Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 31)
Binada oturan başka bir sakinden de soğukluk belirtileri hissettim. Bu kişi Jupien’dı. Doncières’den döndüğümde, daha kendi evimize çıkmadan, içeri girip ona selam vermem gerektiğini mi düşünüyordu? Annem öyle bir şey olmadığını, bunun gayet alışıldık bir durum olduğunu söyledi. Françoise da onun sebepsiz yere anlık çıkıntılıklar yaptığını, aksi bir mizacı olduğunu söylemişti. Çok geçmeden bu ruh hâli kaybolurmuş.
Bu arada kış mevsiminin son demlerini yaşıyorduk. Birkaç hafta boyunca süren sağanak ve fırtınalardan sonra bir sabah, -deniz kıyısına gitme özlemimi yok eden şekilsiz, esnek, kasvetli rüzgârın yerine- baca duvarının yanına yuva yapan güvercinlerin ötüşünü duydum; parıldayan, beklenmedik bir anda, nazikçe koruyucu kabuğunu yırtıp açarken orta noktasındaki güzellikleri ortaya çıkartan, eflatun ve saten gibi narin ilk çiçeğini açan sümbül gibi, hâlâ kapalı ve karanlık olan yatak odamın içine açılan pencereden günün ilk ışıklarının yorgunluğunu, göz kamaştıran parlaklığını odaya nüfuz ettiren güneş gibi. O sabah, Floransa ve Venedik’e gittiğim yıldan beri aklıma hiç gelmemiş bir müzikhol melodisini mırıldandığımı fark ettiğimde çok şaşırdım. Güzel ya da kötü bir günün tekerrürü misali hava, organizmamızı o kadar derinden etkiler ki hafızamızın deşifre edemediği toz tutmuş raflarda yer alan melodileri gün yüzüne çıkarır. İlk başta ne çaldığını fark etmese de çok geçmeden içimde dinlediğim bu müzisyene daha bilinçli bir hayalperest eşlik etti.
Balbec’e varıp Balbec Kilisesi’ni gördüğümde, kilisenin zihnimde yer edinen bütün cazibesinin kaybolmasının, Balbec’e özgü sebeplerden olmadığının elbette farkındaydım; Floransa’da, Parma’da ya da Venedik’teki manzaralara baktığım zamanda da hayal gücüm gözlerimin yerini alamayacaktı. Bunun farkındaydım. Benzer şekilde, bir yılbaşı gününün akşamında, gece çökerken bir tiyatro afişinin asılı olduğu direğin önünde durduğum sırada bazı kutsal günlerin, esasında takvimdeki diğer günlerden farklı olduğunu düşünmemizin bir yanılsamadan ibaret olduğunu keşfetmiştim. Nitekim, Paskalya’yı Floransa’da geçirmeyi dört gözle beklediğim zamanı festival havasına sokmaktan kendimi alıkoyamamıştım; deyim yerindeyse, Çiçekler Şehri’nin atmosferine, hem Floransa’ya, Paskalya’ya özgü şeyler hem de Paskalya’ya, Floransa’ya özgü şeyler yüklüyordum. Paskalya’ya daha çok vardı; fakat önümde uzanan günler dizisinde kutsal günler takvimdeki diğer günlerden daha belirgin bir şekilde göze çarpıyordu. Uzakta görülen, yayılan ışınların yansımasından ara sıra ortaya çıkan köyün bazı evleri gibi, diğer tüm günler gölgede kalırken, güneş ışığı bu özel günlerin üstüne bir yağmur misali yağdırıyordu aydınlığını.
Hava artık daha ılıman hâle gelmişti. Anne ve babam da daha fazla egzersiz yapmam konusunda beni uyarırken, sabah yürüyüşlerime devam etmem için bir bahane buluyorlardı. Mme. de Guermantes’la karşılaştığım için bu yürüyüşlerimden vazgeçmek istemiştim; Fakat tam da bu sebeple, sabah yürüyüşlerini bir an olsun düşünmeyi bırakmadım; bu durum da Mme. de Guermantes’la ilgisi olmayan yeni sebepler bulmama yol açıyordu; Mme. de Guermantes olmasaydı da zaten her sabah aynı saatte yürüyüşe çıkıyor olma fikrine kolayca ikna olmuştum.
