Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Guermantes Tarafı 3. Kitap (страница 10)
Gerçeği söylemek gerekirse, benim izlenimim eskisine kıyasla daha hoş olmasına rağmen pek de farklı değildi. Fakat artık, bu izlenimi tiyatral dehanın önceden var olan, soyut ve yanlış fikirleriyle kıyaslamıyor, onun tam olarak bu olduğunu artık anlıyordum. Berma’yı ilk seyredişimde herhangi bir zevk almadıysam bunun sebebi, tıpkı eskiden Champs-Élysées’de Gilberte ile buluştuğumdaki gibi, ona çok güçlü bir arzu beslemiş olmamdı. İki hayal kırıklığım arasındaki belki de tek benzerlik bu değildi, daha derin başka benzerlikler de vardı. Bir kişi ya da bir eser (ya da bu konuda yapılan bir sunum) tarafından bize verilen belirgin bireysellik izlenimi o kişiye ya da esere özgüdür. Gerektiğinde, kusursuz bir yüzün ya da yeteneğin sıradan bir gösteride keşfetme yanılgısına düşebileceğimiz, ‘güzellik’, ‘biçim derinliği’ ‘pathos’18 ve benzeri fikirleri hayata döndürürüz; fakat eleştirel ruhumuz onun karşısında, içindeki bilinmeyen unsuru tespit edip soyutlaması gereken, zihinsel bir karşılığı olmayan bir şeklin ısrarıyla karşı karşıya kalır. Tiz bir ses, garip bir şekilde sorgulayıcı bir tonlama duyar. Kendi kendine şunu sorar: “Bu iyi mi? Şu anda hissettiğim şey sadece bir hayranlık mı? Renk zenginliği, asalet, güç bu mu?” Ve buna tekrar cevap veren tiz bir ses, meraklı sorgulayıcı bir tonlamadır, tanınmayan, ‘biçim derinliğine’ yer bırakmayan birinin tamamen somut bir şekilde neden olduğu despotça izlenimdir. Bu nedenle onları samimiyetle dinlediğimiz takdirde, bizi en çok hayal kırıklığına uğratmasını beklediğimiz sesler aslında en güzelleridir çünkü fikir hazinemizde bireysel bir izlenime karşılık olabilecek bir fikir yoktur.
Berma’nın oyunculuğunun bana gösterdiği şey tam olarak buydu. Asaletle, diksiyon zekâsıyla kastedilen buydu. Ana, şiirsel, güçlü bir yorumun değerini şimdi anlayabiliyordum; daha doğrusu bu sıfatların uygulandığı şey buydu; klasik mitolojide yeri olmayan gezegenlere Mars, Venüs, Satürn adlarının verilmesi misali. Biz bir dünyada hisseder, başka bir dünyada düşünür, isim veririz; ikisi arasında belirli irtibatlar kurabilsek de araya bir köprü kuramayız. Berma’yı seyretmeye gittiğim o ilk öğlen vaktinde, üstesinden gelmem gereken bu yanlış, bu aralık oldukça dardı; her kelimeyi duymak için kulaklarımı dört açtıktan sonra, ‘yorumlamanın asaleti’ ve ‘özgünlük’ hakkındaki fikirlerimi bağdaştırmakta bazı zorluklar yaşamıştım fakat bir anlık bir dalgınlıktan sonra alkışlamaya başlamıştım; alkışım sanki gerçek izlenimimden değil bir şekilde peşin hüküm verdiğim fikirlerimle, kendi kendime: “Nihayet Berma’yı seyrediyorum.” demekten aldığım zevkle bir şekilde bağlantılıymış gibiydi. Belirgin bir biçimde özgün sanat eseri ile bir insanla güzellik fikri arasındaki fark, tıpkı aşk ve hayranlık fikirleriyle, bunların bize hissettirdikleri arasındaki farkla aynıdır. Bu nedenle onları tanımada başarısız oluyoruz. Berma’yı seyretmekten hiç zevk almamıştım (Gilberte’le görüştüğüm zamanlarda olduğu gibi). Kendi kendime şöyle demiştim: “Yani ona hayran değilim.” Fakat o zamanlar Berma’nın oyunculuğunun sırrını öğrenmeye çalışmaktan başka bir şey düşünmüyor, yalnızca bununla meşgul oluyor, onun oyunculuğunun içerdiği her şeyi kavramak için zihnimi olabildiğince açmaya çalışıyordum. Şimdi anladım ki, tüm bunlar hayranlıktan ne bir eksik ne de fazlasıymış.
Berma’nın rolünü yorumlamasının ortaya çıkardığı deha, aslında Racine’in dehası mıydı?
İlk başta öyle düşündüm.
Eskiden olduğu gibi, ne Berma’nın davranışlarını ne bir kez yanıp daha sonra hiç yanmamak üzere bir anda kaybolan bir sahne ışığının yarattığı güzel renk hüzmelerini durdurup ölümsüzleştirmeyi ne de bir dizeyi yüzlerce kez tekrarlamasını istiyordum. Esas isteğimin, şairin, aktrisin, yapıtların yönetimini yapan büyük dekorasyon sanatçısının niyetlerinden daha müşkülpesent, zahmetli olduğunun farkına vardım; dile getirilirken bir dizenin üzerinden süzülen çekiciliğin, sürekli olarak başka hâllere dönüşen değişken tavırların, bu ardışık tabloların gelip geçici sonuçlar veren, tiyatro sanatının yaratmayı üstlendiği değişken bir başyapıt olduğunu ve çok fazla hevesli bir seyirci tarafından düzeltmek isterken aslında mahvedeceğinin farkına vardım. Başka bir gün gelip Berma’yı yeniden seyretmek bile istemiyordum. Sanırım ona doymuştum; hayranlığımın nesnesi ister Gilberte isterse Berma olsun, hayal kırıklığına uğradığımı fark etmeyecek kadar etkilendiğim günler geçmişte kaldığından, almayı beklediğim mutluluğu bir önceki günden alamadığım için bir sonraki günden peşinen alıyordum. Şu anda hissetmeye başlamış olduğum ve belki de daha verimli kullanabileceğim mutluluğu çözümleme arayışına girmeden, eski günlerde okul arkadaşlarımın söylediği gibi: “Kesinlikle Berma birinci!” derdim kendi kendime; kendimce layık gördüğüm ‘birinciliğin’ benim tercihim olması her ne kadar bana iç huzur sağlasa da Berma’nın dehasının olmadığına dair en ufak bir şüphe hissi duymuyordum.
İkinci oyun için perdeler açılırken, Mme. de Guermantes’ın locasına doğru baktım. Prenses, -zihnimin boşluğa doğru sürdürdüğü mükemmel bir hareketle- başını locasının arkasına çevirdi; ayakta duran misafirlerinin arkası dönüktü, oluşturdukları çifte koridor arasında tanrıçalara yakışır ihtişamı ve sahip olduğu öz güveninin yanı sıra çok sonradan edindiği tuhaf uysallığı ve gösterinin ortasında herkesi ayağa kaldırmanın vermiş olduğu, tıpkı ustaca bir araya getirilmiş basitlik, utangaçlık ve şaşkınlığın yansıdığı o muzaffer gülümsemesiyle, beyaz muslinlere19 bürünen Guermantes Düşesi locaya giriş yapmasının ardından dosdoğru kuzeninin yanına yönelmişti; ön sırada oturan sarı saçlı genç bir adamı hürmetle selamladıktan sonra mağaranın girintilerinde yüzen mitolojik deniz canavarlarına doğru dönerek bu Jokey Kulübü’nün yarı tanrılarına -o anda yerinde olmayı en çok istediğim kişiler onlardı, özellikle M. de Palancy- eski ve samimi arkadaşa söylenen türden “İyi akşamlar.” diledi; son on beş yıl boyunca onlarla olan ilişkilerinin günlük sekansına bir gönderme yaparcasına yaptı bunu. Arkadaşlarına yönelttiği bu gülümser bakışının, tek tek ellerini sıkarken ki masmavi parıltısının gizemini hissediyor fakat çözemiyordum; bu bakışın prizmasını parçalara ayırıp kristallerini inceleyebilseydim, o anda belirgin hâle gelen bilinmeyen yaşam formunun temel niteliğini açığa çıkartabilirdim. Guermantes Dükü, parıldayan monokl gözlüğüyle, dişlerinin ışıltısıyla, karanfilinin ve kıvrımlı papyonunun beyazlığıyla ve tüm bunları daha belirgin hâlde gözükmesini sağlayan kaşları, dudakları ve takımının koyuluğuyla, karısını izliyordu; başını hareket ettirmeden düz bir şekilde omuzlarına koyduğu uzanan eliyle aşağıdaki canavarlara oturmalarını emrettikten sonra güzel genç adama hürmetlerini gösterdi. Söylentilere göre Düşes, ‘mübalağa’ diye adlandırdığı şeylerle dalga geçtiği kuzeninin (Düşes’in ihtiyatlı ve tipik Fransız bakış açısındansa Cermen şiiri ve coşkusuna doğal olarak başvurduğu bir isimdir.) bu akşam, Düşes’in ‘giymiş’ olacağını düşündüğü kostümlerden birini giyeceğini tahmin etmişti ve ona zevk konusunda bir ders vermeye kararlı gözüküyordu. Prenses’in başındaki tacından, boynuna kadar uzanan şahane, yumuşacık tüylerle kaplı, inciler ve deniz kabuklarıyla süslenmiş vualet yerine, Düşes saçına yalnızca basit bir sorguç takmıştı; kemerli burnunun, öne çıkmış gözlerinin üzerinden yükselen bu sorguç bir kuşun tepesindeki tüylerini andırıyordu. Boynu ve omuzları, kuğu tüyünden yapılma yelpazesinin çarptığı kar beyazı muslin kıyafetleri arasından ortaya çıkıyor bir yandan da elbisesinin altındaki, sayısızca pullarla süslenmiş (muhtemelen ya parlak metal boncuklarla ya da küçük incilerle) korsesi tam bir İngiliz hassaslığıyla sarıyordu tüm bedenini. Ancak iki kostüm birbirinden ne kadar farklı olursa olsun, Prenses, kuzenine oturmakta olduğu koltuğu verdikten sonra birbirlerine sundukları minnettarlıkları görülüyordu.