Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 17)
Fakat ilk geceden sonra otelde uyumak zorunda kaldım. Orada üzülmeye mahkûm olacağımın önceden farkındaydım. Üzüntü, hayatım boyunca bulunduğum her yeni yatak odasının, yani her yeni odanın yaymış olduğu nefes alınması imkânsız bir koku gibiydi; çoğunlukla kaldığım odadaysa ben yoktum, zihnim başka bir yerde kalırken yerine aşinalık duygusunu gönderirdi. Oysa kendimden daha az duyarlı bir hizmetçiyi işlerimle ilgilenmesi için, ondan önce ve kendi başıma varabileceğim, yıllarca aradan sonra yeniden keşfettiğim fakat hiç değişmeyen, Combray’den bu yana, Balbec’e ilk gidişimde açılmamış bir bavula sırtımı yaslayıp hiçbir teselli bulmadan ağlamamdan bu yana hiç büyümeyen ‘kendimi’ bulduğum yere gönderemezdim.
Nitekim yanılmışım. Üzülecek vaktim olmadı, çünkü bir an bile yalnız kalmadım. Gerçek şu ki, eski saraydan geriye, modern bir otelde yeri olmayan, herhangi bir pratik faydası bulunmayan, uzun boş zamanların büyüsünde hayat kazanmış dekorasyon ve yapının fuzuli şatafatı kalmıştı; dört bir yanı saran, amaçsız gezintilerle sürekli aynı yerden geçen dolambaçlı koridorlar, koridor kadar uzun, salon kadar gösterişli, bir konutun parçasını oluşturmaktan ziyade oranın sakiniymiş gibi bir havası olan, herhangi bir odanın bir uzantısı olmayı başaramamış fakat benimkinin etrafını saran ve beraberindekileri benle tanıştıran işsiz güçsüz fakat çıt çıkarmayan komşuları andıran holler; sessiz olmaları koşuluyla kalmalarına ve odalarının kapısında misafir kabul etmelerine izin verilen ve beni her gördüğünde sessizce selamlayan sözüm ona komşular. Uzun lafın kısası, günden güne basit bir kap hâlini almakta olan, bizi yalnızca soğuktan ve başka insanların bakışlarından koruyan bu konut kavramının burasıyla yakından uzaktan alakası yoktu; odalar topluluğu, sessizlik içinde yaşayan bir insan kolonisi kadar gerçekti; fakat bir insan içeri girdiğinde, onlarla karşılaşmaya, onlardan kaçınmaya, onları müteşekkir etmeye mahkûmdu. Onları rahatsız etmemeye çalışır, on sekizinci yüzyıldan kalma eski altın perdelerin arasında, boyalı tavanın bulutları altında yayılmayı alışkanlık hâline getirmiş büyük salona saygısını sunmadan geçemezdi. Simetriye aldırış etmeden etrafını saran, üç yarım basamakla kolaylıkla ulaşabildikleri bahçeye kadar uzanan odalara gelecek olursak, insan onları daha kişisel bir merakla ele alıyordu.
