реклама
Бургер менюБургер меню

Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 18)

18

Gün içinde yapmaya niyetlendiğimiz bir şeyi, bir anda ortaya çıkan uyku nedeniyle ancak rüyada, yani seyri uyku tarafından çarpıtıldıktan sonra bilincimizin aktif olmadığı yerde gerçekleştirebiliriz. Aynı durum farklı dallara ayrılarak bambaşka bir şekilde son bulabilir. Söylenen onca şeye rağmen, uyurken yaşadığımız dünya o kadar farklıdır ki uyumakta güçlük çeken insanların birinci önceliği bu dünyaya girmektir. Saatlerce gözleri kapalı çaresizce kurduğu, gözleri açıkken ki düşündüklerine de benzer düşünceler zihinlerinde dönüp durduktan sonra, düşünme yasalarının biçimsel çelişkisindeki bir argümanın ağırlığı altına sürünerek girdikleri o son dakikada yeniden cesaret buluyorlar; bunun farkına varmaları ve bu kısa ‘dalgınlık’, belki de şu anda gerçeklik algısından kaçabilecekleri, ‘iyi’ bir gece geçirmelerini sağlayacak olan aşağı yukarı biraz uzakta olan dinlenme alanına ilerleyebilecekleri bir kapının açık olması anlamına geliyordur. Zira çoktan sırtımızı gerçekliğe döndüğümüzde, bir yandan ‘kendi kendini telkin’ edenlerin -cadılar gibi- hayalî hastalıklara ya da sinirsel bozuklukların tekrarlanmamasına karşı sihirli karışımlar hazırladığı, bir yandan da bilinçsiz uyku sırasında biriken fırtınanın uykuyu bölecek kadar kuvvetle patlak vereceği saati kolladıkları mağaraya ulaştığımızda büyük bir adım atmış oluruz.

Oradan çok da uzakta olmayan özel bir bahçede garip çiçekler gibi birbirinden çok farklı uyku türleri yeşerir: Bünyesinde barındırdığı fazla sayıdaki eter özünden dolayı uykuyu tetikleyen tatula, belladonna, afyon, kediotu çiçeklerinin kokusunu içlerine çekmekten başka bir niyeti olmayan ziyaretçiler, uzun saatler boyunca tuhaf rüyalara, şaşkın şaşkın etraflarına bakmalarına sebep olacak o dokunuşu yaptığı güne kadar kapalı kalırlar. Bahçenin sonundaki manastırın açık pencerelerinden, uykuya dalmadan önce anlatılan ve yalnızca uyanıldığı zaman hatırlayacakları derslerin sesleri duyulur; o esnada uyanılan anın habercisi olan biyolojik saatin tik takları yankılanır; bu endişemiz bu saati öylesine kusursuz ayarlamıştır ki uyandırmak için odaya giren hizmetkârımız: “Saat yedi oldu.” diyemeden önce bizi uyanık ve hazır bir hâlde bulur. Rüyalarımıza açılan, içinde aşk üzüntülerini maziye gömme işinde başarısız olan hatta bazen anımsamalarla büyük bir kâbusa dönüşen bu odanın loş duvarlarında, uyandıktan sonra bile rüyalarımızın hatıraları asılı kalır; fakat öylesine karanlıkta kalmıştır ki bu hatıralar, onları ancak öğleden sonra benzer bir fikrin yaydığı yayvan ışıltılarla gelişigüzel üzerlerine yansıdığında görürüz; bazıları biz uyurken parlak bir ahenge sahiptirler fakat öylesine biçimsiz bir hâle bürünürler ki onları tanıyamadığımızdan, bir an önce, çürümüş cesetler ya da çok ciddi şekilde hasar görmüş neredeyse toz hâline gelmiş, en yetenekli restoratörün bile eski hâline getiremeyeceği harabeler misali toprağın altına gömmek isteriz. Kapının yanında bulunan bir taş ocağında derin uykularımız, beyni kırılmaz bir sırla kaplayan maddenin onarımı araştırmak ve uyuyan kişiyi uyandırmak için, sahip olduğu irade, güneşin altın gibi parıldadığı sabahlarda bile, genç bir Siegfried gibi tüm gücüyle darbeler indirmek zorunda kalır. Bunun ötesinde, doktorların akılsızca, uykusuzluktan daha çok bizi yorduğunu ileri sürdüğü, oysa aksine, düşünen kişilerin düşünce baskısından kurtulmasını sağlayan kâbuslar yer alır; aslında bu kâbuslar, hızla iyileşmesi için müdahale edilmeyen, ciddi bir kaza sonucunda hayatlarını kaybeden akrabalarımızın hayalî albümleridir. Öldükleri ana kadar onları küçük bir fare kafesinde tutarız; beyaz farelerden daha ufak bedenleri büyük kırmızı noktalardan filizlenen tüylerle kaplı ve aynı zamanda Cicerovari bir konuşma tarzına sahiptirler. Bu albümün yanında, uyandıran bir plak döner; bunun sonucunda bir an için, elli yıl önce yıkılmış bir eve apar topar dönmek zorunda kalmanın sıkıntısına teslim oluruz; yalnız diskin dönmeyi bıraktığında sunduğu ve açık gözlerle göreceğimiz şeyle örtüşen o anıya ulaşana kadar uyku diğer unsurlar tarafından uzaklaşır, hafızası yavaş yavaş silinir.

