реклама
Бургер менюБургер меню

Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 20)

18

“Bunu nereden duydun moruk? Komutanın yaltakçısı olan o onbaşından mı?” diye sordu genç mezun ukalaca bir tonda, yeni edindiği ve konuşmasını süslemekten gurur duyduğu yeni konuşma biçimiyle.

“Bunu nereden mi duydum? Emir erinden tabii, ne sandın!”

“Hah! Bana bunlarla gel. Onun da tuzu kuru tabii!”

“Onu bilemem! Cebinin benimkinden daha dolu olduğu kesin! Üstelik bütün eşyalarını ona veriyor, her şeyini. Yemekhanedeki en güzel yemekler ona veriliyor. Hatta Saint-Loup gidip aşçıya: “Emir erimin iyi beslenmesini istiyorum, parası umurumda değil, anlıyor musun?” demiş.

Kıdemli asker, üslubunun vurguladığı sözlerin önemsizliğini, muazzam bir başarıya sahip olan anlatıcının zayıf taklidiyle telafi ediyordu.

Kışladan çıktığımda ufak bir gezintiye çıkar, ardından güneş batar batmaz, Saint-Loup’yla arkadaşlarının her akşam yemek yediği otelde buluşana kadar birkaç saatim olduğundan dinlenerek ve kitap okuyarak zaman öldürmek için otelime geri dönerdim. Akşam güneşi meydandaki kalenin gözcü kulelerini kiremit rengiyle uyumlu küçük pembe bulutlarla donatıyor, ışığın kapladığı kiremitler tonunu yumuşatarak renk ahengini tamamlıyordu. Canlılık akımı sinirlerime öylesine nüfuz etti ki, benden kaynaklanan hiçbir hareket onu tüketemezdi; attığım her adım, kaldırımın bir taşına değdiği anda geri sekiyordu. Topuklarımda Merkür’ün kanatları varmış gibi hissediyordum. Çeşmelerden biri kırmızı bir parıltıyla ışıldarken, diğerindeyse ay ışığı çoktan suyu rengârenk bir hâle bürümeye başlamıştı. İkisinin arasında çocuklar tıpkı ebabiller veyahut yarasalar misali saate aldırış etmeden tiz sesleriyle çığlık atarak oyun oynuyorlardı. Otelin bitişiğinde, şimdi içinde Tasarruf Sandığı ve Kolordu Karargâhının bulunduğu Ulusal Mahkemeler ve XVI. Louis’nin serası gaz alevli lambaların soluk yaldızlı ışığıyla aydınlatılıyordu; dışarıda hâlâ berrak gün ışığı olmasına rağmen içeride yakılan lambalar, batan güneşin son ışıltıları henüz kaybolmadan, geniş, uzun, on sekizinci yüzyıl pencerelerine, kızıl bir başörtüsü üstüne işlenen sarı kaplumbağa motiflerinin yakıştığı gibi yakışıyor, beni şöminemin ve gaz lambamın başına geri dönmem için ikna ediyordu; otelin gölgeli cephesinde tek başına toplanan karanlığa direnmeye çalışan lambama, kurt gibi aç olduğum gün yemeğe son dakikada yetişmişçesine zevk içinde döndüm. Dışarıda hissettiğim duygu yoğunluğunu odama da taşıdım. Genellikle bize düz ve boş görünen yüzeylerin görüntüsünü, şöminede yanan sarı alevi, gün batımının resmini yapmak için elindeki bir parça kırmızı tebeşirle sarmal ve düz çizgiler karalayan bir okul talebesinin gökyüzünü çizdiği yoğun mavi kâğıdını, bir tomar müsvedde kâğıdı, mürekkep hokkası ve Bergotte’un bir romanıyla beni beklercesine üzerinde durduğu yuvarlak masanın ilginç desenli örtüsünü öylesine yamultuyordu ki o zamandan beri bütün bunların varoluşsal biçimde zenginleştiğini, eğer onlara yeniden bakmama izin verilirse onları bu içinde bulunduğu durumdan çıkartabilecekmişim gibi geliyordu bana. Az evvel ayrıldığım kışlayı ve kışlada esen her rüzgârla fırıl fırıl dönen rüzgârgüllerini hatırladıkça yüzümde mutluluk oluşuyordu. Suyun yüzeyine kadar yükselen borudan nefes alan bir dalgıç misali, benim için de yeşil emayla27 kaplı kanalların çevrelediği kırsal araziye hâkim, aşırı yüksek rasathanesi olan bu kışlaları konaklama yeri olarak görmek, bir anlamda sağlıklı, açık hava hayatıyla temasımı sürdürebildiğim bir yaşam merkezi olarak hissetmek, bu çeşitli binaların içine istediğim zaman, daima sıcak bir şekilde karşılanacağımdan emin olarak girmek sonsuza kadar sürmesini dilediğim paha biçilmez bir ayrıcalıktı.

