Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 11)
Ertesi gün Mme. de Guermantes, Prenses’in takmış olduğu, biraz fazla karmaşık olan başörtüsüne atıfta bulunurken muhtemelen hafifçe gülümseyecek fakat hiç şüphesiz, çok güzel göründüğünü ve harika bir şekilde yapıldığını söylemeyi ihmal etmeyecekti; kuzeninin giyim tarzını kendi zevklerine göre biraz soğuk, biraz sade, biraz ‘kişiye özel’ olduğunu düşünen Prenses ise, bu katı sadelikte muazzam bir incelik bulacaktı. Üstelik ikisinin arasında var olan uyum, yetiştirilirken uygulanan evrensel ve önceden belirlenmiş cazibe yalnız kıyafetlerinde değil, tavırlarındaki tezatlığı da ortadan kaldırıyordu. Tarzlarının incelikleri arasında oluşan görünmez çizgi şeklindeki mıknatıslarla Prenses’in açık sözlü doğallığı aniden duruveriyor, öte yandan diğer taraftaki Düşes’in muntazam doğruluğu bu çizgilerle gevşeyip, tatlı ve büyüleyici bir hâl alıyordu. Tıpkı şu anda oynanmakta olan oyunda, Berma’nın ortaya çıkarttığı kişisel şiirselliğin ne kadar olduğunu anlamak için, onun oynadığı ve yalnızca onun oynayabileceği rolü bir başka oyuncuya verilmesinin gerektiği gibi, keza kafasını kaldırıp balkona bakan bir seyirci, iki küçük locada, Guermantes Prensesi’nin yaptığı basit bir ‘düzenleme’ ile Morienval Baronesi’ni garip, gösterişli ve görgüsüz gösterdiğini, diğer locadaysa, Guermantes Düşesi’nin kıyafetlerini ve tarzını taklit etme çabası içinde bulunan, pahalı olduğu kadar zahmetli olmasını umursamayan Mme. de Cambremer’i, saçlarını diklemesine yerleştirdiği kuzgun tüyleriyle sevimsiz, kuru, sipsivri, kaskatı saçları olan taşralı kız öğrencilerine benzediğini görebilirdi. Belki de Mme. de Cambremer’in ait olduğu yer bir tiyatro değildi; dönemin en gözde yıldızlarıyla dolup taşan localar (aşağıdan bakıldığında içlerine insandan çiçeklerin doldurulduğu, pelüş kaplı bölmeleri bir arada tutan kırmızı kadifeden bir kordonla bağlanmış büyük sepetleri anımsatan en üst kattaki localar bile) yakın bir zamanda yerini; ölümlerle, skandallarla, hastalıklarla, kavgalarla oluşan geniş bir manzaraya bırakacaktı, fakat bu akşam dikkat, sıcaklık, baş dönmesi, toz, kurnazlık ve bıkkınlık nedeniyle durgundu; tabiri caizse, geriye dönüp bakıldığında, bir bombanın patlamasından ya da bir yangının ilk alevinden önceki anı anımsatan, sonu gelmeyen bilinçsizce bir bekleyişin ve sakin bir uyuşukluğun hâkim olduğu o anı yaşıyordu.