Bazı zamanlar hiçbir şey duymazdım; bir çukura düşermişçesine düştüğümüz uykulardan birinde olduğum için duymazdım; biz uyurken faaliyeti iki katına çıkan çevik, bağımsız güçler tarafından bize getirilen her şeyi sindirmenin (tıpkı bebek Herkül’ü besleyen su perilerinin yaptığı gibi) vermiş olduğu ağırlık, aşırı beslenmişlik hissiyatını yaşamaktan aşırı mutlu oluruz.

Bu tür bir uykuya ‘kurşun uykusu’ denir ve böyle bir uykudan uyandıktan birkaç saniye sonra kurşun yemiş gibi hissederiz. Ve artık o eski hâlimizden eser yoktur. O hâlde, kaybolan bir şeyi ararmışçasına kişiliğimizi, düşüncemizi ararken nasıl olur da başkasından ziyade yine kendimizi buluruz? Yeniden düşünmeye başladığımız zaman bünyemizde somutlaşan kişilik neden bir önceki günkünden farklı bir kişilik olmaz? Yapılan tercihi neyin belirlediğini ya da milyonlarca insan arasından neden bir gün önceki kendimize elimizi uzattığımızı anlayamayız. Gerçek bir kesinti olduğunda -ister bilinçsizliğimiz tamamlanmış olsun ister rüyalarımız kendimizden tamamen farklı olsun- bize rehberlik eden nedir? Cidden bir ölüm yaşanmıştır; tıpkı kalbin atmayı bıraktığında ve dilin ritmik ovuşturmalarının bizi canlandırdığında olduğu gibi. Şüphesiz, daha önce sadece bir kez görmüş olsak bile oda, diğer eski hatıraların sarıp sarmaladığı anıları uyandırır. Yoksa şu anda farkına vardığımız bazı anılar da içimizde uyuyor muydu? Uyanışımızdaki diriliş -uyku denen o iyileştirici zihinsel yabancılaşma nöbetinden sonra- her şeyden önce bir ismi, bir dizeyi, unuttuğumuz bir nakaratı yeniden hatırladığımızda meydana gelen şeye benzer. Ve belki ölümden sonra ruhun dirilişi de bir hafıza olgusu olarak düşünülebilir.