Saatler yediyi gösterdiğinde giyinip Saint-Loup’nun yemek yediği otele gitmek için yeniden dışarı çıktım. Oraya yürüyerek gitmeyi severdim. Zifirî karanlık çökmüştü; ziyaretimin üçüncü gününden itibaren, gece çöker çökmez kar habercisi olan buz gibi bir rüzgâr esmeye başlıyordu. Yolda yürürken, açıkçası Mme. de Guermantes’ı düşünmeyi bir an bile bırakmamalıydım; Robert’in garnizonunu ziyaret etmemin tek sebebi ona daha fazla yakınlaşmaktı. Fakat hatıralar da kederler gibi geçiciydi. Bazı zamanlar öylesine uzağa giderler ki, onların varlığının bile farkına varmayız hatta sonsuza dek gittiklerini düşünürüz. Ardından başka şeylere odaklanmaya başlarız. Bu kasabanın sokakları henüz benim için, yaşadığımız yerde alıştığımız gibi bir yerle başka bir yer arasındaki bağlantıyı kuran yollardan ibaret değillerdi. Bu bilinmeyen dünyanın sakinleri tarafından yönetilen hayat, harika bir şey olmalıymış gibi gelirdi bana, hanelerin ışıklı pencereleri çoğu zaman, içine giremeyeceğim varoluşların gerçek ve esrarengiz sahnelerini gözlerimin önüne sererek karanlığın içinde uzun süre hareketsiz kalmama sebep olurdu. Burada ateşin sahip olduğu ruh, mora çalan renkler içindeki bir kestane satıcısının standını açığa çıkardı; palaskalarını sandalyenin arkasına asmış kâğıt oynayan birkaç astsubay, bir sihirbazın asasını kullanarak sahneyi aydınlatması gibi karanlığın içinden birdenbire belirivereceklerini hayal dahi edemezlerdi, bunu yoldan geçerken durup onlara bakan bir kişinin gözlerine yansıyan yüz ifadeleri gözler önüne seriyordu. Küçük bir antika dükkânında neredeyse dibine kadar inmiş bir mum, sıcak parıltısını gravüre yansıtarak kan kırmızısına boyuyordu, o esnada karanlığa karşı savaş açan büyük bir lambanın ışığı bir deri parçasını bronzlaştırıyor, bir hançere göz alıcı payetler işliyor, esasından kötü birer kopyadan ibaret olan resimlerin üzerine, zamanın pasıyla ya da bir ustanın kullandığı cila misali değerli bir yaldız tabakasıyla kaplıyor, velhasılkelam taklitlerle dolu çöplükten başka bir şey olmayan bu barakayı esrarengiz Rembrandt kompozisyonlarına dönüştürüyordu. Bazen bakışlarımı panjurları kapalı olmayan koskocaman, eski bir konuta yöneltirdim; burada amfibi28 erkekler ve kadınlar akşam karanlığının çökmesiyle birlikte lambanın haznesinden ardı arkası kesilmeden fışkıran, odaları taş ve camdan duvarların ağzına kadar dolduran, içindeki bedenlerin hareketiyle yaldızlı dalgalanmalar yaratan yoğun bir sıvının içinde yavaşça oradan oraya süzülüyorlardı. Yoluma devam ettim; çoğu zaman katedralin önünden geçen karanlık ara sokakta, tıpkı çok uzun zaman önce Méséglise yolunda olduğu gibi arzumun gücü beni ele geçirdi, durdurdu; bu arzuyu tatmin etmek için bir kadın bir anda beliriverecekmiş gibi gelirdi bana; karanlıkta bir elbisenin aniden yanımdan geçerken hafifçe sürtündüğünü hissetseydim, o an hissettiğim arzunun şiddeti bu temasın tesadüfi olduğuna inanmamı imkânsız hâle getirirdi ve korkmuş bu yabancıyı kollarımla sarıp sarmalamaya çalışırdım. Bu Gotik sokağın benim için o kadar gerçekçi bir yanı vardı ki, orada bir kadını kavrayıp arzularımı tatmin edebilseydim, bizi bir araya getiren kadim çağların cazibesine sahip bu yere inanmamak mümkün olmazdı; bu kadın her gece köşe başında duran bir hayat kadını olsa bile, yine de kış vakti, tuhaf, karanlık ve Orta Çağ atmosferinin hâkim olduğu bu yerde ona gizemli ihtişamı yansıtırdım. Hâlihazırda olabilecekleri düşündüm; Mme. de Guermantes’ı unutmaya çalışma fikri bile korkunç fakat mantıklı ve ilk defa mümkün, hatta belki de kolay geliyordu bana. Bu semtin mutlak sessizliğinde, sendeleyerek eve dönen eğlence düşkünü sarhoşların kahkaha ve konuşma seslerini duyabiliyordum. Onları görmek amacıyla durup sesin geldiği yöne doğru baktım. Ancak uzun süre beklemek zorunda kaldım çünkü etrafı saran sessizlik öylesine derindi ki hâlâ çok uzakta olmalarına rağmen sesleri net ve güçlü bir şekilde bana ulaşıyordu. Sonunda sendeleyen sarhoşlar ortaya çıktılar fakat beklediğim gibi önümden değil, arkamdan, çok uzaktan. Kâh ara sokakların kesişmesi, binaların iç içe geçmesinden kaynaklanan yankılanma akustik bir yanılmaya yol açıyor kâh geldiği yer bilinmeyen bir sesi bulmak çok zor olduğundan, yön konusunda olduğu kadar mesafe konusunda da yanılıyordum.

