Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 29)
Sesimiz yankılanır yankılanmaz, sadece kulaklarımızın mühürlenmediği hayaletlerle dolu gecede o ince ses, o soyut ses -mesafeleri ortadan kaldıran sesin ta kendisidir- duyulur ve sevilen kişinin sesi bizimle konuşur.
Konuşan ses, yanı başımızda yankılan o ses, onun sesidir. Ama ne kadar da uzakta! Sesi kulağıma bu kadar yakın olan kişiyi uzun saatler süren yolculuk yapmadan görmenin imkânsızlığıyla yüzleşirmişçesine bu sesi her duyduğumda acı çekiyor, elimizi uzattığımızda sevdiğimiz insanlara ulaşacak, onları tutacakmışız gibi hissettiğimiz bir anda aslında onlardan ne kadar uzak olduğumuzu, konuşmaların sahte ve çok hoş birer yanılsamadan ibaret olduğunu daha net hissediyordum. Öylesine yakındı ki bu ses, hakiki bir hicranın içinde gerçek bir mevcudiyeti hissettiriyordu. Fakat aynı zamanda ebedî bir ayrılığın da habercisiydi! Tekrar tekrar yankılanan bu sesi, çok uzaklardan benimle konuşan kişiyi görmeden bu şekilde dinlerken, başta derinlerden gelen bir çığlık sesi beliriyor ardından çıt çıkmıyor gibi geliyordu bana; bir gün, bir sesin (yalnız ve bir daha göremeyeceğim bir vücuda bağlı olmayan) kulağıma gelip fısıldadığı kelimelerin dudaklarımdan çıkarken sonsuza kadar küle dönüşeceğinin, bunu yaptığı zaman kalbime saplanacak olan sıkıntının farkındaydım.
Ne yazık ki o gün öğleden sonra Doncières’te bir mucize gerçekleşmedi. Postaneye ulaştığımda, büyükannemin çağrısı çoktan alınmıştı; kabine girdim; hat meşguldü; muhtemelen ona cevap verecek kimsenin olmadığını anlamayan birisi konuşmasını sürdürüyordu; ahizeyi kulağıma götürdüğümde cansız demir parçasından saray soytarısını andıran sesler gelmeye başladı; bir kuklayı kancalı dolabına asarak susturmaları gibi onu da kancasına takarak susturdum fakat ahizeyi elime alır almaz saray soytarısı misali gevezeliğine kaldığı yerden devam etti. Sonunda, hattın öteki tarafındaki kişiyi umutsuzluğuyla baş başa bırakarak ahizeyi tamamen bırakmak üzere kancaya asarak, gevezeliğini son ana kadar sürdüren bu gürültücü aletin çırpınmalarını bastırdım ve santral operatörünü bulmaya gittim, bana çok kısa bir süre beklememi söyledi; ardından konuştum ve birkaç saniyelik sessizlikten sonra birdenbire çok iyi tanıdığımı zannettiğim o sesi duydum, yanılmışım; çünkü o zamana kadar büyükannem benimle her konuştuğunda, söylediklerini, gözlerinin büyük ölçüde rol aldığı yüzünün açık hâlinden anlamaya alışmıştım; lakin ilk defa o gün öğleden sonra sesinin kendisini duyuyordum. Sesiyse, bir bütün hâlinde, oranları hiç değişmemiş gibi göründüğünden ve tek başına, yüzünün ve çehresinin eşlik etmediği bir hâlde bana ulaştığından, ne kadar hoş bir sese sahip olduğunu ilk kez o an keşfettim; belki de hiç bu kadar tatlı olmamıştı; çünkü benim yalnız ve mutsuz olduğumu bilen büyükannem, terbiye esasları gereği genellikle kısıtladığı ve sakladığı sevgisini artık tutamayacak noktaya geldiğini düşünmüştü. Sesi tatlıydı ama bir o kadar da üzgündü de; ilk başta tatlılığından ötürü, -bu sese sahip insan sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi- her türlü bencillikten, başkalarına karşı sergilediği her türlü dirençten arındırılmış bir tatlılıktı âdeta; narinliğinden dolayı öylesine kırılgandı ki gözyaşı seline boğulmak için küçük dokunuşu bekliyor gibi görünüyordu; ses bütün çıplaklığıyla yanımda tek başına belirdiğinde, ömrü boyunca onu yaralayan bütün üzüntüleri ilk kez fark ediyordum.
