdabının içinde gafil avlar, bunca zaman sahip olduğumuz kişi hakkındaki düşüncelerimizin üzerine geri fırlatır, ona bağlı kılar, onunla denk düşürür. Büyükannemin yanaklarının ve alnının hareketlerinden zihninin en hassas, en kalıcı düşüncelerini okumaya alışık olmama, her sıradan bakış bir ruh çağırma hareketi, sevdiğimiz kişinin her çehresi de geçmişinin bir aynası olmasına rağmen, günlük hayatımızın en önemsiz görüntülerini seyrederken tıpkı klasik bir trajedide olduğu gibi, oyunun hareketine hiçbir katkısı olmayan her bir görüntüyü eleyip yalnızca amacını anlaşılır kılmaya yardımcı olabilecek imgeleri elinde tutma misali düşüncelerden sorumlu tuttuğumuz gözlerimiz, büyükannemde donuklaşan ve değişen şeyleri gözden kaçırma konusunda nasıl başarısız olabiliyordu? Ancak olanları izleyen gözümüzün yerine salt maddi bir nesne, bir fotoğraf levhası olsa, o zaman örneğin bir enstitünün avlusunda göreceğimiz şey at arabası çağırmaya kalkışan vakur bir akademisyenin ortaya çıkması yerine, sanki sarhoşmuş ya da yerler buzla kaplanmış gibi sendeleyerek yürümesi, geriye düşmemek için gösterdiği çabaları ve sonunda eksen çizerek düşmesi olacaktır. Keza, sıradan bahtın oynadığı oyun, zeki ve saygılı sevgimizi, gözlerimiz tarafından asla görmemesi gereken şeyleri bakışlarımızdan gizlemek için tam zamanında ortaya çıkarak bunu engellediğinde, alanda ilk boy gösteren ve kendi kendilerine bırakılmış olan bakışlarımız, fotoğraf filmi misali mekanik olarak çalışmaya koyulur ve bize, uzun zaman önce varlığını yitirmiş ancak ölümü, sevgimiz tarafından bu zamana kadar hep bizden gizlemiş olan sevilen kişinin yerine, sevgimizin her gün yüzlerce kez kıymetli ve hileci bir görünme bürüdüğü yeni kişiyi gösterir. Tıpkı uzun zamandır kendi yansımasına bakmamış olan ve zihninde yer edinen kendi kusursuz yüzünün görüntüsünün yenilenmiş hâlini hiçbir zaman görmemiş olan bir hastanın, aynada kuru, çökük avurtlarının ortasında, bir Mısır piramidi kadar devasa, eğik, kızarmış burnunu gördüğünde irkilmesi gibi, büyükannemle hâlâ bir bütün olan, ruhumdaki yerini hiçbir zaman değiştirmeyen, kendi benliğimden ayırmayan, üst üste binmiş saydam anıların içinden görmüş olan ben de, birdenbire, zamanın bir parçası olan yeni dünyanın, “Yaşlılığı da iyi beceriyor.” dediğimiz yabancıların yaşadığı dünyanın bir parçası olan oturma odamızda, yaşamım boyunca ilk kez ve yalnızca bir an, -çünkü çok geçmeden kayboldu- kanepenin üstünde, kırmızı yüzüne vuran bir lambaderin yoğun ve loş ışığı altında, düşüncelerde kaybolmuş, daha önce hiç görmediğim, akıl sağlığını yitirmiş bir insan gibi gözlerini kitabın satırlarında gezdiren, karamsar yaşlı bir kadın gördüm.

Mme. de Guermantes’ın koleksiyonundaki Elstir’in eserlerini yakından inceleme isteğime Saint-Loup: “Seni temin ederim ki bu iş gerçekleşecek.” şeklinde karşılık vermişti. Ve maalesef ki bu isteğime karşılık veren tek kişi de oydu. Zihinsel aşamalarımızı, onları canlandıran küçük kuklalar ile düzenleyip hayal gücümüze uyacak şekilde hareket ettirdiğimizde, başka insanlara cevap vermek konusunda hiç zorluk yaşamayız. Kuşkusuz o zaman bile, başka bir kişinin bizimkinden farklı olan doğasından kaynaklanan zorlukları hesaba katar, karşıt eğilimleri etkisiz hâle getirecek olan heyecan duygusu, inanç ve maddi çıkar gibi bizi bu durumdan kurtaracak olan yollara başvurmaktan kendimizi alıkoymayız. Oysa bizim doğamızdan farklı bir doğaya sahip olduklarını düşünmemize sebep olan da, bu zorlukları ortadan kaldıran da, zorlayıcı güdüleri uygulayan da yine kendi doğamızdır. Böylece, zihnimizde diğer kişiye yaptırdığımız ve onun bizim istediğimiz şekilde hareket etmesini sağlayan davranışları gerçek hayatta sergilemesini istediğimizde, durum değişir; üstesinden gelinemeyecek, daha önce hiç karşılaşmadığımız engellerle karşılaşırız. En güçlü engellerden biri şüphesiz, kendisine âşık olmayan, ona karşı aşılmaz bir nefret besleyen hatta korkunç bir tiksinti duyan bir kadına âşık olan adamın hisleridir; Saint-Loup’nun Paris’e gelmediği uzun haftalar boyunca, yengesine mektup yazıp ricamı iletmesi için resmen yalvarmama rağmen Elstir’in eserlerini görmem için beni hiç davet etmedi.