Ne yazık ki, kendisinden başka biriyle karşılaşmamın benim için hiçbir önem arz etmemesine rağmen, Mme.de Guermantes’ın benim dışında dünyadaki herhangi biriyle karşılaşsa tahammül edebileceğini hissediyordum. Sabah yürüyüşlerinde, kendisinin de böyle gördüğü birçok aptalın selamlarına maruz kalıyordu. Ama onların yolda karşısına çıkması herhangi bir zevkin habercisi olmasa bile, her nasılsa bir rastlantının sonucu olarak görüyordu. Zaman zaman onları durdururdu; insanın kendinden kaçmaya, ne kadar mütevazı ve yalın olursa olsun, yabancı bir ruh olması şartıyla başka bir insanın ruhunun sunduğu misafirperverliğe konuk olmaya ihtiyaç duyduğu anlar vardır; oysa benim kalbimde bulacağı şey yine kendisinin olacağını bildiğinden sinirleniyordu. Bu nedenle, onunla aynı yolda yürürken onu görme arzumdan başka bir sebebim olsa bile, yanından geçerken suç işlemiş bir adam gibi titriyordum; bazen de, abartılı göründüğünü düşündüğüm davranışları telafi etmek amacıyla başıyla verdiği selama belli belirsiz bir karşılık verir ya da şapkamın önünü hafifçe indirmeden sadece gözlerimi dikip bakar ve onu her zamankinden daha fazla sinirlendirmeyi, hatta beni küstah ve terbiyesiz düşünmesine neden olacak sebepleri vermeyi başarırdım.
Artık daha hafif, en olmadı daha açık renkte kıyafetler giyiyor ve eski aristokrat malikânelerin devasa cepheleri arasına sıkışmış dar dükkânların önündeki stantlarda meyve, tereyağı ve sebze satan tezgâhtarları güneşten koruyan, bahar gelmiş gibi şimdiden açılmış tentelerin olduğu sokaktan aşağı doğru süzülüyordu. Uzaktan görebildiğim kadarıyla yürüyüşünü, güneşten korunmak için şemsiyesini açışını, karşıdan karşıya geçişini seyrettiğim bu kadının, en yetkili kişilerin görüşüne göre, bu hareketleri yapma ve bunları mükemmel bir zarafetle icra etme sanatının yaşayan en büyük temsilcisi olduğunu söyledim kendi kendime. Bu arada bana doğru ilerliyordu; bu yaygın şöhretin bilincinde olmadan, ince ve bunların hiçbirini benimsememiş inatçı bedeni, eflatun rengi bir fuların altında dimdik duruyordu; berrak, kasvet dolu gözleri dalgınlıkla önüne bakıyor, belki de bana bakıyordu; bir yandan da dudağını ısırıyordu; manşonunu33 düzeltişi, yolun kenarında duran bir dilenciye sadaka verişi, seyyar çiçekçiden bir demet menekşe alışını ünlü bir ressamın fırça darbelerini seyrederkenki hissettiğim hayranlıkla izliyordum. Bana kadar ulaştığında, bazen hafif bir gülümsemeyle birlikte bana selam verdiğinde, sanki benim için renkli bir eskiz çalışması, bir şaheser çizmiş de bana ithaf etmiş gibi gelirdi. Elbiselerinin her biri bana, ruhunun belirli bir açıdan yansıması gibi doğal, zorunlu bir ortam gibi görünüyordu. Büyük Perhiz’in olduğu günlerden birinde onunla karşılaştığımda, öğle yemeği için dışarı çıkarken boğazı hafifçe kesilmiş parlak kırmızı kadifeden bir cübbe giyiyordu. Mme. de Guermantes’ın yüzü sarı saçlarının altında hayal meyal belli oluyordu. Her zaman olduğum kadar hüzünlü değildim; çünkü yüz ifadesinin melankoliği, elbisesinin korkunç renginin kendisiyle dünyanın geri kalanı arasına çektiği perde, onu bir şekilde yalnız ve mutsuz gösteriyordu ve bu beni rahatlatıyordu. Cübbe, onda daha önceden görmediğim ve belki de teselli edebileceğim bir kalbin yaydığı al rengi ışınlarının, etrafında cisimleşmiş hâli gibiydi; hafifçe kıvrılan kıyafetin mistik ışığı içinde korunmasıyla bana, Hristiyanlığın ilk dönemlerindeki bir azizeyi hatırlatıyordu. Daha sonra bu kutsal şehidi üzmekten utandım. “Aman, sonuçta sokaklar herkese açık.”
