Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 28)
Muhtemelen Borodino bir yeğenden daha fazlasıydı. İlk Borodino Prensesi’nin, Elba Adası’na kadar takip ettiği, I. Napolyon’a, ikincisinin de III. Napolyon’a hürmetlerini bahşettiği söyleniyordu. Yüzbaşı’nın durgun çehresinde, I. Napolyon’un -doğal yüz hatları olmasa da en azından ince işlenmiş görkemli bir maskesini takmışçasına- izlerine rastlanıyordu; özellikle hüzünlü ve nazik bakışlarında, sarkık bıyıklarında III. Napolyon’u anımsatan bir şey vardı; bu öylesine çarpıcı bir andırıştı ki, Sedan Muharebesi’ndeki yenilgisinden sonra esaret altında İmparator’un birliklerine katılmayı talep ettiğinde, Bismarck’ın önüne getirilen bu talep reddedildikten sonra başka bir yere gönderilirken, Bismarck gitmek için hazırlanan genç adama baktığında farkına vardığı benzerliğinden etkilenip kararını yeniden değerlendirerek onu geri çağırmış ve herkesin talebini reddetmesine rağmen bu talebi yerine getirmişti.
Borodino Prensi, Saint-Loup’yla ya da alayda bulunan Saint-Germain banliyösündeki sosyeteye mensup diğer temsilcileriyle görüşmek için hiçbir çabaya girişmiyordu (hâlbuki pleb asıllı, hoş adamlar olan iki teğmeni sık sık davet ediyordu); bunun nedeni hepsine imparatorluk azametiyle tepeden bakarak iki alt sınıf arasında şöyle bir ayrım yapıyordu: İlk sınıftaki kişiler, mensup olduğu sınıfının farkında olurlardı ve ihtişamlı görünüşünün altında sade ve neşeli bir adam olduğundan vaktini bunlarla geçirmekten çok zevk alırdı, diğer sınıftakilerse kendilerini üstün sandıkları için bunlara ayıracak tek bir dakikası bile yoktu. Bu yüzden alayın diğer tüm subayları Saint-Loup’yu başlarının üstünde gezdirirken, Borodino Prensi, kendisine Mareşal X… tarafından tavsiye edilen, her zaman örnek teşkil edilecek şekilde görevleri yerine getiren Saint-Loup’yla emir üzerine iletişim kurmuş, hiçbir zaman evine davet etmemişti, özel bir durum nedeniyle davet etmek zorunda kaldığı o istisnai gün dışında; bu olay Doncières’te kaldığım süre zarfında gerçekleştiği için beni de yanında getirmesini söylemişti. O akşam Saint-Loup’yu yüzbaşının masasında gördüğümde, iki aristokrasinin arasında var olan farkı ayırt etmekte zorluk çekmedim: eski soylular ve imparatorluk mensupları. Ait olduğu sınıfın kusurlarının zihninin her noktasıyla inkâr etse de bu sınıf Saint-Loup’nun kanına işlemişti; en azından bir asırdır gerçek bir otorite uygulamasından mahrum bırakılan bu sınıf için, olağan eğitimin bir parçası olan koruyucu şefkat, binicilik ya da eskrim gibi ciddi bir amaç olmaksızın yalnızca bir spor olarak icra edilen bu faaliyet egzersizden başka bir şey değildir; kendilerinin samimiyetinden zevk aldıklarına ve üsluplarının gayriresmîliğinden onur duyacaklarına inandıkları, eski soyluların şimdiye kadar tepeden baktıkları orta sınıfın temsilcileriyle buluşulduğunda, Saint-Loup, onunla kim tanıştırılırsa tanıştırılsın, yabancının adını tam olarak kavrayamasa da elini uzatıp dostça sıkardı ve sohbeti sırasında (mutlak bir kayıtsız tavırla sürekli bacak bacak üstüne atıyor, ardından bozup tekrar atıyor, sandalyesinin arkasına yaslanırken bir eliyle ayağını tutuyordu) ona ‘sevgili dostum’ diye hitap ederdi. Öte yandan, şanlı hizmetlerinin bir mükâfatı olarak verilen ve sayısız adamı komuta eden, o kadar insanla nasıl başa çıkılması gerektiğini bilmesiyle yüksek makamları akıllara getiren, unvanlarının esas anlamlarını hâlâ koruyan bir soylu sınıfına mensup olan Borodino Prensi, kendi statüsünü -çok bariz bir şekilde ya da herhangi bir kişisel üstünlük duygusuyla olmasa da genel olarak tutumu ve davranışlarıyla bunu her halükârda ortaya çıkaran bedeniyle- hâlâ etkili olan bir ayrıcalık olarak görüyordu; Saint-Loup’nun omzuna dokunup koluna gireceği burjuva kesimine Borodino Prensi görkemli bir nezaketle hitap ediyor, doğasında bulunan arkadaş canlısı gülümsemesini ihtişamlı bir ihtiyat içgüdüsüyle harmanlıyor, kasıtlı bir resmiyet havasına eşlik eden şefkat duygusunu konuşmasına yansıtıyordu. Bunu yapmasının nedeni, şüphesiz, babasının en yüksek makamlarda görev yaptığı, Saint-Loup’nun tavrının, masanın üstüne koyduğu dirseğinin, ayağını tutan elinin pek hoş karşılanmayacağı saray ve büyükelçilikle olan yakın ilişkisindendi; fakat esasında Prens’in böyle davranmasının başlıca sebebi burjuva kesimini onun kadar hor görmemesiydi; çünkü bu kesim, Napolyon’un mareşallerini, soylularını, seçtiği, hatta III. Napolyon’un Rouher, Fould gibi önemli kişilerin çıkarttığı bitmez tükenmez bir kaynaktı.
