реклама
Бургер менюБургер меню

Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 32)

18

Uykuya mahsus kısıtlamalar bile benim uykuma yansıyordu ama sembolik bir şekilde: Karanlıkta, odada bulunan arkadaşlarımın yüzlerini seçemezdim; çünkü gözlerimiz kapalı uyuruz. Rüyamdayken kendi başıma sonsuz argümanlar üretmeye devam edebilen ben, bu arkadaşlarla konuşmaya çalıştığım anda kelimelerin boğazımda tıkalı kaldığını hissederdim; çünkü uykumuzda belirgin bir şekilde konuşamayız; onların yanına gitmek istedim; ancak uzuvlarımı hareket ettiremedim çünkü uyurken yürüyemeyiz; sonra aniden onlar tarafından görülmekten utanç duydum çünkü kıyafetler olmadan uyuruz. Uykumun yansıttığı, gözleri kör, dudakları mühürlenmiş, uzuvları hareketsiz, vücudu çıplak uyku figürüm, Swann’ın bana verdiği (Giotto’nun, hasetliği ağzında bir yılanla tasvir ettiği) resimlerdeki o mükemmel alegorik figürlerin görüntüsünü andırıyordu.

Saint-Loup sadece birkaç saatliğine Paris’e geldi. Yengesine benden söz etme fırsatı bulamadığına dair beni temin ediyordu. “Oriane hiç de kibar değil, hem de hiç.” diye açıklama yaparak kendisini safça ele veriyordu. “Benim biricik Oriane’ımdan artık eser yoktu; değiştirmişler onu. Seni temin ederim ki onun için kafa patlatmanıza değmez. Ona değerinden fazla methiyeler düzüyorsun. Yengem Poictiers ile tanışmak istemez misin?” diyerek devam etti, bu sözlerinin bende en ufak bir his uyandırmayacağını bilmeden. “O oldukça zeki bir genç kadındır, onu çok seversin. Evli olduğu kuzenim, Poictiers Dükü iyi bir adamdır; fakat onun için biraz sıkıcı. Ona senden bahsettim. Seni görmesi için evine götürmemi istedi. Oriane’dan çok daha güzel ve daha genç. Gerçekten çok iyi bir insan, biliyor musun, gerçekten iyi biri.” Bu tarz ifadeler -ve daha hararetli konuşması- Robert’in son zamanlarda benimsediği türden ifadelerdi ki bu da söz konusu kişinin hassas bir mizaca sahip olduğu anlamına geliyordu. “Onun bir Dreyfus yanlısı olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmeyeceğim lakin yaşadığı muhitteki insanları da göz ardı etmemelisin; yine de bana şöyle dedi: ‘Eğer masumsa, Şeytan Adası’na kapatılması ne kadar korkunç.’ Ne demek istediğimi anlıyorsun, değil mi? Ayrıca eski mürebbiyeleri için çok fazla iyilik yapan türden bir kadın; onlara eve geldiklerinde, hizmetçilerin merdivenlerinden içeri girmelerini yasakladı. Seni temin ederim ki çok iyi biridir. Oriane ondan pek hazzetmez sebebi de kendisinin ondan daha zeki olduğunu hissetmesidir.”

Guermantes’ların uşaklarından -Düşes dışarı çıktığı zamanda bile sevdiği kızı görme fırsatı bulamayan, çünkü çıktığı anda kapıcı tarafından ispiyonlanacak olan- birine duyduğu acıma duygusuna tamamen kendisini kaptırmasına rağmen, Françoise, Saint-Loup’nun ziyareti sırasında evde olmadığı için üzülmüştü; evde olmamasının sebebi artık kendisinin de ziyaretlere gidiyor olmasıydı. Ona ne zaman ihtiyacım olsa mutlaka dışarıda olmayı başarıyordu. Her zaman kardeşini, yeğenini ve özellikle de Paris’te yaşamaya yeni gelmiş olan kendi kızını görmeye giderdi. Bu ziyaretlerinin kişisel amaçlar için olması, hizmet alamayışım karşısında duyduğum öfkeyi arttırıyordu çünkü onların, Saint- André-des-Champs’da yer alan kuralları baz alarak, her ne kadar görevini ifa etse de vazgeçemeyeceği şeyler olduğunu söyleyeceğini önceden seziyordum.

