реклама
Бургер менюБургер меню

Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 13)

18

Mme. de Guermantes’ın her gün benimle karşılaşmaktan usandığını kendi başıma anlamamıştım, sabah yürüyüşlerine hazırlanmamda yardım ettiği sırada Françoise’ın yüzünden okunan soğukluktan, kınamadan ve acımadan dolaylı olarak anlamıştım. Yürüyüş eşyalarımı ona sorduğum an yüzünde oluşan bıkkınlık ve yıpranmış hatlardan ters bir rüzgârın esmeye başladığını hissettim. Françoise’ın güvenini kazanmak için hiçbir girişimde bulunmadım çünkü ne yaparsam yapayım başaramayacağımın farkındaydım. Benim ya da ailemin başına gelebilecek en ufak tatsız olayı bir çırpıda gün yüzüne çıkarırdı, doğuştan sahip olduğu bu gücü hiçbir zaman anlayamadım. Belki doğaüstü bir güç değildi, belki de yalnızca ona özel bilgi kaynakları tarafından açıklanabilirdi; tıpkı ilkel kabilelere Avrupa kolonilerinden postayla gelen bazı haberleri günler öncesinden öğrenmeleri gibi, bunu telepatiyle değil tepeden tepeye yakılan ateşler aracılığıyla yaparlardı. O yüzden belki de benim sabah gezintilerim hakkında Mme. de Guermantes’ın hizmetçileri, hanımlarının her gün, gittiği her yerde istinasız benimle karşılaşmasından ne kadar usandığını söylediğini duymuştu ve bu da Françoise’ın kulağına gitmişti. Ailem bana Françoise’dan başka bir hizmetçi atayabilirlerdi pek tabii, fakat bu durum benim aleyhime olurdu. Françoise bir bakıma diğerleri kadar iyi bir hizmetkâr değildi. Bir şeyleri hissetme tarzıyla, nazikliği ve merhametiyle, sert ve mesafeli oluşuyla, kibirli ve bağnazlığıyla, beyaz teni, kırmızı elleriyle ‘hâli vakti yerinde’ olan bir ailenin acı kaybından sonra çalışma hayatına girmek zorunda kalan bir köylü kızıydı. Evimizdeki varlığı sayfiye evinin ziyarete gidilmesinin tam tersi şeklindeydi, elli yıl önceki bir köyün sosyal hayatı bize gelmişti. Yerel bir müzedeki cam kasaların, köylülerin yontup işlediği ya da memleketin belirli yerlerinden gelen tuhaf el işçilikleriyle dolup taşması gibi, Paris’teki dairemiz geleneksel ve yöresel duygulardan esinlenen ve milattan kalma âdetleri uygulayan Françoise’ın sözleriyle dekore edilmişti. Çocukluğunun ötücü kuşlarını, kiraz ağaçlarını, hâlâ canlıymışçasına gözünün önüne getirdiği annesinin ölüm döşeğini renkli iplerle işlermiş gibi resmedebiliyordu. Fakat tüm bu birikimine rağmen Paris’e gelip hizmetimize girdiğinde, diğer katlardaki hizmetçilerin fikirlerini, yaptıkları yorumları gösteren saygının bir karşılığı olarak bize söylemeyi bir borç biliyordu -onun yerinde bir başkası da olsa aynı şeyi yapacağı aşikârdı- özellikle dördüncü katın aşçısının hanımına söylediği argo kelimeleri anlatırken bundan öylesine büyük bir haz duyuyordu ki hayatımızda ilk kez, dördüncü kattaki evin iğrenç hanımıyla kendimiz arasında bir tür dayanışma hissediyor, kendi kendimize sonuçta biz de ‘işvereniz’ diyorduk. Françoise’ın karakterindeki bu değişiklik belki de kaçınılmazdı. Bazı varoluş biçimleri o kadar anormaldir ki belirli karakteristik hatalar üretmeye mahkûmdurlar; Kral’ın Versay’da saray mensuplarıyla birlikte sürdürdüğü, Firavunun ya da Venedik Lordu’nunki kadar garip hayatı misali, hatta ne kralı, saray mensuplarının hayatı misali. Hizmetçilerininki muhtemelen daha korkunç bir anormalliktedir ve yalnızca aşinalık bizi bundan kurtarabilir. Fakat aslında