реклама
Бургер менюБургер меню

Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 21)

18

“Robert, şimdi söyleyeceğim şeyin ne yeri ne de zamanı fakat bir dakika bile sürmez. Kışladayken size sormayı unuttum; masanın üzerindeki fotoğraf Mme. de Guermantes’ın fotoğrafı değil mi?”

“Evet, sevgili yengemin fotoğrafı.”

“Tabii ya, ne kadar da aptalım; daha önce bana onun olduğunu söylemiştiniz; yengeniz olduğunu tamamen aklımdan çıkarmışım. Demem o ki, ah! Arkadaşlarınız sabırsızlanıyordur, çabuk olmalıyız bize bakıyorlar; ya da başka bir zaman konuşalım o kadar önemli bir şey değil.”

“Sorun değil, konuşmaya devam edin, onlar bekleyebilirler.”

“Hayır, hayır olmaz; onlara karşı kibar olmak istiyorum; çok iyi insanlar; zaten çok da önemli bir konu değil, gerçekten.”

“Kıymetli Oriane’ınımızla tanışmış mıydınız?”

‘Kıymetli Oriane’ demesi, Saint-Loup’nun Mme. de Guermantes’ı sadece güzel bulmadığı anlamına geliyordu. Bu örnekte, ‘kıymetli’, ‘mükemmel’, ‘iyi’ tarzındaki sıfatlar ‘Oriane’ınımız’ı tamamlayan bir ifadedir; bunlar, her iki tarafın da tanıdığı ama pek de samimi olmadığı bir kişi hakkında ne diyeceğini bilemediğinde kullanılan kelimeler. ‘Kıymetli’ sıfatı bir çeşit geçiş görevi görür ve bir sonraki cümleye geçerken zaman kazandırır: “Onunla çok sık görüşüyor musun?” ya da “Onu aylardır görmedim.” ya da “Onunla salı günü buluşacağız.” ya da “Biraz yaşlandı sanki.”

“Sizde onun bir fotoğrafının olması ne kadar komiğime gitti bilemezsiniz, çünkü şu anda, Paris’te, onun evinde oturuyoruz; onunla ilgili o kadar şaşırtıcı şeyler öğrendim ki (söylemekten utanacağım türden şeyler) onunla bu kadar ilgilenme sebebim de bu; tabii ki yalnızca edebî bir bakış açısından, -nasıl söylesem- Balzac’ın bakış açısından; gerçi siz o kadar zeki bir insansınız ki ne demek istediğimi çoktan anlamışsınızdır; detaylıca açıklama yapmama gerek yok; neyse artık geri dönsek iyi olur; kim bilir arkadaşlarınız benimle ilgili ne kadar kötü düşüncelere kapılmışlardır?”

“Hiçbir şey düşünmemişlerdir, merak etmeyin; onlara sizin ne kadar olağanüstü bir insan olduğunuzu anlattım bu yüzden onlar sizden daha çok çekiniyorlardır emin olun.”

“Çok naziksiniz. Size ne soracağım: Mme. de Guermantes sizinle arkadaş olduğumu bilmiyor, değil mi?”

“Hiçbir fikrim yok; yazdan beri kendisiyle görüşme fırsatı bulamadım, kasabaya döndüğünden beri de hiç iznim olmadı.”

“Demek istediğim şey şu: Benim çok aptal bir insan olduğumu düşünüyormuş, öyle dediler.”

“Sanmıyorum; sonuçta Oriane da bir dâhi değil fakat aptal da sayılmaz tabii.”

“Çok iyi bilirsiniz, genellikle benimle ilgili güzel şeylerin dile getirilmesini istemem, kibirli biri değilimdir. Bu yüzden buradaki arkadaşlarınıza benim hakkımda güzel şeyler söylemenize üzüldüm (birazdan yanlarına döneceğiz). Fakat Mme. de Guermantes farklı; ona benim hakkımdaki düşüncelerinizi -hatta biraz abartarak- anlatırsanız, bana çok büyük bir iyilik yapmış olursunuz.”