Bu yüzden Françoise’ın mazeretlerini daima somurtkan bir surat ifadesiyle dinliyordum ve Françoise’ın: “Kardeşimi görmeye gittim.” ya da “Yeğenimi görmeye gittim.” demek yerine: “Kardeşimi görmeye gittim oradan dönerken de yeğenime selam vermek için yanına uğradım (ya da ‘kasap yeğenim’e)” demesi tepemin tasını attırıyordu. Kızına gelince, Françoise onun Combray’ye döndüğünü görmekten memnun olurdu. Oysa, modacı kadınlar gibi kaba olmasına rağmen kısaltmalar kullanan bu yeni Parisli, L’intransigeant34 olmadan Combray’de geçireceği bir haftanın zulümden beter olacağını söylüyordu.” Dağlık bir bölgede yaşayan kız kardeşine gitmeyi de hiç istemiyordu; çünkü “dağlık” derkenki sıfatı korkunç bir şeymiş gibi tasvir ederek, “Bölgeler hiç ilgi çekici yerler değildir.” diyordu Franchise’ın kızı. “Aptal insanların yaşadığı” yer olan Méséglise’e geri dönmeye sıcak bakmıyordu; oradaki pazarda, dedikoducu insanlar akrabalarının arkasından: “Bu zavallı Bazireau’nun kızı değil mi?” diyeceklerdi. “Paris’te yaşamanın tadına baktıktan sonra” geri dönmektense kendisini oraya gömülmeyi yeğlerdi; geleneklerine bağlı olan Françoise ise, buna rağmen yeni Parislinin: “Pekâlâ anne, eğer dışarı çıkmak için izin alamıyorsan bana bir not gönder.” diyerek somutlaştırdığı bu yenilikçi ruhunu sakince bir tebessümle karşıladı.

Hava yeniden soğumaya başlamıştı. Kızının, kardeşinin ve kasap yeğeninin Combray’ye gittiği hafta evde kalmayı tercih eden Françoise: “Dışarı çıkmak mı? Ne için? Soğuktan can vermek için mi?” dedi. Dahası, -bir doğa filozofu olan- Léonie halamın doktrininde belirsiz bir şekilde üstüne düştüğü tarikatın son yandaşı olan Françoise bu zamansız soğuklardan: “Bu Tanrı’nın gazabının bir etkisi!” diye söz ediyordu. Fakat onun bu yakınmalarını hafif bir tebessümle geçiştirdim; her ne olursa olsun benim için hava güzel olacağından onun yaptığı bu tahminlere karşı kayıtsız kaldım; daha şimdiden Fiesole Tepesi’nden parlayan sabah güneşini görebiliyordum, onun ışınlarıyla ısınıyordum; ışınların gücü göz kapaklarımı yarım da olsa açıp kapatmama, bunu yaparken de gülümsememe sebep oluyordu; göz kapaklarım kaymak taşı lambaları gibi pembe bir parıltıyla doluyordu. Çan çiçekleri yalnızca İtalya’dan gelmemiş aynı zamanda İtalya’yı da kendileriyle birlikte getirmişti. Uzun zaman önce yapmam gereken bir seyahatin yıl dönümünü kutlamak için sadık ellerim bu çiçeklerden mahrum kalmayacaklardı; çünkü burada, Paris’te, hava yeniden soğumaya başlamıştı, tıpkı Büyük Perhiz’in sonunda yolculuğa çıkmaya hazırladığımız zamandaki gibi; bulvardaki kestaneleri ve çınarları sarıp sarmalayan akışkan ve dondurucu hava, evimizin avlusundaki ağaçların yapraklarını, Ponte Vecchio Köprüsü’ndeki bir kâse temiz suyun içindeki nergisler, fulyalar, anemonlar gibi tomurcuklandırıyordu.

Babam, M. de Norpois’yla evden çıkarken karşılaştığında, nereye gittiğini arkadaşı A.J.’den öğrendiğini bize söylemişti.

“Mme. de Villeparisis’yi görmeye gidiyormuş, çok yakın arkadaşlarmış; hiç bilmiyordum. Gördüğüm kadarıyla hoş bir insan, çok olağanüstü bir kadın. Gidip onunla görüşmelisin.” dedi bana. “Beni çok şaşırtan başka bir şey daha oldu. Bana M. de Guermantes’tan oldukça seçkin bir adam olarak bahsetti; ben onu hep öfkeli bir adam olarak hayal ediyordum. Görünüşe bakılırsa, muazzam bilgili, mükemmel bir zevke sahip bir adammış ancak adıyla ve bağlantılarıyla çok gurur duyarmış. Ancak Norpois’nın dediğine göre yalnızca burada değil aynı zamanda bütün Avrupa’da da çok önemli bir statüye sahipmiş. Hatta Avusturya İmparatoru ve Rus Çarı onu yakın bir arkadaşı olarak görürmüş. İhtiyar Norpois bana Mme. de Villeparisis’nin senden çok hoşlandığını ve evinde her türden ilginç insanlarla tanışabileceğini söyledi. Senden övgüyle bahsetti; oraya gittiğinde Norpois’yla da karşılaşacaksın; yazarlık konusunda da senin için yararlı olabilecek tavsiyeler verebilir. Zaten senin başka bir iş yapma olasılığın olduğunu düşünmüyorum. Oldukça iyi bir kariyer için ideal olabilir; senin için düşündüğüm meslek bu değildi aslında; ancak kısa bir süre sonra yetişkin bir birey olacaksın; annenle ben daima senin yanında olamayız ve senin yönelimlerine engel olmak istemeyiz.”