Sokaklar herkese açıktır diye hatırlatıp durdum kendime, kelimelere farklı bir anlam yüklüyor, hem gerçekten de sık sık yağmurla ıslatarak güzel ve değerli kıldığı, eski İtalyan kasabalarındaki caddeleri anımsatan bu caddeye hem de Guermantes Düşesi’nin kendi gizli yaşamının dünyevi anlarını umumi hayata kattığı, en büyük sanat eserlerinin karşılıksız görkemliliğiyle kendisini yoldan geçen herkese ve muhtelif kişilere göstermesine hayran oluyordum. Bütün gece uyanık kaldıktan sonra sabahleyin dışarı çıktığım için, annemle babam öğleden sonralarında biraz uzanıp kestirmemi söylüyorlardı. Bir insanın uykuya ulaşması için çok fazla çaba sarf etmesine gerek yoktur ancak bu konuda alışkanlıklar iyi iş görür, hatta düşüncelerden kurtulmak konusunda bile. Oysa öğleden sonlarında bunların ikisi de benim için mümkün değildi. Uyumadan önce, uyuyamayacağımı düşünmeye o kadar çok zaman ayırıyordum ki, uyuduktan sonra bile düşüncelerimin bir kısmı kalıyordu. Düşünceler neredeyse zifirî karanlıkta bir parıltıdan başka bir şey değildi ama uykuma önce uyuyamadığım fikrini daha sonra da bu yansımanın bir yansımasını, uyurken de uyuyamadığım zamanki düşünceleri yansıtacak kadar da parlaktı; ardından biraz daha kırılarak, odama gelen arkadaşlarıma, bir dakika önce uyurken, uykuda olmadığımı sandığımı anlatmaya çalışırken yeni bir uykuya uyanışımı yansıtıyordu. Bu gölgeler neredeyse hiç ayırt edilemiyordu; hepsini kavramak için çok hassas -bir o kadar da beyhude- bir algı hassasiyeti gerekiyordu. Benzer şekilde, daha sonraki yıllarda Venedik’te, güneş battıktan çok sonra, hava oldukça karanlık göründüğünde, sanki optik bir pedala basılmış gibi kanalların yüzeyinde sonsuza kadar tutulan son bir ışık notasının belli belirsiz ahengi sayesinde, sarayların yansıması, suların alaca karanlık griliği üzerinde koyu bir kadife misali gözler önüne seriliyordu. Rüyalarımdan biri, hayal gücümün uyanık olduğu saatlerde, etrafı denizlerle çevrilmiş, Orta Çağ zamanından kalma belirli bir mekânı tasvir etmeye çalışmasının bir senteziydi. Uykumda denizin durulmuş dalgaları arasından yükselen boyalı pencereleri olan Gotik bir kaleyi gördüm. Denizin bir kolu kasabayı ikiye bölüyordu; yeşil sular ayaklarıma kadar uzanıyordu; karşı kıyıdaysa Doğu Ortodoks Kilisesi’ni ve ardındaki on dördüncü yüzyıldan beri varlığını sürdüren evleri yıkıyordu; onlara doğru gitmek, zamanın akışında hareket etmek gibi olurdu. Doğanın sanattan öğrendiği, denizin Gotikleştiği, ulaşmayı arzuladığım, imkânsıza ulaştığıma inandığım bu rüyayı ilk defa görüyormuş hissine kapılmamıştım. Ancak uykumuzda hayal ettiğimiz şeylerin bir özelliği de geçmişte çoğalmasıdır; yeni olsa bile bize oldukça aşina gelmesinden dolayı yanıldığımı düşünüyordum. Amma velakin, bu rüyayı sık sık gördüğümü fark ettim.