“Yapmamı istediğiniz tek şey buysa elbette yaparım; hiç de zor değil; ancak sizin hakkınızda ne düşündüğünün sizin için ne önemi var ki? Onun düşünceleri sizi bu kadar etkilememeli; her neyse, tüm istediğiniz buysa, herkesin önünde ya da baş başa kaldığımızda da konuşabiliriz; böyle ayakta konuşmaya devam ederek yorulmanızdan endişeleniyorum, bunları konuşacak çok fazla vaktimiz var, kendimizi rahatsız bir konuma sokmayalım.”

Bana Robert’le konuşma cesaretini veren işte tam da bu rahatsızlıktı; diğerlerinin varlığı sözlerimi kısa ve tutarsız bir şekilde söylemem için bahaneydi; arkadaşıma Düşes ile olan akrabalığını unuttuğumu söylerken, yalanımı örtbas etmem daha kolaydı; üstelik onun cevaplayamayacağım rahatsız edici sorular sormasına -Mme. de Guermantes’ın benim Saint-Loup’yla arkadaş olduğumu, zeki olduğumu ve daha fazlasını bilmesini isteme sebebime- zaman kalmıyordu.

“Robert, sizin gibi zeki bir adamın, arkadaşının hoşuna gidecek şeyleri tartışmak yerine, isteğini yerine getirmesi gerektiğini anlamakta güçlük çekmenize hayret ediyorum. Örneğin, siz benden bir şey isteyecek olsanız, ki benden bir şey istemenizi gerçekten çok arzularım, ne olduğuna bakmaksızın hiçbir açıklama beklemeden yerine getireceğimden emin olabilirsiniz. Şu anda istediğimden daha büyük bir şey isteyeceğim; Mme. de Guermantes’la tanışmak gibi bir arzum yoktu fakat sırf sizi sınamak için, Mme. de Guermantes’la bir yemek ayarlamanızı isteseydim; bu isteğimi kesin gerçekleştirmezdiniz.”

“Gerçekleştirirdim, hatta gerçekleştireceğim.”

“Ne zaman?”

“Bir sonraki Paris’e gelişimde, ki bu da sanırım üç hafta sonra oluyor.”

“Göreceğiz, zaten o da beni görmek istemeyecektir. Size ne kadar minnettar olduğumu anlatamam.”

“Rica ederim. Lafı mı olur!”

“Böyle söyleme; bu çok önemliydi çünkü artık ne kadar iyi bir dost olduğunuzu görebiliyorum; sizden yapmanızı istediğim şey önemli olsun ya da olmasın, nahoş olsun ya da olmasın, gerçekten istekli olsam ya da sırf sizi denemek için istesem de fark etmez; yapacağınızı söylüyorsunuz ve kalbinizin, aklınızın zarafetini gözler önüne seriyorsunuz. Ahmak bir dost olsa tartışma çıkarırdı.”

Tam olarak yaptığı şey buydu; ama belki de izzetinefsini göklere çıkarmak istiyordum; belki de bunu samimiyetten yapıyordum; benim gözümde liyakatin yegâne mihenk taşı, bir arkadaşın önem verdiğim tek şey konusunda yani aşkım konusunda benim için ne kadar yararlı olabileceğidir. Ardından, belki kurnazlıktan, belki de minnettarlık, beklenti ve Mme. de Guermantes’ın çehresinin kopyası olan yeğeni Robert’ten kaynaklanan gerçek sevgi artışıyla sözlerime şöyle devam ettim: “Fakat artık diğerlerini daha fazla bekletmememiz gerekiyor, oysa size sormak istediğim iki şeyden yalnızca birini, önemsiz olanı sorabildim; diğeri benim için daha önemli ancak izin vermezsiniz diye çok korkuyorum. Birbirimize sen diye hitap etmenin sizin için mahzuru var mı?”

“Mahzur mu? Sevgili dostum! Mutluluktan! Mutluluktan ağlayacağım! Hayallere bile sığmayacak bir mutluluk!”

“Çok teşekkür ederim size, yani sana. Önce siz başlayın! Bu benim için öylesine büyük bir mutluluk ki Mme. de Guermantes konusunda hiçbir şey yapmasanız bile olur, bana sen demeniz bile benim için yeterli.”

“İkisini de yapacağım.”