Françoise’ı görevden almış olsaydım bile, ayrıntılardaki samimiyet nedeniyle aynı hizmetçiyi yeniden tutmak zorunda kalırdım. Yıllar içinde çeşitli insanlar hizmetime girdi; zaten tüm hizmetkârların sahip olduğu kusurlarla donatılarak gelen bu kişiler zamanla benim yanımda yine dönüşüm geçirdiler. Strateji kitaplarında da yazar, yapılan bir saldırı karşısında zarar görmemek için yapılması gereken şey karşı bir saldırıdır, bunların hepsi kendi başlarına, tıpatıp aynı dayanaklarının arkasına sığınıyorlar ve buna karşılık olarak benim boşluklarımdan yararlanıyorlardı. Bu boşluklar hakkında da boşlukların nasıl oluştuğuyla da ilgili en ufak bir fikrim yoktu çünkü sonuçta onlar boşluktu. Fakat hizmetkârlarım yavaş yavaş şımararak bana onların varlığını öğrettiler. Kendi doğal ve değişmez kusurlarımın neler olduğunu her zaman onların elde ettikleri kusurlardan öğrendim; onların karakterleri bana kişiliğimin negatif tarafını gösterdi. Annemle ben, hizmetçilerinden söz ederken ‘alt sınıflar’ ya da ‘hizmetkâr sınıfı’ gibi ifadeler kullanan Mme. Sazerat’ya hep gülmüştük. Fakat itiraf etmeliyim ki, Françoise’ın yerine yeni birisinin getirmenin nafile olmasının nedeni, yerine gelecek o vârisin de genel olarak hizmetçilerin ırkına ve özel olarak hizmetkârlarımın sınıfına ait olacak olmasıydı.

Françoise’a dönecek olursak, hayatım boyunca yaşadığım bütün rezil olmalarımda, yüzünde önceden hazırlanmış, bekleyen taziye dolu bir ifadesi mutlaka vardı; bana acımış olma düşüncesine duyduğum öfkeyle karşıt bir başarı elde etmiş gibi davranmaya çalışsaydım, yalanlarım onun saygılı ama apaçık ortada olan inançsızlığının ve yanılmazlığından zevk aldığı bilincinin duvarlarına çarpıp parçalanırdı. Çünkü Françoise gerçekleri bilirdi. Bunu dile getirmekten kaçınırdı ve sanki ağzında kalan o leziz son lokmayı gezdirir gibi dudaklarını hafifçe oynatırdı. Dile getirmekten kaçınırdı ya da en azından ben uzun süre buna inandım çünkü o zamanlar bir insanın, gerçeği başkalarının sözleri aracılığıyla öğrendiğini zannederdim. Aslında insanların bana söylediği kelimeler anlamları değiştirilemez bir şekilde hassas zihnime öylesine işliyordu ki, beni sevdiğini iddia eden birinin sevmediğine inanmam imkânsızdı; Françoise’ın bir gazetede okuduğu, bir din adamının ya da bir beyefendinin, bilinen tüm hastalıkların çaresini ya da gelirimizi yüz kat artırmanın yollarını bize ücretsiz olarak sağlamasının tek yolunun damgalı bir zarftan geçtiğine inanmasıyla eş değerdi. (Bunun yanı sıra, doktorumuz soğuk algınlığını iyileştirmek için en basit merhemi yazacak olsa, Françoise en şiddetli acıya dayanmak konusunda bir keçi kadar inatçı olduğundan, burnuna çekmek zorunda olduğu merhemin burnunu kamçıladığını, canından can gittiğini söyleyerek acılar içinde şikâyet ederdi.) Ne var ki, gerçeğin ortaya çıkması için dile getirilmesine gerek olmadığına, kelimeleri beklemeden, hatta başkasının dediklerini dikkate almadan, binlerce işaretten, hatta bazı görünmez unsurlardan bile, insan kişiliklerinin doğasındaki atmosferik değişimlerine benzediğine dair ilk örneği (Bu örneği, eserin sonraki ciltlerinde, benim için Françoise’dan daha değerli birisi tarafından yeniden ve daha büyük rahatsızlık oluşturacak şekilde verilene kadar uzun bir süre anlamayacaktım.) bana veren kişi Françoise idi. Belki bundan