Kuşkusuz, bir bölüğe komutanlık yapmak dışında yapacak önemli bir şeyi olmayan, İmparator’un oğlu ya da torunu olan M. de Borodino’nun zihninde, babasının ve büyükbabasının zihnini meşgul eden kaygıların hiçbirini bağdaştırabileceği bir nesne olmadığından ötürü gerçek dünyada bunların hayatta kalması mümkün değildi. Ancak bir sanatçının ruhunun, öldükten yıllar sonra bile kendi yaptığı heykeli şekillendirmeye devam etmesi gibi bu kaygılar da gerçeğe dönüşüyor, somutlaşıyordu; Prens’in yüzü de bunların aktarıldığı bir tuval hâline geliyordu. Bir onbaşıyı I. Napolyon’un canlılığıyla azarlıyor, III. Napolyon’un dalgın hüznüyle sigarasının dumanını üflüyordu. Doncières sokaklarından sivil kıyafetlerle geçtiğinde, melon şapkasının altından etrafa saçtığı bakışlarının parıltısı, yüzbaşı kimliğini muhteşem bir şekilde gizlerdi; Masséna ve Berthier gibi emir subayı ve levazım subayıyla başçavuşun odasına girdiğinde insanlar korkudan tir tir titrerdi. Bölüğü için pantolon kumaşı seçerken terzi ustasına, Talleyrand’ı şaşırtacak, İskender’i aldatacak türden bakışlar atardı; zaman zaman da, teftişini yaparken bir anda durur, o güzel deniz mavisi gözlerini uzaklara sabitleyerek hayaller kurar, bir yandan da bıyıklarını burar, bütün bunları yeni bir Prusya, yeni bir İtalya inşa edermişçesine bir edayla yapardı. Ancak bir anda III. Napolyon’dan I. Napolyon’a geçiş yaparak, teçhizatların düzgün bir şekilde cilalanmadığını işaret eder, askerlerinin erzaklarını tatmak konusunda ısrar ederdi. Evinde, özel hayatında da (eşlerinin mason olmaması koşuluyla) burjuva subaylarının hanımlarına, büyükelçilere layık, kraliyet mavisi Sevr porselenlerinden oluşan yemek takımıyla (babasına Napolyon tarafından verilen ve şu anda yaşadığı taşra sokağındaki sıradan evde daha da paha biçilmez görünüyordu, tıpkı turistlerin özellikle ilgisini çeken, günümüzde müreffeh ve tatminkâr çiftlik evine dönüştürülmüş bazı eski malikânelerdeki rustik porselen dolaplarındaki ender bulunan porselenler gibi) yetinmeyip Napolyon’un diğer armağanlarını da çıkarırdı: -bazı kişiler için soylu olmak sadece hayatları boyunca sürgünlerin en adaletsiz olanına mahkûm olmak anlamına gelmese de, yurt dışındaki bazı diplomatik görevlerde yer alan insanların hayranlığını uyandıran- Soylu ve büyüleyici tavırları, rahat hareketleri, nezaketi, zarafeti ve kraliyet mavisi bir emayın altında, görkemli görüntüleri içeren, esrarengiz, ışıl ışıl bakışları. Prens’in Doncières’deki burjuva kesimiyle olan sosyal ilişkisini ele alırken bu birkaç kelimeyi eklemek daha iyi olur: Yarbay çok güzel piyano çaldı, tabip subayın hanımı konservatuvar madalyası kazanmış biri gibi şarkı söyledi. Tabip subay ve eşi her hafta M. de Borodino’ya misafir olup yemek yerlerdi. Prens izin günlerinde Paris’e gittiğinde Mme. de Pourtalès’le, Muratlarla ve bunun gibi insanlarla yemek yediğini bildiklerinden kuşkusuz bu durumdan gurur duyarlardı. “Fakat.” dediler kendi kendilerine, “Sonuçta o yalnızca bir yüzbaşı; bizi evinde misafir etmekten