Peki, kalbimi parçalayan bu yabancı duyguyu bana hissettiren şey, yalnız başına olan bu sesin ta kendisi miydi? Hiç sanmıyorum; bu daha ziyade soyutlanan sesin bir sembolüydü, bir tür gösterimiydi, başka bir soyutlanma olan ilk kez benden ayrı kalmış büyükannemin doğrudan bir sonucuydu. Hayatımın olağan seyri içinde büyükannemin sürekli bana verdiği talimatlar ve koyduğu yasaklar, ona karşı hissettiğim sevgiyi etkisiz hâle getiren itaat etme sıkıntısını ya da isyan ateşini o anda ortadan kaldırıyordu, aslında bu durum sonsuza kadar da sürebilirdi (büyükannem artık beni kendi kontrolü altında tutmakta ısrar etmediğinden, temelli Doncières’te kalacağımı ya da ziyaretimi uzatabildiğim kadar uzatacağımı umduğunu hareketlerinde belli ediyor, bunun sağlığım ve çalışmalarım konusunda faydalı olabileceğini düşünüyordu) ayrıca, çınlayan bu küçük demir parçasını kulağıma tuttuğum zaman, şimdiye kadar geçen her gün tutarsız baskılardan kurtaran ve o andan itibaren karşı konulmaz bir hâle bürünen, beni alıp uzaklara götüren şey tamamen karşılıklı beslediğimiz sevgiydi. Büyükannemin kalmamı söylemesi bende, delice ve hevesli bir şekilde geri dönme özlemini uyandırdı. Hiçbir zaman yapmasını hayal dahi edemediğim ancak gelecek için bana bahşettiği özgürlük hissiyatı bir anda bana onun ölümünden sonraki (ben onu hâlâ çok severken, onun beni sonsuza kadar terk ettiğindeki) özgürlük kadar üzücü görünmeye başladı. “Büyükanne! Büyükanne!” diye haykırdım; onu öpmek istedim; fakat tek sahip olduğum şey onun sesiydi, büyükannem öldüğünde muhtemelen beni tekrar ziyaret eden bir hayalet gibi elle tutulamayan bir sesti. “Konuş benimle!” dedim ancak o andan sonra daha da yalnız kaldım ve büyükannemin sesini hiç duyamaz oldum. Büyükannem de beni duyamıyordu; aramızdaki bağlantı kopmuştu; artık karşı karşıya değildik, artık birbirimizin sesini duyamıyorduk; karanlık deliklerin içinde yankılanan sesimi dur durak bilmeden yükselterek ona sesimi iletme çabamı sürdürüyordum, denemelerimin kifayetsiz kalacağını bile bile. İçimde hissettiğim sıkıntı, çok uzun zaman önce, daha küçük bir çocukken kalabalığın içinde büyükannemi kaybettiğim zaman hissettiğim sıkıntıyla aynıydı, onu bulamayacağım endişesinden çok, onun da beni arıyor olması ve benim de onu aradığımın düşüncesiyle hissettiği türden bir sıkıntıydı; hiçbir zaman kendisine söyleyemediğimiz her şeyi, mutsuz olmadığımıza dair cümleleri duyurabilmeyi çok istediğimiz kişilerle konuşmak istediğimizde cevap alamadığımız günki hislerimle kıyaslanabilen türden bir sıkıntıydı. Manevi dünyaya gitmesine izin verdiğim dost canlısı bir hayaletmiş gibi görünüyor, cihazın karşısında bir başıma durmuş: “Büyükanne, büyükanne!” diye tekrarlamaya devam ediyordum boşu boşuna, ölen sevgilisinin ardından tekrar tekrar adını söyleyen Orpehus misali. Postaneden ayrılıp restorana giderek Robert’i bulup ona, benim Paris’e geri dönmeme sebep olacak bir telgrafın gelme ihtimaline karşı ne pahasına olursa olsun tren saatlerini öğrenmesini istediğimi söylemeye karar verdim. Fakat bu karara varmadan önce son bir kez daha Gecenin Kızları’na, Sözcük Elçileri’ne, çehresiz, bedensiz Mabut’lara danışmam gerekiyormuş hissiyatına kapıldım; fakat kaprisli Muhafızlar bir kere daha mucizevi kapılarını açmaya tenezzül dahi etmemişlerdi ya da belki de açamamışlardı; empresyonist tablolar koleksiyoncusu ve motorlu arabaların sürücüsü (Yüzbaşı Borodino’nun yeğeni olan) genç Prens’e ve matbaanın saygıdeğer mucidine boşu boşuna danışmışlardı; Gutenberg ve Wagram bu yalvarışlarını cevapsız bırakmıştı ve Görünmeyen’in benim serzenişlerim karşısında kulağını kapattığını hissettiğimden oradan ayrıldım.
