Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 19)
“Şimdi ne yapacaksınız?” diye sordum Robert’e.
“Maalesef artık gitmeliyim; kırk beş dakika içinde intikale çıkacağız, başlarında olmam gerekiyor.”
“Buraya gelmeniz sizi sıkıntıya mı soktu?”
“Hayır, sıkıntıya sokmadı, Yüzbaşı bu konuda çok anlayışlı; özellikle söz konusu siz olduğunuzda gitmem için izin verdi; fakat yine de bu sözünü suistimal etmek istemiyorum.”
“Ben de bir çırpıda hazırlanıp intikal yapacağınız yere gelsem, benim için de çok ilginç bir tecrübe olurdu, hem belki molalarda da konuşabilirdik.”
“Tavsiye etmem; gözlerinizden uyku akıyor, en ufak bir önemi olmayan bir konuda beyninizi yiyip duruyorsunuz, madem artık bunlar sizi endişelendirmiyor, başınızı yastığınıza koyun ve güzel bir uyku çekin; uyku sorunundan arınmanın en etkili panzehri budur; yine de hemen uyumayın çünkü bizim marş söyleyen çocuklar tam pencerenizin altından geçecek, onlar geçtikten sonra sükûnete kavuşacaksınız; akşam yemeğinde görüşürüz.”
Saint-Loup’nun arkadaşlarının yemek masasında bahsini açtıkları askerlik meseleleri ilgimi çekmeye başlamıştı bu yüzden çok geçmeden, alayın saha intikalini seyretmeye gidecektim; o anda muhabbetin üstüne çeşitli komutanları yakından görmek hayatımın başlıca arzusu hâline gelmişti; tıpkı yaşamdaki tek gayesi müzik olan ve hayatını konser salonlarında geçiren bir insanın, orkestra mensuplarının hayatlarını geçirdiği kafelere gitmekten zevk alması gibi. Eğitim alanına ulaşmak için çok uzun yürüyüşler yapmam gerekiyordu. Akşam yemeğinden sonra bastıran uyku ara sıra bir baygınlık geçiriyormuşçasına başımı düşürüyordu. Ertesi sabah uyandığımda fark ettim ki askerlerin postallarından çıkan sesi bile duymamışım; tıpkı Balbec’te, Saint-Loup’nun beni Rivebelle’de akşam yemeğine götürdüğü gecelerin sabahında sahildeki konseri duymayışım gibi. Kalkmak istediğim andaysa yaşadığım hazdan ötürü yerimden kalkmakta zorluk çektim; kaslı ve besleyici kökleriyle (yorgunluğumun yarattığı bilinçle) derin, görünmez bir toprağa sıkı sıkıya bağlı bitkiler gibi hissettim. Enerji patlaması yaşayacak kadar güç dolu hissediyordum; önümde uzanan hayat daha canlı görünüyordu; çünkü Combray’de geçen çocukluğumun güzel yorgunluğuna, Guermantes’ta çıktığımız akşam yürüyüşlerinin ertesi sabahındaki hâlime dönmüştüm. Şairler, gençliğimizde yaşadığımız bir eve ya da bahçeye girdiğimizde, uzun zaman önce sahip olduğumuz benliğimize bir an için yeniden kavuştuğumuzu iddia ederler. Ancak bunlar, başarıyla olduğu kadar hayal kırıklığıyla da sonuçlanabilen çok tehlikeli ziyaretlerdir. Farklı dönemlere ait sabit yerleri kendi içimizde bulma arayışımız daha verimlidir. Bunu, büyük bir yorgunluğun ardından iyi bir gece uykusuyla elde edebiliriz. İyi bir gece, bir gece öncesinden hiçbir yansımanın, iç monoloğu aydınlatacak hiçbir hafıza parıltısının gelmediği yer altındaki uykunun en derin mahzenlerine bizi indirmek için, toprağı, keşfettiğimiz bedenimizin taştan yüzeyini öylesine etkili bir şekilde eşeliyor ki kaslarımızın içine daldığı, büzüşmüş kökleri çekip attığı ve yeni yaşamın havasını soluduğu yerde, çocukken oynadığımız bahçeye bizi ulaştırıyor. O bahçeyi yeniden görmek için seyahat etmemize gerek yok; onu bulmak için içimizin derinliklerine doğru kazmalıyız. Bir zamanlar toprağı kaplayan şey artık onun üzerinde değil, altındadır; ölü şehri ziyaret etmek için bir yolculuk yapmak yeterli değildir, kazı yapılması da gereklidir. Oysa kaçak ve geçici bazı izlenimlerin bizi, bu organik bölünmeden daha hafif, daha ruhani, daha apar topar, daha hatasız, daha ölümsüz, daha etkili bir şekilde geçmişe nasıl götürdüğünü göreceğiz.