Rüzgâr şiddetini arttırdı. Yaklaşan karla tüyler ürperten, yoğun bir rüzgârdı. Ana caddeye çıktım ve bir subayın sahanlıktan,29 tam olarak kim olduklarını seçemesem de yüzleri soğuktan mosmor kesilmiş, yorgun argın kaldırımda yürüyen hantal askerlerin selamlarına karşılık verdiği küçük bir tramvaya bindim; sonbahardan kışın başlarına doğru ani bir sıçrayışla daha kuzeye taşınmış gibi görünen bu küçük kasabadaki suratlar, Breughel’in neşeli, yiyip içip âlem yapan, soğuktan büzüşmüş köylülerin al yanaklı suratlarını hatırlattı.

Saint-Loup ve arkadaşlarıyla buluştuğum otelde yakın zamanda başlayacak olan fuar nedeniyle dört bir yandan, yakından-uzaktan pek çok insan gelmişti; avluyu aceleyle geçerken, etrafa ışık saçan mutfaklarda şişe geçirilmiş tavuklar dönüyor, domuzlar fırında kızartılıyor, canlı ıstakozlar ev sahibinin tabiriyle ‘sonsuz ateş’in içine atılıyordu; akın akın gelen (eski Flaman ustalarının yaptığı Bethléem’de Nüfus Sayımı’na layık) yeni konuklar avluda gruplar hâlinde toplanıp ev sahibine ya da (görünüşlerinden hoşlanmadıysa, kasabanın başka bir yerinde kalacak yer tavsiye eden) çalışanlardan birine yemek ve konaklama için otelde kalıp kalamayacaklarını soruyorlardı; bütün bunlar gerçekleşirken, bir aşçı yamağı boynundan tuttuğu, çırpınan bir kümes hayvanıyla alelacele arkadan geçiyordu. İlk gün arkadaşımın beni beklediği küçük odaya ulaşmadan önce geçtiğim büyük yemek salonundaki görüntü, Flamanların tipik abartısı ve Orta Çağ’ın sadeliğiyle canlandırılmış İncil’den bir yemek sahnesi anımsatıyordu; sayısız balık çeşitleri, piliçler, keklikler, çulluklar, kumrular soğutmadan ve daha hızlı servis yapmak için cilalı zeminde âdeta kayıyormuşçasına acele eden ve nefessiz kalan üniformalı garsonlar tarafından işlemeli devasa masalara servis ediliyor, bir çırpıda yemeye hazır şekilde parçalara ayırılıyordu; fakat -ben geldiğimde çoğu insan yemeğini neredeyse bitirmek üzere olduğundan- kimse ağzına tek lokma atmıyordu; sanki yemeklerin bolluğu ve onları içeri taşıyanların telaşı yemek yiyenlerin ihtiyaçlarını karşılaşmaktansa, harfiyen ihtimamla uyulan ancak yöresel geleneklerden esinlenmiş ayrıntıların ilginç bir şekilde resmedildiği kutsal kitaba gösterilen saygıyı, yiyeceklerin bolluğu ve hizmetkârların cana yakınlığıyla festivalin ciddiyetini estetik ve dinî bir