şüphelenmiş olabilirdim; çünkü o zamanlar, bedenimle ve eylemlerimle ifade edilen irade dışı güven duygusunun her türlü tavrıyla saf gerçeği ortaya çıkarırken, sık sık gerçeklikle yakından uzaktan alakası olmayan şeyler söylediğim oldu (Françoise bir keresinde bunu çok iyi yorumlamıştı); belki de bundan şüphelenmeliydim fakat bunu yapmak için öncelikle ara sıra yalancı ve sahtekâr olduğumun bilincinde olmam gerekiyordu. Artık pek çok insanda olduğu gibi bende de var olan yalancılık ve sahtekârlık, dolaysız ve beklenmedik bir olay karşısında bir savunma mekanizması olarak başvurduğum bir şey hâline geldi öyle ki, belirli bir çıkara, ulvi bir ideale, amaca odaklanan zihnim, kişiliğimin karanlıkta kalan kısmının bu acil, sefil görevleri yerine getirmesine izin verir, arkasına dönüp tekrar bakmazdı. Akşam Françoise bana nazik davrandığında ve odama girmeden önce benden izin istediğinde sanki yüzü şeffaflaşmış gibi gözüktü ve altında yatan iyiliği ve dürüstlüğü görebiliyordum. Ancak daha sonra öğrendiğim patavatsızlığını sessizliğe gömmüş olan Jupien, Françoise’ın benimle ilgili ciğeri beş para etmez bir insan olduğumu ve bulduğu her fırsatta hakaret dolu sözlerini dile getireceğini bana açıkladı. Jupien’ın bu sözleri, gözüm kapalı sevdiğim ve bunu yaparken en ufak bir şüphe duymadığım, her fırsatta bana olan hayranlığını dile getirmekten çekinmeyen Françoise’la olan ilişkimin görüntüsünü, canlı ve tuhaf renklere bürünmüş bir hâlinden öylesine farklı biçimde bir anda gözlerimin önüne getirdi ki, gördüğümüz şeklinden farklı olanın yalnızca maddi dünya olmadığının farkına vardım; belki de tüm gerçeklikler, doğrudan algıladığımızı düşündüğümüz şeyden eşit derece farklıdır; ağaçları, güneşi ve gökyüzünü, bizimkinden farklı bir yapıya sahip gözleriyle ya da ağaçların, güneşin ve gökyüzünün görsel olarak dengi olmayan fakat benzer olan nesneleri görmelerini sağlayan başka uzuvlara sahip yaratıklar tarafından görülseydi, gördükleri şeyle bizim gördüğümüz aynı olmazdı. Jupien’ın bir anda gerçek dünyaya açtığı bu kapı beni dehşete düşürdü. Şimdiye kadar açığa çıkan gerçek yalnızca Françoise’la ilgiliydi ve bunu neredeyse hiç düşünmemiştim. Tüm sosyal ilişkilerde böyle mi oluyordu? Bu durum aşkta da aynıysa, bir gün beni nasıl bir umutsuzluğun derinliklerine sürükleyebilirdi? İşte geleceğin gizemi buydu. Şimdilik durum yalnızca Françoise’la ilgiliydi. Jupien’a söylediklerinde ciddi miydi? Sırf Jupien’ın kızını onun yerine işe almayayım diye Jupien’la aramı bozmak için mi söylemişti? Her hâlükârda, Françoise’ın beni sevip sevmediğine dair doğrudan ve kesin herhangi bir bilgi almam imkânsızdı. Böylece, önümüze serilmiş bir bahçeyi korkuluklara dayanarak izlercesine bizim hakkımızda açığa çıkardığı niyetleri, planları, kusurları faziletleriyle kıpırdamadan, açık bir şekilde gözlerimizin önüne sermesini beklesek de öyle bir şey olmayacaktı; içine girmeyi asla başaramayacağımız, doğrudan bilgi diye bir şeyin olmadığı hususunda sayısız kanıya vardığımız, sözlerini ve bazen de hareketlerini temel alan; fakat ne sözleriyle ne de hareketleriyle yetersizlikten başka şey sunmayan üstelik bilgilerle de çelişen bir gölge, ardında nefretin ve sevginin alevinin yanmakta olduğunu, benzer gerçeklikle hayal edebileceğimiz gölgenin arkasındaki bu fikri veren ilk kişi Françoise idi.