“Robert! Bir bakar mısın.” dedim yemek yerken. “Sürekli konuşmamızın kesilmesi ne kadar da saçma, nedenini bir türlü anlayamıyorum; sana sözünü ettiğim hanımı hatırlıyor musun?”

“Evet.”

“Kimi kastettiğimi anladın mı?”

“Hadi ama! Beni ne sanıyorsun, köyün delisi mi?

“Bana onun fotoğrafını vermek istemezsin herhâlde?”

Aslında sadece ödünç vermesini istemiştim. Fakat tam kelimeler dudaklarımdan dökülürken bir utangaçlık duygusu hissettim, isteğimi patavatsız buldum ve kafa karışıklığımı gizlemek adına sanki çok doğal bir şeymiş gibi dobra dobra ifade ettim.

“Olmaz, önce kendisinden izin almam gerekir.” diye cevapladı.

Konuşurken kızardı. Zihninde bir çekince olduğunu, bana itimat etmediğini, bazı ahlaki kısıtlamalar çerçevesinde bana yardım edebileceğini görebiliyordum, bu yüzden ondan nefret ettim.

Bununla birlikte, Saint-Loup’nun yalnız kalmadığımızda, arkadaşları da yanımızdayken bana ne kadar farklı davrandığını görmek beni incitti. Kasıtlı olarak böyle yaptığını düşünseydim artan nezaketi beni soğuturdu; fakat bunu yalnız kaldığımız zaman söylemeyip, genellikle benim olmadığım zamanlarda söylediği şeylerden dolayı, istemsizce yaptığını hissediyordum. Özel sohbetlerimizde şüphesiz benimle konuşmaktan mutlu olduğunu zannediyordum ama bu mutluluğunu neredeyse hiçbir zaman dile getirmezdi. Çoğunlukla, benim hakkımdaki düşüncelerini belirtirken, göz ucuyla kenardan arkadaşlarına bakardı, önceden sözünü ettiğine karşılık gelen bir etki yaratıp yaratmadığını görmek isterdi. Kızını sosyeteyle ilk kez tanıştıran bir annenin, kızının davranışlarını ve gelen tepkileri izlercesine yapıyordu bunu. İkimiz baş başayken söylediğim bir şeye yalnızca gülümseyecekken, diğerlerinin konuyu iyice anlamamış olacağının korkusuyla “Ne demek bu?” diyerek söylediklerimi tekrar ettiriyor, dikkat çekiyor, ardından hemen arkadaşlarına dönüp içten bir kahkaha atarak gözlerinin içine bakınca onların da gülmesine sebep oluyor, onlara sık sık ifade ettiği, benim hakkımdaki düşünceleri ilk bana da gösteriyordu. Bu durum üzerine, adını gazetede okuyan ya da kendisini aynada gören bir insan gibi kendimi birdenbire dışarıdan görmüştüm.

Bu akşamlardan birinde, Mme. Blandais’yle ilgili eğlenceli bir hikâye anlatma isteği doğdu ancak hemen peşine kendimi durdurdum, Saint-Loup’nun bunu çoktan bildiğini, geldiğim gün bu hikâyeyi anlatmak istediğimde: “Bunu zaten Balbec’te anlatmıştın.” dediğini hatırlamıştım çünkü. O yüzden, Saint-Loup’nun hikâyeyi bilmediğini, devam etmem için bana yalvardığını, çok eğlenceli bir hikâye olduğunu tahmin ettiğini söylediğinde çok şaşırdım. “Şu anda aklına gelmiyor ama anlatmaya başlayınca hatırlayacaksın.” dedim ona. “Hayır, gerçekten hatırlamıyorum; yanıldığına, bana daha önce hiç anlatmadığına yemin edebilirim. Hadi anlat.” dedi. Bunun üzerine ben anlatırken hikâye boyunca heyecanlı ve mest olmuş bakışlarını bir bana bir arkadaşlarına çevirip duruyordu. Ancak hikâyeyi bitirdiğimde, herkes kahkaha atarken şunu fark ettim ki bu hikâyenin arkadaşlarına benim nüktedanlığım hakkında iyi bir izlenim bırakacağını düşündüğünden bilmiyormuş numarası yapmıştı. Dostluk budur işte.