Bazı zamanlarda yorgunluğum daha da artıyordu; birkaç gün boyunca hiç uyumadan intikali izlediğim olmuştu. Bu zamanlarda otele dönüşüm nasıl mutluluk vericiydi ama! Yatağa girdiğimde, atalarımızın sevdiği on yedinci yüzyıl ‘romanslarına’ konu olan cadılardan, büyücülerden nihayet kaçmış gibi hissederdim. O geceki uykumun ve miskin sabahının, büyüleyici bir peri masalından eksik kalır yanı yoktu. Büyüleyici olduğu kadar güzeldi de. Kendime, en şiddetli ızdırapların bile bir sığınağı olduğunu, her başarısızlıkta yaslanabilecek bir kişinin muhakkak olduğunu hatırlattım. Bu düşünceler beni alıp uzak diyarlara götürdü.
Saint-Loup’nun görevli olmamasına rağmen kışlada kalmak zorunda olduğu günlerde, sık sık onu ziyarete giderdim. Yolum uzundu; kasabanın dışına çıkmam ve her iki tarafından da muazzam bir manzaraya sahip viyadüğü geçmem gerekiyordu. Bu yüksek yerde neredeyse her zaman sert bir rüzgâr eser ve bir rüzgâr mağarası misali sürekli uğuldayan kışlanın üç tarafına inşa edilmiş binaları doldururdu. Robert’in -bir görevle meşgul olduğunda- odasının kapısında ya da yemekhanede bekler, pencereden üç yüz fit aşağısındaki yer yer çıplak, çoğu zaman yağan yağmurun ıslaklığının hâlâ olduğu, güneş ışınlarıyla aydınlanan, yakın zamanda ekilmiş tarlaların yarı saydam mine berraklığı ve parlaklığında yeşil şeritler hâlinde ışıldayan araziye bakıp beni tanıştırdığı bazı arkadaşlarıyla (ki daha sonra, Robert olmadığı zamanlarda bile ara sıra onları ziyarete gittim) sohbet ederken, Robert’in konusu açılırdı ve onun ne kadar sevildiğini çok geçmeden anlayabilmiştim. Diğer bölüklere mensup zengin iş adamlarının oğulları ya da yüksek aristokratik topluma yalnızca dışarıdan ve onun muhafazasına girmeden bakan birçok gönüllü, Saint-Loup’nun karakteri hakkında bildiklerinden dolayı hâliyle ona karşı sempati duyarlardı; cumartesi akşamları Paris’e geçtiklerinde, onu Café de La Paix’de Uzès Dükü ve Orléans Prensi’yle bir şeyler yudumlarken gören birkaç genç adamın söyledikleri de bu duyguyu pekiştirirdi. Bu nedenle, Robert’in yakışıklı yüzünde, gündelik yürüyüşünde, selam veriş tarzında, daima dağılan gözlüğünü düzeltişinde ve üniformasının -aşırı yüksek keplerinde, çok ince ve pembemsi tondaki bir kumaştan yapılma pantolonunda- etrafa saçtığı etkide bir ‘nüans’ bulurlardı; alaydaki en iyi subaylarda hatta kışlada kalmama ayrıcalığını borçlu olduğum görkemli Yüzbaşı’da bile bu gösteriş yoktu, Saint-Loup’ya kıyasla sıradan biri gibi duruyordu.