ihtişamla gözler önüne seriyordu. Hizmetkârlardan biri, odanın uzak ucundaki bir büfenin yanında düşüncelere dalmıştı; bana cevap verecek kadar sakin görünen tek kişi o olduğundan, masamızın hangi odada olduğunu sormak için, ‘geç kalanlar’ın yemekleri soğumasın diye yakılan ocakların arasından (Lakin salonun ortasındaki tatlılar, bazen bir ördeğin kanatları üstünde, kristal bir görünüşe sahip ama aslında buzdan yapılan, her gün heykeltıraş bir aşçı tarafından kızgın bir demir ve çekiçle Flaman tarzına uygun şekilde yeniden yontulan büyük bir mankenin elinin üstünde duruyordu.) dosdoğru bu hizmetkâra -diğer meslektaşları tarafından yere serilme riskini göze alarak- yürüdüm, bu tarz kutsal olaylarda geleneksel olarak mevcut olan bir karakteri tanıyormuş gibi hissettim çünkü keskin olmayan, özensiz ve kötü çizilmiş yüz hatlarını, ilahi bir varlığın mucizesinin henüz tam anlamıyla farkına varamamış, derin düşüncelere dalmış ifadesinin titiz bir kopyasıydı. Şunu da eklemeden geçemeyeceğim, yaklaşan festival göz önüne alınınca muhtemelen gösteriler, melekler ve ilahi gruplar arasından seçilmiş göksel bir kadroyla güçlendirilmişti. On dört yaşındaki bir yüzü saran açık sarı saçlarıyla meleği andıran genç bir müzisyen âdeta hiçbir enstrüman çalmıyor yalnızca bir gongun ya da tabak yığınının yanında düşüncelere dalmış duruyordu; bu esnada onun kadar çocuksu olmayan diğer melekler salonun engin genişliğini hızla boydan boya kat ediyor, ‘ilkel’ tablolardaki sivri uçlu kanatlar misali bedenlerinin bir parçası olan mendilleri kanat çırparcasına havayı ikiye ayırıyordu. Tam olarak tanımlanmamış, palmiyelerden yapılma çitlerle çevrelenmiş, hizmetkâr meleklerin bulunduğu, uzaktan bakıldığında semalardan yeryüzüne uzanmış gibi görünen bu bölgelerden kaçarak Saint-Loup’nun masasının bulunduğu küçük odaya varmayı başardım. Orada yemekleri daima birlikte yediği birkaç arkadaşına rastladım; bir iki tanesi haricinde hepsi soylu olan bu arkadaşlar okul yıllarından beri ayrım yapmadan dostluklarını sürdürmüşlerdi; böylece prensip olarak, cumhuriyetçi olsalar bile, dürüst ve ayinlere katıldıkları sürece orta sınıfa ait kimseye düşmanlık beslemediklerini kanıtlıyorlardı. İlk akşam, yemeğe oturmadan önce Saint-Loup’yu bir köşeye çektim ve herkesin gözünün önünde fakat beni duymayacakları şekilde şöyle dedim: