Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 12)
Artık her sabah, düşesin dışarı çıkacağı saatinden epey önce yolumu uzatarak genellikle geldiği sokağın köşesinde oyalanıyor, geliş zamanı yaklaştığı zaman ters yöne bakarak yukarı çıkıyor, kendisiyle aynı hizaya gelince de gözlerimi sanki onunla karşılaşmayı hiç beklemiyormuşçasına ona çeviriyordum. Doğrusunu söylemek gerekirse ilk birkaç sabah kaçırmadığımdan emin olmak için evinin karşısında bekledim. Bahçe kapısı her açıldığında (beklemediğim pek çok insan birbiri ardına çıkarken) kapının takırtısının dinmesi uzun zamanımı alan titreşimler serisi hâlinde kalbimde atmaya devam ediyordu. Hiç tanımadığı ünlü bir aktrisin kapısı önünde sırf görebilmek için saatlerce bekleyen hiçbir hayran, bir katili ya da bir kahramanı, cezaevinden ya da saraydan duyulan her seste aşağılamak ya da omuzlarına alıp sevinç naraları atmak için bekleyen hiçbir taparcasına seven ya da öfkeli kalabalık, benim bu asil hanımefendinin çıkışını beklerken kapıldığım heyecanı hissetmemiştir; sade kıyafetiyle, (bir salona ya da bir locaya girerken sergilediği yapmacık yürüyüş tarzından oldukça farklı) yürüyüşünün zarafetiyle sabah yürüyüşünü -o esnada benim gözümde dünyada ondan başkası yürümüyordu-en güzel süslerle, mevsimin en göz alıcı çiçekleriyle zarafetin her şeklinin tasvir edildiği bir şiire dönüştürmeyi bilirdi. Fakat üçüncü günden sonra, kapıcının kurduğum tezgâhları anlamaması için, düşesin olağan rotasından çok daha uzak bir noktaya gittim. Tiyatroya gittiğim o akşama kadar havanın güzel olduğu günlerde öğle yemeğinden önce böyle ufak gezintilere çıkardım; yağmur yağdığında da güneşin ilk parıltısını görür görmez kendimi dışarı atardım; güneş ışığının altın bir cilaya dönüştürdüğü hâlâ ıslak olan kaldırımda, bronzlaşmış gri bir sise eşlik eden yaldızlanmış tozlu bir kavşaktan yansıyan ışıltılar aniden yolumu aydınlattığında, birkaç adım gerisinden gelen mürebbiyesi ya da beyaz önlüklü sütçü kızıyla yürüyen bir kız öğrencisi gözüme çarptı, olduğum yerde kalakaldım, çoktan bilmediğim bir hayata adım atan kalbimin üzerine elimi bastırdım; kızın (bazen takip ettiğim) gözden kaybolduğu ve tekrar ortaya çıkmadığı sokağı, saati ve kapının numarasını aklıma getirmeye çalıştım. Neyse ki, tekrar görmek için çaba sarf edeceğime dair kendime sözünü verdiğim bu değerli imgelerin geçici doğası, hafızamda herhangi bir canlılıkla çakılmalarını engelliyordu. Her şeye rağmen, hasta oluşuma, bir işe, bir kitaba başlama cesaretini bulamayışıma daha az üzülürdüm; Paris sokaklarının Balbec’in etrafındaki yollar gibi, Méséglise ormanlarında açan, her biri yalnızca kendini tatmin etmeye muktedir görünen, şehvetli bir arzu yaratan anlamlandırılamamış güzelliklere sahip bu çiçeklerle donatıldığını öğrendiğimden beri hayat artık bana daha ilginç bir deneyim, dünyaysa yaşamak için daha güzel bir yer gibi geliyordu.