Asansöre binmeden ya da ana merdivende görünmeden dışarı çıkmak ya da girmek istediğimde, artık kullanılmayan, bir basamağın ötekine olan yakınlığıyla ustaca tasarlanmış daha küçük özel bir merdiven çıkıveriyordu karşıma; renklerinde, kokularında, tatlarında genellikle özgün, duyusal haz uyandıran türden mükemmel bir orantıya sahipti bu basamaklar. Ancak yukarı çıkmanın ve aşağı inmenin verdiği zevki tatmak için buraya gelmem gerekiyormuş, tıpkı bir keresinde, nefes alma eyleminin -bir ihtiyaçken farkına varılmayan- daimî bir zevk olduğunu anlamak için Alpler’deki bir kaplıcaya gitmemin gerekmesi gibi. Daha öncesinde tanıdığım, sanki onlara sahipmişim hissiyatını veren basamağın üzerine ilk adımımı attığımda, uzun süre kullandığımız şeylerin bize bahşettiği, bizi gayretten kurtaran alışmışlığı hissettim; uzun zaman önce her gün misafir ettiği efendileri tarafından somutlaşan, henüz benim sahip olamadığım fakat sahip olduğum zaman gücünü kaybedecek olan alışkanlıklarımın olası büyüsünü barındırıyormuş gibiydi. Odalardan birinin kapısını açtım; çifte kapılar arkamdan kapandı; perdenin içeriye hapsettiği sessizlikte kendimi bir tür keyfi yerinde hükümdarmış havasına büründürdüm; pirinç işlemelerle süslenmiş -sanat dünyasının yalnızca böyle yansıtıldığını düşünmek yanlış olurdu- mermer şömine rafından alevlerin sıcaklığı bana kadar ulaşıyor, kısa ayaklı ufak bir taburede oturmak, şöminenin önüne serilen halıya uzanırmışçasına bir rahatlıkla ısınmamı sağlıyordu. Duvarlar, dünyanın geri kalanından ayırırcasına odayı kucaklıyor, onu tamamlayan şeyleri çevreleyip içine alıyor, kitaplığa ve yatağa yer açmak için her iki tarafındaki sütunun üstünde duran girintinin yükseltilmiş tavanını havadar bir şekilde kaldırıyordu. Oda kendisi kadar büyük iki dolapla derinliğine derinlik katmıştı; ikinci dolabın olduğu duvardan sarkan, süsen çiçeğinin köklerinden yapılma bir tespihin yaydığı şehvet uyandırıcı koku odayı kaplıyordu; en iç tarafta kalan odada inzivaya çekilirken kapıları açık bıraksaydım, odanın hacmi, orantıyı bozmadan normal boyutunun üç katına çıkmakla kalmayıp gözlerimin yoğunlaşmadan sonra rahatlamanın vermiş olduğu hazzı tattırma fırsatı sunup aynı zamanda hâlâ dokunulmazlığını korusa da artık hapsolmuş gibi olmayan yalnızlığıma özgürlük hissini ekledi. İnzivaya çekildiğim bu küçük oda bir avluya bakıyordu; ertesi sabah gözlerim onun üstüne düştüğünde, hiçbir pencerenin açılmadığı bu yüksek duvarların arasına hapsolmuş, yukarısındaki saf gökyüzüne pembemsi bir yumuşaklık verecek kadar sararmış iki ağaçtan başka bir şeyi olmayan bu yalnız yabancının komşum olduğunu görünce çok mutlu oldum.
Yatmadan önce periler diyarındaki krallığımın tamamını keşfetmek için odadan ayrılmaya karar verdim. Uzun bir koridordan yürüyerek aşağıya indim; bu koridor uyku tutmadığında bana sunabileceği her şeyi önüme sermesiyle takdirimi kazanmıştı: Bir köşeye yerleştirilmiş koltuk, bir klavsen,24 duvara yaslanmış bir masa ve üzerinde sineralya çiçekleriyle dolu mavi çömlek, bir vazo ve eski bir çerçeve içindeki pudralı saçları mavi çiçeklerle süslenmiş, elinde bir demet karanfil tutan bir kadının silüeti. Koridorun sonuna geldiğimde, hiçbir odaya açılmayan düz duvarda basitçe: “Artık geri dönmen gerekiyor, ancak gördüğün gibi burası senin de evin sayılır.” derken, lafa atlamayı ihmal etmeyen yumuşak halıysa, uykunun tutmadığı takdirde yalın ayakla üstünde gezebileceğimi hatta kırlara açılan panjursuz pencerelerin de bütün gece ayakta olacağını ve saatin