İçlerinden biri, Yüzbaşı’nın yeni bir at aldığını söyledi. “İstediği kadar at satın alsın. Pazar sabahı Akasya Caddesi’nden geçerken Saint-Loup’ya denk geldim; ata biniş tarzında bir asalet vardı!” diye yanıtladı öteki ve onun aslında neyi kastettiğinin de farkındaydı; çünkü bu genç arkadaşlar, aynı hanedanlığa mensup insanlarla görüşmeyip, para ve boş zaman sayesinde, paranın satın alabileceği her türlü zarifliği deneyimlemek konusunda asillerden pek de bir farkları yoktu. Her hâlükârda onların zarifliği, örneğin giyim konusunda, Saint-Loup’nun büyükannemin çok hoşuna giden o serbest ve umursamaz tarzından çok daha özenli, çok daha kusursuzdu. Bu büyük borsacıların, bankerlerin oğulları, tiyatro çıkışında istiridye yerken, hemen yanlarındaki bir masada astsubay Saint-Loup’yu görmek oldukça heyecan vericiydi. Ve hafta sonu izninin ardından, pazartesi gecesi kışlada anlatacak ne hikâyeler çıkmıştı ama: Robert’in bölüğünden birisini ‘aşırı kibarca’ selamlaması, başka bölükte olmasına rağmen bir diğer asker de kendisini tanıdığından emindi, her ne kadar monokl gözlüğünü iki üç defa düzeltip bakışlarını kaçırmadan ona bakmış olsa da Saint-Loup onu da tanımıştı.
“Evet, kardeşim onu Paix’de görmüş.” dedi. İzin gününü metresiyle birlikte geçiren bir başkası; “Ayrıca üzerine bol gelen, hiç uyumlu olmayan bir frak giydiğini de söyledi.”
“Yeleği nasılmış?”
“Yeleği beyaz değilmiş; mormuş; üzerinde palmiyelere benzer desenler varmış; hayret verici!”
‘Kıdemli olanlar’ (Jokey Kulübü’nü hiç duymamış ve Saint-Loup’yu ultra zengin astsubaylar kategorisine koyan, iflas etmiş olsun ya da olmasın, belli bir tarzda yaşayan, gelirleri ya da borçları birkaç haneli sayıları bulan ve askerlerine cömert davranan herkesi bu kategoriye koyan bu ülkenin evlatları), Saint-Loup’nun yürüyüşü, monokl gözlüğü, pantolonu, keplerinde herhangi bir aristokratik taraf göremeseler bile, yine de bunları anlamlı ve ilginç bulurlardı. Bu özelliklerde, alayın ‘çizgilileri’26 arasında oldukça popüler olan bir zamanlar niteledikleri karakteri ve tarzını buluyorlardı; eşi benzeri olmayan davranışları, üstlerinin ne düşündüklerine karşı sergilediği umursamazlığıyla astlarına, temiz yürekliliğin bir sonucu gibi görünüyordu. Askerî gazinodaki sabah kahvesi, öğleden sonra koğuşta ‘uzanma’, kıdemli bir asker aç, tembel bir mangaya Saint-Loup’nun geçit törenindeki kepiyle alakalı ilgilerini çekecek bir haber verdiğinde, bu aktiviteler daha keyifli hâle gelirdi.
“Bavulumun yüksekliğindeymiş.”
“Abartma sen de moruk! Buna inanmamızı beklemiyorsun herhâlde! Bavulun kadar olamaz.” diye araya girdi üniversite mezunu bir genç; böyle argo terimleri kullanarak ‘okumuş bir sünepe’ gibi görünmemeye ve bu çıkışı yaparak onu büyüleyen bir düşüncenin gerçekliğini teyit etmeyi umuyordu.
“Ne yani! Bavulum kadar büyük olamaz, öyle mi? Anlaşılan ölçmüşsün! Tabur komutanı onu disiplin koğuşuna atmak istercesine bakıyormuş diyorum sana. Fakat bu durum bizim şanlı Saint-Loup’nun hiç umurunda değilmiş; kafasını sağa sola hareket ettirerek bir aşağı bir yukarı gidiyor, bir yandan da yamulan monokl gözlüğünü düzeltiyormuş. Yüzbaşı duyunca kim bilir neler söyleyecek. Muhtemelen hiçbir şey söylemeyecektir ancak hoşuna da gitmeyecektir kesin. Aslında bu şapkası o kadar da muhteşem değil. Kasabadaki evinde otuzdan fazlası olduğunu duydum.”