Opéra-Comique’den eve döndüğümün ertesi sabahında, birkaç gün içinde yeniden görmeyi umut ettiklerimin listesine, uzun boyuyla, yüksek tüylü ipeksi tacıyla, altın sarısı saçlarıyla, kuzeninin locasından bana gönderdiği tebessümdeki güzellik vaadiyle Mme. de Guermantes’ı da ekledim. Françoise’ın bana söylediği gibi Düşes’in rotasını takip edecek, aynı zamanda birkaç gün önce gördüğüm iki kızla tekrar karşılaşmanın umuduyla, okul ve din kursunun dağılışını kaçırmamaya çalışacaktım. Fakat bir yandan da Mme. de Guermantes’ın ışıldayan gülümsemesinin bende bıraktığı hoş hissi hatırlıyordum. Ne yaptığımı tam olarak bilmeden, uzun zamandır sahip olduğum, Albertine’in soğukluğunun, Gisèle’in vakitsiz ayrılışının, onlardan önce de Gilberte’den isteyerek ve fazla uzun süren ayrılışımın serbest bıraktığı (örneğin bir kadın tarafından sevilme, onunla ortak bir hayata sahip olma düşüncesi) şairane düşüncelerin yanında (tıpkı bir kadının, kendisine hediye edilen mücevher kaplı düğmelerin elbisesinde nasıl duracağına bakması misali) bu hislere yer bulmaya çalışıyordum; daha sonra bu düşünceleri sokakta görmüş olduğum iki kızdan birinin ya da diğerinin görüntüsüyle ilişkilendiriyor, hemen ardından Düşes’in anısına uyarlamaya çalışıyordum. Bu düşünce, zihnimdeki Mme. de Guermantes’ın Opéra-Comique’deki anısıyla kıyaslayınca çok küçük kalıyordu, uzun bir kuyruklu yıldızın yanında parıldayan minik bir yıldız misali; üstelik Mme. de Guermantes’ı tanımaya başlamadan çok önce bu düşünceye oldukça aşinaydım; anısınaysa, tam tersine, kusursuz bir şekilde sahip değildim; hatta ara sıra aklımdan çıktığı bile oluyordu; zihnimde diğer güzel kadınların imgeleriyle aynı şekilde süzülürken, kendisinden çok daha uzun süre var olan şairane düşüncelerimle yavaş yavaş eşsiz ve kesin -diğer tüm kadın suretlerini ayıran-bir bağlantı kurduğu saatlerde, onu en net şekilde hatırladığım bu birkaç saat içinde bu anının tam olarak ne olduğunu bulmalıydım; fakat o zaman üzerime addedilen önemin farkında değildim; zihnimde Mme. de Guermantes’la ilk özel buluştuğum an kadar hoştu, yaşamın ta kendisinden esinlenilerek resmedilen ilk eskiz çalışması Mme. de Guermantes idi; dikkatimi toparlayamayacak kadar şanslı olduğum birkaç saat boyunca, bu anı beni büyülemeye yetmişti çünkü sevdayla ilgili düşüncelerimin, o ana kadar serbestçe, acele etmeden, zorlanmadan, en ufak bir baskı ya da endişe duymadan dönüp dolaşıp geldiği nokta her zaman bu anıydı; ardından, bu düşünceler onu yavaş yavaş sabitledikçe, onlardan orantılı olarak daha fazla güç kazandı ancak kendisi daha belirsiz bir hâle geldi; artık onu yeniden eski hâline getirmem imkânsızdı; kaldı ki rüyalarımda muhtemelen onu tamamen değiştirmiştim, çünkü Mme. de Guermantes’ı her gördüğümde hayal ettiğimle gördüğüm -hiç değişmeyen her zaman aynı kalan- arasındaki uçurumun farkına vardım. Elbette her sabah, Mme. de Guermantes sokağın başındaki kapıdan çıkarken görüldüğü anda, uzun bedenini, parlak gözleri ve ipeksi saçlı çehresiyle, orada beklememe sebep olan her şeyi görüyordum; fakat öte yandan, bir iki dakika sonra, uğruna oraya gittiğim bu karşılaşmayı sanki beklemiyormuşçasına görünmek için gözlerimi başka yöne çevirdiğimde, karşılaştığım o andaki düşese baktığım zaman gördüğüm şey, her gün şaşırmış edasıyla verdiğim ve görünüşe bakılırsa bundan pek hoşlanmadığı selamıma, kaba saba,
Bir sabah, eflatun renkli bir şapkanın altında, bir çift mavi gözün etrafına simetrik olarak çizilmiş kusursuz yüz hatlarından oluşan, burun kıvrımı âdeta yokmuş gibi görünen bir surat gördüğümde göğsümde oluşan neşeli kıpırtıyı hissettiğimde Mme. de Guermantes’ı aklıma getirmeden evime neden dönemiyordum? Ara bir caddeden geçerken lacivert bir şapkayla taçlandırılmış, delici gözleriyle narin bir kuşun gagasını andıran burnunu bölen kırmızı yanaklarıyla Mısır tanrıçalarını anımsatan bir silüet gördüğümde neden bir önceki gün yaşadığım kıpırtıyı yaşıyor, aynı kayıtsızlığı sergiliyor, aynı dikkatsizlikle gözlerimi başka tarafa çeviriyordum? Bir keresinde gördüğüm sadece kuş gagalı bir kadın değil neredeyse kuşun ta kendisiydi; Mme. de Guermantes’ın tüm kıyafetleri hatta beresi bile kürktendi; görünürde hiçbir kumaş parçası olmadığından kendinden tüylü gibiydi, tıpkı kalın, pürüzsüz, siyahımsı, yumuşacık tüylerden oluşan akbabaların vahşi derisi gibiydi. Bu doğal tüylerin ortasındaki küçük kafanın gagası dışa doğru kavisli, ön plana çıkan gözleri keskin ve maviydi.