kaç olduğuna bakmaksızın kimseyi rahatsız etmediğim takdirde yanlarına gitmekten çekinmemem gerektiğini de söylüyordu. Asılı duran perdenin arkasına gizlenmiş, duvarın kenarında duran, suçlu bir insan misali saklanan ve ay ışığıyla masmavi parıltılar saçan o küçük camının arkasından bana korkmuş bakışlar atan bir büfe gözümden kaçamadı. Yatağıma döndüm, ancak kuş tüyü yorganın, sütunların, zarif şöminenin varlığı dikkatimin, Paris’in ötesine gitmekte olan düşler trenime binmesine engel oldu. Uykumuzu sarıp sarmalayan, etkileyen, değiştiren, onları şu ya da bu geçmiş izlenimler dizisiyle aynı hizaya getiren de bu özel dikkatlilik hâli olduğu için, ilk gece rüyalarımı dolduran görüntüler, zihnimde çizmeyi alışkanlık hâline getirdiklerimden tamamen farklı bir anıdan esinleniyordu. Eğer uyurken kendimi sıradan anılarımı hatırlamaya sürüklemek isteseydim, alışık olmadığım yatak, döndüğüm zaman birçok uzuvlarımın pozisyonunu düzeltmek zorunda olduğum rahatsız edici dikkat duygusu hatalarımı düzeltmek, onları çözüme kavuşturmak ve hayallerime yeni bir seyir güzergâhı çizmem için yeterliydi. Dış dünyayı algılamamız aslında uykuyla aynıdır. Alışkanlıklarımızı şiirsel hâle getirmek için yalnızca bir değişikliğe ihtiyaç vardır; soyunurken farkında olmadan yatağın üzerinde uyuyakalmamız, hayal dünyamızın boyutlarının değişmesi ve güzelliğinin hissedilmesi yeterlidir. Uyanıp saatimize baktığımızda ‘dört’ olduğunu görürüz; saat daha sabahın dördüdür fakat bütün gün geçip gitmiş gibi düşünürüz; bu birkaç dakikalık uyku sanki göklerden bir emir sonucunda inen bir imparatorun altın tacı misali göz alıcı gelirdi. Sabahleyin büyükbabamın hazır olduğunu ve Méséglise tarafına doğru gitmek için beni beklediğini düşünüp üzülürken, penceremin altından geçen bir alay grubunun gürültüsüyle uyandım. Fakat defalarca kez araya giren -bunlardan bahsetmemin sebebi, insanlar yaşadıkları hayatı düzgün bir şekilde tasvir edemezler ta ki birisi çıkıp, denizin çevrelediği bir koy misali etrafını sarmalayan, dibe batmış düşünceleri gösterene kadar- uyku tabakası, müziğin şokunu kaldıracak kadar güçlü olduğundan hiçbir şey duymadım. Bazı sabahlarda bir anlığına da olsa dayanamadım; ama yine de uyumuş olmanın verdiği kadifemsi yumuşaklığında olan bilincime (lokal anesteziden sonra, ilk başta yapılan dağlama işlemine tamamen hissiz kalan, daha sonra hafif bir yanma hisseden uzuvlar misali), belli belirsiz, harika bir sabah cıvıltısıyla okşayan fifrelerin25 tiz notaları nazikçe nüfuz ediyordu; sessizliğin müziğe dönüştüğü bu kısa kesintiden sonra, daha süvariler geçmeden bile uykuya geri dalıyor; yeni tomurcuklanmış, fışkıran çiçek demetinin güzelliklerinden beni mahrum ediyordu. Bilincimin bu fışkıran sapların okşadığı kısmı o kadar dar, o kadar uykuyla kısıtlanmıştı ki, daha sonra Saint-Loup bana bandoyu duyup duymadığımı sorduğunda oradaki enstrümanların sesinin, gün boyunca en ufak bir gürültünün ardından kasabanın asfalt sokaklarından yankılanan sesler kadar hayalî olmadığından artık emin olamıyordum. Belki de bu sesi, uyanma korkusuyla ya da uyanıp geçit törenini görememe korkusuyla rüyamda görmüştüm. Çünkü çoğunlukla, gürültünün beni uyandıracağını düşündüğüm anda aksine istifimi bozmadan uyumaya devam ettiğimde, sonraki bir saat bir yandan pineklerken bir yandan da uyanık olduğumu hayal eder, beni bundan mahrum bırakan fakat yanılsamalarını gördüğüm izlenimine kapıldığım çeşitli sahneleri uykumun ekranında cılız gölgeler şeklinde kendi kendime canlandırırdım.