Mme. de Cambremer’in orada bulunmasının sebebi, gerçek kraliyet şahsiyetleri gibi züppelikten yoksun Parma Prensesi, bunun karşılığında, sanat olduğuna inandığı şeylere duyduğu zevkle kalbinde eşit bir yer tutan hayırseverlik tutkusu ve gururuna sahip olduğundan, Mme. de Cambremer gibi yüksek soylu sosyetesinin bir parçası olmayan ancak çeşitli hayırseverlik konusunda bağlantılı olduğu kadınlara burada birkaç loca hediye etmişti. Mme. de Cambremer gözlerini Guermantes Düşesi ve Prensesi’nden alamıyordu; onun için bu çok kolaydı çünkü her ikisi de birbirlerini tanımadığından, çıkarları için bakıyor izlenimi oluşmuyordu. Oysa son on yıldır yorulmak bilmeyen bir sabırla yürüdüğü hedef bu iki büyük hanımın ziyaretçi listesine dâhil olmaktı. Bu hedefine muhtemelen beş yıl sonra ulaşabileceğini hesaplamıştı. Ama bildiğini sandığı -tıbbi bilgisiyle gurur duyduğundan- amansız bir hastalığa yakalanmış olduğundan, bu kadar uzun yaşayamayacağından korkuyordu. En azından bu akşam, pek tanımadığı tüm bu kadınların onu, kendilerinden bir erkeğin yanında göreceği düşüncesi bile mutlu ediyordu, her iki toplulukla da iletişim hâlinde olan genç Beausergent Markisi ve Mme. d’Argencourt’un erkek kardeşi, ikinci çevrenin kadınlarıyla, birinci çevredekilere hava atmaktan zevk alırlardı. Marki, Mme. de Cambremer’in arkasına, diğer locaları daha iyi görebilmek için açılı olarak yerleştirilmiş bir koltuğa oturdu. Oradaki herkesi tanıyor, onlara selam vermek için, güzel kıvrımlı bedeninin karşı konulamaz cazibesiyle ve güzel, altın sarısı saçlı başı, dimdik vücuduyla oturduğu yerden ayağa kalktı, deniz mavisi gözlerinden parlayan bir tebessüm, saygıyla karışık tarafsızlığıyla, sarayın ihtişamlı asil soylularının tasvir edildiği, dört tarafı özenle oyularak çevrelenmiş ve duvara açılı olarak yerleştirilmiş bir resmi anımsatıyordu. Mme. de Cambremer ile oyuna gitmek için bu davetleri sık sık kabul ederdi. Tiyatro salonunda, dışarıda, lobide etrafını saran gösterişli dostlarının kalabalığı arasında cesurca onun yanında dururdu; bunu yaparken onlarla konuşmaktan kaçınırdı sanki birlikte olmalarından utanırcasına. Böyle anlarda Guermantes Prensesi, Diana gibi güzel ve çevik olan emsalsiz bir pelerinin kıvrımlarıyla ardında iz bırakarak, bütün başların ona doğru dönüp her göz onu takip ederken (bilhassa Mme. de Cambremer’in gözleri), M. de Beausergent, prensesin göz kamaştırıcı ve dost canlısı gülümsemesini, yanındaki hanımefendiyle konuşması sırasında zoraki, baskı altında, terbiyeli yetiştirilmiş ve samimiyeti belli bir noktada rahatsızlık verebilecek bir adamın soğukluğuyla geçiştirmişti.
Mme. de Cambremer locanın prensese ait olduğunu önceden bilmeseydi, yine de Guermantes Düşesi’nin, ev sahibesine karşı kibarlıktan ödün vermemek için sahnedeki ve salondaki gösteriye sergilenen yoğun ilgiden onun konuk olduğunu söyleyebilirdi. Fakat bu merkezkaç kuvvetle eş zamanlı olarak, aynı girişken arzunun üretildiği eşit ve zıt bir güç tüm dikkati kendi kıyafetine, tüyüne, kolyesine, korsesine çekmeye yeterdi ve ayrıca Prenses’e tabi, onun kölesi gibiydi; sanki buraya yalnızca kuzenini görmeye gelmişti, locanın resmî sahibi ayağa kalkıp gitmek isteseydi, onun peşinden gitmeye hazırdı ve salonun geri kalanının sadece geçerken bakılacak yabancılardan oluştuğunu düşünüyordu; fakat çok sayıda arkadaşı vardı, başka akşamlarda da düzenli olarak telafi maksadıyla onların localarına konuk olur, koşullara ve haftalara bağlı olarak onlara da benzer bir sadakat göstermeyi ihmal etmezdi. Mme. de Cambremer o akşam