Keşke yeniden yazmaya başlayabilseydim! Ancak bu işe yaklaşımım da koşullar ne olursa olsun (ne yazık ki alkol içmeme, erken yatmama, uyumak, formda kalmak gibi konulara yaklaşımım gibi), ister heyecanla, yöntemle, zevkle kendimi sabah yürüyüşlerinden mahrum bırakarak, erteleyerek, gayretlerimin bir ödülü olarak kenarda tutarak, sağlıklı olduğum saatlerden yararlanarak, bir hastalığın dayattığı hareketsizliği kendi lehime kullanarak, isterse tüm çabalarımın sonucunda daima tek bir mürekkep damlası değmemiş, bazı kart numaralarında, dikkatlice ne kadar karıştırırsak karıştıralım nihayetinde seçtiğimiz kartın çıkmasının kaçınılmaz olması misali bomboş kâğıt karşılıyordu beni. Ben sadece, ne pahasına olursa olsun ifa edilmesi gereken çalışmama, yatmama, uyumama alışkanlığımın bir aleti olmuştum; bu alışkanlıklara karşı direnmezsem, ilk fırsatta buldukları bahanenin arkasına sığınırsam, o gün istedikleri gibi davranmalarına müsaade edersem, ciddi bir zarar görmeden kurtuluyor, nihayetinde birkaç saat uyuyor, sabaha doğru biraz kitap okuyup kendimi fazla zorlamıyordum; fakat onları engellemeye, yatağa erkenden gitmeye, sadece su içmeye, çalışmaya kalkışırsam, huzursuzlanıyorlar, daha güçlü önlemler alıyorlar, beni tamamen hasta ediyorlardı; alkol miktarımı iki katına çıkarmak zorunda kalıyor, iki gün boyunca yatağa girmiyor, kitap bile okuyamıyordum; ve tıpkı soyguna uğrayan bir kurbanın korkup, zanlıya direniş gösterirse öleceğini düşünerek soyulmasına izin vermesi gibi başka bir zaman daha mantıklı davranmaya, yani daha akılcı olacağım konusunda kendime söz veriyordum.

Bu sırada babam, bir iki defa M. de Guermantes’la karşılaşmış ve M. de Norpois Dük’ün olağanüstü bir insan olduğunu söylediğinden beri onun söylediklerine daha fazla önem göstermeye başlamıştı. Avluda karşılaştıkları zaman Mme. de Villeparisis’den söz etmişler. “Bana, onun teyzesi olduğunu, ismini ‘Vilparizi’ diye telaffuz ettiğini söyledi. Olağanüstü yetenekli bir kadınmış. Hatta zekâ küpüymüş.” diye devam etti babam, hatıratlarda ara sıra karşılaştığı fakat herhangi bir kesin anlam ifade etmeyen bu tabirin belirsizliğinden etkilenerek. Annemin ona duyduğu saygı öylesine büyüktü ki, babamın Mme. de Villeparisis bir zeka küpü olduğu gerçeğine kayıtsız kalmadığını görünce, bunun önemli bir şey olduğu sonucuna vardı. Markiz’in entelektüel değerinin tam olarak ne kadar olduğunu büyükannemden mütemadiyen biliyor olsa da, gözündeki değeri bir anda arttı. O zamanlar sağlığı pek yerinde olmayan büyükannem ilk başta bu ziyarete sıcak bakmadı ve daha sonra konuyla ilgili tüm ilgisini kaybetti. Yeni dairemize taşındığımızdan beri Mme. de Villeparisis defalarca büyükannemi davet etmişti. Büyükannem bu davetlerini her defasında şu sıralar evden dışarı çıkamayacağını belirterek cevaplıyordu; üstelik anlam veremediğimiz yeni bir alışkanlık edindi, artık mektuplarının mühürlenmesini kendisi yapmıyor, Françoise’ı bu işi yapması için görevlendirmişti. Bana gelince, zihnimde bu zekâ küpüyle ilgili çok net bir resim olmadığından, Balbecli ihtiyar bir kadını masanın başında kitap okurken görseydim, buna çok da şaşırmazdım, ki öyle de oldu.