Uykumu tamamladığımda, sonbaharın son sabahlarının güneşli havası beni cezbederken, kış başındaki aydınlık ve soğuk sabahların soğuğuyla hevesimi kırmaya yetiyordu; altın rengi ya da pembesi birkaç fırça darbesiyle havada asılı gibi görünen ağaçların tepesindeki yapraklara bakmak için kafamı yastığımdan kaldırıp, geceliğim hâlâ üstümde olduğu için gizlercesine boynumu dışarı doğru uzattım; başkalaşım sürecindeki bir koza misali farklı kısımlarıyla tek bir ortama ayak uyduramayan çifte bir yaratıktım; gözlerim için renk yeterliydi, sıcaklığa gerek yoktu; diğer bir taraftan göğsümün tek derdi sıcaklıktı, renk değil. Ancak şöminem yakıldıktan sonra yataktan çıkar, pembe ve altın rengi sabahın o narin, şeffaf resmini izlerdim; fakat şimdi pipo gibi yanan ve tüten şöminemi karıştırarak eksik olan sıcaklık unsurunu yapay yollarla sağlamış oldum; bir piponun bana vereceği türden hem maddi bir rahatlığı için hoyrat hem de onun ötesinde saf bir hayal şeklini aldığı için nefis bir his veriyordu. Giyinme odamın duvarları, üzerine siyah beyaz çiçeklerle süslenmiş yoğun kırmızı bir arka planın yer aldığı bir kâğıtla kaplıydı ve buna alışmakta güçlük çekiyormuş gibiydim. Nitekim beni alışılmışın dışında görüyorlar, beni çatışmaya değil onlarla temasa geçmeye zorluyor, sabahları giyinirkenki şarkılarımı bile değiştiriyorlardı; dünyaya dışarıdan bir gözle bakmak için beni bir çeşit gelinciklerin kalbine hapsetmeyi başardılar; ailemin evinden farklı bir görünüşe sahip, temiz havayla dolu bu yeni yaşam alanımdan, parlak ve güzel renkli paravandan, Paris’tekinden çok farklı görünüyordu. Bazı günlerde ortaya çıkan büyükannemi tekrar görme arzusuyla heyecanlanıyor ya da hasta olma ihtimalinin korkusuyla tedirgin oluyordum; bazı günler de Paris’te yarım bıraktığım, hiçbir ilerleme katedemeyen işlerimin anısını hatırlıyordum; bazı günlerde de burada bile dâhil olmayı başardığım bazı zorluklardan endişeleniyordum. Bu endişelerimden biri ya da birkaçı beni uyumaktan alıkoymuştu; fakat bir anda tüm varlığımı dolduracak şekilde büyüyen kederimle yüzleşecek gücüm yoktu. Ardından, Saint-Loup’ya bir mesaj iletmek üzere kışlaya bir haberci gönderdim: Müsait bir zamanında -onun için neredeyse imkânsız olduğunun farkındaydım- beni ziyaret etmesinden müteşekkir olacağımı söyledim. Bir saat sonra Saint-Loup geldi ve zil sesini duyunca tüm kaygılarımdan kurtulduğumu hissettim. Benim kaygılarım karşısında güçsüz olduğum kadar kaygılarım da Saint-Loup’nun karşısında güçsüzdü ve bütün dikkatimi onlardan uzaklaştırıp, kararı verecek olana yoğunlaştırdım. Odaya girdiği andan itibaren, şafak çökmeden önce çok fazla iş başardığı her hâlinden belli olan temiz esintisiyle sarıp sarmalıyordu beni; odamın pek de aşina olmadığı bu hayati atmosfere uygun davranışlarla bir çırpıda ayak uydurmuştum.

“Bu saatte rahatsız ettiğim için bana kızmadınız umarım; sizin de tahmin ettiğiniz gibi kafama takılan bir şey var.”

“Olur mu hiç! Sadece beni görmek istediğinizi düşünmüştüm ki bundan çok da mutlu oldum. Hatta beni çağırtmanıza da çok sevindim. Peki, ama sorun nedir? Kötü bir şey mi oldu? Yardımcı olabileceğim bir şey mi?”

Açıklamaları bir bir dinleyip dikkatlice cevaplar verdi; ne var ki daha dudaklarımdan kelimeler dökülmeden kendisini benim yerime koyardı; onu bu kadar hareketli, bu kadar uyanık, bu kadar mutlu yapan önemli işleriyle karşılaştırıldığında az evvel bir an bile dayanamadığım endişeler ona olduğu gibi, bana da önemsiz gelmeye başladı; günlerdir gözünü açamayıp doktor çağıran ve doktorun nazikçe göz kapağını kaldırıp altından çıkardığı kum tanesini gösterdiği anda iyileşen, rahatlayan hasta bir adamdan bir farkım yok gibiydi. Saint-Loup’nun göndermeyi üstlendiği bir telgrafla bütün dertlerim yok olurdu. Hayat bana çok farklı, çok keyifli görünüyordu ki ağzına kadar dolup taşan bir güçle harekete geçmek için can atıyordum.