Düşes’i gördüğüne çok şaşırdı. Düşes’in uzunca bir süre Guermantes’ta kalacağını bildiğinden hâlâ orada olduğunu sanıyordu. Fakat Paris’te katılmaya değer olduğunu düşündüğü bir gösteri olduğunda Mme. de Guermantes, avcılarla birlikte çay içtikten hemen sonra arabalarından birinin getirilmesini emredip güneş batarken yola çıkarak, karanlığa bürünen ormanın içinden geçerek Combray’deki trene yetişip akşamına Paris’te olduğunu duymuştu. “Belki de Berma’yı seyretmek için Guermantes’tan geldi.” diye düşündü Mme. de Cambremer hayranlıkla. Swann’ın M. de Charlus’le ortak olarak kullandığı belirsiz jargonuyla, “Düşes Paris’teki en asil ruhlardan biri aynı zamanda en ince en seçkin toplumun kaymağıdır.” dediğini hatırladı. Hayal ettiğim hayatı yaşayan, isimlerini Guermantes, Bavyera ve Condé’den alan iki kuzenin düşüncelerini düşünen bense (Onları gördükten sonra suretlerini böyle atfedemezdim.) dünyanın en ünlü eleştirmenindense
Mme. de Cambremer, kuzenlerinin tam olarak nasıl giyindiklerini anlamaya çalışıyordu. Bana kalırsa, kıyafetlerinin kendilerine özgü olduğundan hiç şüphem yoktu; yalnızca kırmızı yakalı ya da mavi kaplamalı nişanların bir zamanlar özellikle Guermantes ve Condé hanelerine ait olması gibi, aynı zamanda bir kuşun tüylerinin, güzelliğinin yanı sıra bedeninin bir parçası olması gibi. Bu iki hanımın kıyafetleri bana, içsel faaliyetlerinin kar beyazı ya da renkli bir maddeleştirmesi gibi görünüyordu; Guermantes Prensesi’nin yaptığı hareketleri gördüğümde zihnimde, onun nezdinde gizli fikre karşılık geldiklerine dair en ufak bir şüphe oluşmadığı gibi alnından aşağıya doğru süzülen tüylerinin ve kuzeninin pırıltılı korsesinin, her birinin özel bir anlamı, yalnızca ona ait olan, önemini öğrenmek için can attığım kişisel bir niteliği varmış gibi görünüyordu; tavus kuşunun Juno’dan20 ayrılamadığı gibi cennet kuşu da onu takan kişiden ayrılamaz gibi geliyordu bana, tıpkı Minerva’nın taşıdığı parlak ve saçaklı kalkanını başka hiçbir kadının taşıyamayacağı gibi. Gözlerimi soğuk, cansız alegorilerle boyanmış tiyatro salonunun tavanından daha çok bu locaya çevirdiğimde, sanki normal zamanda örten bulutların mucizevi bir şekilde dağılması sayesinde, kızıl bir kubbenin altında, cennetten inen iki sütunun arasındaki, berrak ışıkla aydınlanan bir bölgede bulunan tanrılar meclisinin insanların piyesini seyrettiğini görür gibi oluyordum. Bu kısa kutsanmayı ölümsüzler tarafından tanınmıyor olmanın bende hissettirdiği kısmen avutma duygusunun rahatsızlığıyla seyrediyordum; Düşes aslında bir keresinde kocasıyla birlikteyken beni görmüştü fakat bunu hatırlaması imkânsızdı ve locasındaki konumu nedeniyle aşağıya, halkın bulunduğu koltuklara bakıp isimsiz, alelade topluluk olarak nitelendirmesi beni rahatsız etmiyordu, zira şahsiyetimin onların arasında yok oluşu beni mutlu hissettiriyordu, bazı optik yasaların zorlamasıyla, bir çift mavi gözün telaşsız akımında, bireysel varoluştan yoksun, tek hücreli hayvan olan benim bulanık görünüşüm renk bulduğu anda, gözleri aydınlatan bir ışık gördüm; tanrıçalıktan kadına dönüşen ve bana o anda bin kat daha güzel görünen Düşes, locanın korkuluğunda duran beyaz eldivenli elini kaldırdı, bana doğru işaret etti, dostluk simgesi olarak el salladı; bakışlarım, prensesin gözlerindeki alevlerle, kendiliğinden oluşan parıltıyla karşılaştı; kuzeninin bu şekilde kimle selamlaştığını görmek için başını çevirmesi, istemsizce gözlerini ateşe vermeye yetmişti; beni hatırlayan Düşes ise tebessümünün ışıltılı ve ilahi sağanağını üzerime yağdırdı.