oldukça memnun oluyor. Yine de o gerçek bir dost.” Oysa Paris yakınlarına atanmak için çeşitli bağlantılar kurmaya çalışan M. de Borodino, Beauvais’de görevlendirdiğinde, pılını pırtını toplayıp taşındı ve Doncières tiyatrosuyla birlikte bu iki müzikal çifti de tamamen unuttu; birlikte sık sık aynı masaya oturdukları ne yarbay ne de tabip subay hayatlarının geri kalanında ondan tek bir haber bile almıştı ve bu durum karşısında ona büyük bir öfke duydular. Bir sabah, Saint-Loup büyükanneme benim hakkımda bilgi vermek için mektup yazdığını ve Doncières ile Paris arasında telefon bağlantısı olduğundan benimle konuşmak için bunu kullanabileceğini önerdiğini itiraf etti. Kısacası, o gün büyükannem beni arayacaktı ve bana dörde çeyrek kala sularında postanede olmamı tavsiye etti. Telefon o tarihte şimdiki kadar yaygın olarak kullanılmıyordu. Hâl böyle olunca alışkanlık, temas hâlinde olduğumuz kutsal güçlerin gizemini o kadar kısa sürede ortadan kaldırıyordu ki, telefon çağrım tek seferde gerçekleşmeyince tek düşündüğüm bunun çok yavaş olduğu ve hiç de iyi idare edilmediğiydi, hatta şikâyet etme noktasına geliyordum. Günümüzde hepimizin yaptığı gibi benim de yeterince hızlı bulmadığım, hoşuma gitmeyen bu beklenmedik değişimler aslında takdire şayan bir sihirbazlıktır; bu sihirbazlığın konuşmak istediğimiz kişiyi görünmez ama sanki gerçek gibi yanı başımıza getirmesi için birkaç dakika yeterlidir; yaşadığı kasabadaki (büyükannem için bu olay Paris’ti) kendi masasında otururken, bizimkinden başka bir gökyüzünün altında, hatta farklı bir hava koşullarında, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz ancak bize haber vereceği koşulların ve endişelerin ortasında ansızın, hayal gücümüzün istediği bir anda kendisini (kendisini ve içinde bulunduğu tüm çevreyi) yüzlerce mil uzaklıkta, kulağımızın hemen yanı başında bulur. Bir büyücüden dilek dileyen ve büyükannesini ya da nişanlısını, bir kitabın sayfasını çevirirken, gözyaşlarını dökerken, çiçek toplarkenki hareketlerini olağanüstü berraklıkla, aktrisin izleyicisiyle olan mesafesi kadar yakın ama aslında bir o kadar uzakta, o an gerçekten bulunduğu yerdeki hâllerini gören bir masal kahramanı gibiyiz. Mucizeyi gerçekleştirmek için yapmamız gereken tek şey sihirli deliklere dudaklarımızı yakınlaştırmak ve: Yüzlerini hiç görmeden her gün seslerini duyduğumuz gözünü kırpmadan telefonun başında bekleyen Toy Kızlara; kapılarının arkasından kıskançlıkla bakan, baş döndürücü karanlıklar âlemindeki Koruyucu Meleklerimize; onları görmemize izin vermeden yokluğun ortasında bir anda yanı başımızda beliren Yüce Varlıklara; hiç durmadan boş çömleklerini sesiyle dolduran Danaus’un kızlarına; kimsenin bizi duymamasını umut ederek bir arkadaşımıza sırrımızı mırıldanırken acımasızca: “Seni duyuyorum!” diye bağıran alaycı Erinyelere; Gizem’in çileden çıkmış daimî hizmetkârları ve Görünmeyen’in şüpheli rahibeleri olan Telefonun Genç Kızlarına seslenmektir -bazen olması gerektiğinden daha uzun sürdüğünü kabul ediyorum-.