Robert ve arkadaşlarının yanına gittiğimde, kalbimin artık onlarla birlikte olmadığını, ayrılığımın artık geri dönülemez bir şekilde kesinleştiğini onlardan sakladım. Saint-Loup inanmış gibi görünüyordu; fakat daha sonradan öğrendim ki, ilk andan itibaren kararsızlığımın sahte olduğunu ve ertesi gün beni bir daha orada göremeyeceğini anlamış. Arkadaşları da önlerindeki yemekleri soğuma pahasına bırakarak beni Paris’e götürecek olan trenin tarifesini arayan Saint-Loup’ya katıldıkları sırada bir yandan da yıldızlı, soğuk gecede lokomotiflerin çıkarttığı sesleri işitirken arkadaşlarının dostluğunu ve uzaktan geçen trenin bana hissettirdiği huzuru diğer akşamlarda olduğu gibi hissedemiyordum. Yine de bu akşam görev edindikleri bu eylemi farklı bir şekilde yerine getirerek beni hayal kırıklığına uğratmadılar. Ne yapılacağına odaklanan daha normal, daha sağlıklı olan Robert’in arkadaşlarının ve diğer güçlü varlıkların, sabah akşam Doncières ve Paris arası git gel yapan, büyükannemden günlük olarak gelme ihtimalini bana sunan, yoğun ve uzun süreli katlanılmaz soyutlamalardan beni kurtaracak olan trenleri gösterdiklerinde artık kendi başıma düşünmek zorunda olmadığımdan, ayrılışım beni eskisi kadar çok kahretmiyordu.
“Söylediklerinin doğruluğundan ya da henüz gitmeyi düşünmediğimden bir şüphem yok.” dedi Saint-Loup gülümseyerek. “Ama sen yine de gidiyormuşsun gibi yap ve yarın sabah erkenden benimle vedalaş, aksi takdirde gün içinde seni görememe riskim var; yarın öğle yemeğine dışarı çıkacağım, Yüzbaşı’dan izin aldım; saat iki olmadan kışlaya dönmüş olmam gerekiyor çünkü akşama kadar yürüyüş yapacağız. Öğle yemeği için buradan birkaç mil uzaklıktaki bir adamın evine gideceğim, o beni zamanında yetiştirecektir.”
Otelimden beni bilgilendirmek için gelen haberciyle Saint-Loup’nun sözleri yarım kalmıştı; santral operatörü beni çağırması için haber yollamıştı. Kapanma saati yaklaştığından postaneye koşarak gittim. Görevli benimle konuşurken her cümlesine sürekli ‘şehirlerarası konuşma’ kelimesini ekliyordu. Büyük bir endişe içindeydim çünkü beni arayan kişi büyükannem idi. Postane kapanmak üzereydi. Nihayet bağlantı kurabilmiştim. “Büyükanne, sen misin?” Ağır bir İngiliz aksanına sahip bir kadın sesi cevap verdi: “Evet ama sesinizi tanıyamadım.” Benimle konuşan sesi ben de tanıyamamıştım; üstelik büyükannem bana