Bir gün sokakta saatlerce Mme. de Guermantes’a rastlamadan bir aşağı bir yukarı dolaşıyordum, bir anda, bu aristokrat ve pleb21 mahallesinin iki konağı arasına sıkışmış bir pastane dükkânının içinde, keklere bakmakta olan şık bir kadının müphem ve tanıdık gelmeyen yüzü belirdi, kim olduğunu kestirmeye vakit bulamadan şimşek çakması gibi bana doğru fırlayan Düşes’in bakışları gök gürültüsünden daha erken ulaşmıştı bana; başka bir gün, onunla karşılaşamadan saatlerin on ikiye vurduğunu duyduğumda, daha fazla beklemenin bir manası olmadığını fark edip üzüntüyle evimin yolunu tutmuştum; kendi hayal kırıklığımın içinde boğulmuş hâlde boş bakışlarla yanımdan geçip gitmekte olan arabaları seyrederken birdenbire bir kadının arabasının penceresinden başıyla yaptığı hareketin benim için olduğunu, yuvarlak sorguç şeklindeki bir şapkanın altındaki gevşek ve solgun olduğu kadar gergin ve canlı yüz hatlarına sahip, tanımadığımı sandığım bir yabancı suratın, selamına karşılık bile veremediğim Mme. de Guermantes’a ait olduğunu fark ettim. Bazen de bahçe kapısından içeri girdiğimde Düşes’i, dışarıdaki kulübenin yanında başkalarının açığını ararcasına etrafı gözleyen bakışlarından nefret ettiğim lanet kapıcıyla konuşurken görüyordum, şüphesiz sırnaşıklık yapmak için hürmetlerini sunuyor ve günlük olan bitenleri aktarıyordu. Guermantes’ın tüm hizmetkârları pencerenin perdeleri arkasına gizlenmiş kulak misafiri olamayacakları bu konuşmayı korku dolu gözlerle izliyordu çünkü bu konuşmanın ardından içlerinden birinin ‘izin günü’nün iptal olacağını çok iyi biliyorlardı, tıpkı Cerberus’un Düşes’e ihanet ettiğinde olanlar gibi. Mme. de Guermantes’ın birbiri ardına sergilediği farklı yüzler dizesinin ışığında, kişiliği ve kıyafetinin bütününde, göreceli ve değişken bir alan işgal eden, bir gün dar ertesi gün geniş olan yüzleri yüzünden beslediğim aşk duygusu, ertesi gün birbirinin yerini alan değişmiş ve sürekli değişmeye devam edecek olan et ve kumaş unsurlarından hiçbirine bağlı değildi, bu yüzler değiştirip baştan aşağı yeniden yapsa bile benim içimdeki rahatsızlık duygusunu gideremezdi çünkü bunların altında, yeni astarların altında hâlâ Mme. de Guermantes’ın olduğunu hissediyordum. Görünen tüm bu gösteriyi harekete geçiren görünmez kişiydi benim sevdiğim, düşmanlığı beni çok üzen, yaklaşması beni tir tir titreten, hayatını bana ait kılıp dostlarını oradan kovmak istediğim kişi oydu. Mavi tüylerin içine dalsa da yanakları kıpkırmızı olsa da hareketleri benim için önemini kaybetmezdi.