Эмиль Золя – Ölüm (страница 3)
Renée, biraz olsun rahatlamak için gerinirken ayağını uzattı ve Maxime’nin sıcak bacağına nazikçe dokundu. Maxime tepki vermedi. Bir sarsıntı Renée’yi uyuşukluğundan kaldırdı ve başını kaldırarak gri gözleri ile yanında oturan zarif genç adama merakla baktı. O sırada fayton, Boulogne Ormanı’ndan çıkıyordu. L’Avenue de L’Impératrice Caddesi, ufka değen yeşile boyalı iki ahşap bariyer ile alaca karanlıkta dümdüz uzanıyordu. Atlılara ayrılan yan yolda, beyaz bir at kasvetli gölgeyi parlak bir nokta gibi delip geçiyordu. Diğer tarafta geçit boyunca, orada burada Paris’e doğru ilerleyen başıboş gezginler vardı ve en tepede, araçların kalabalıklaştığı işlek patikanın sonunda, engin isli gökyüzüne karşı beyazlığı ile göze çarpan L’Arc de Triomphe’nin bir bölümü görünüyordu.
Fayton hızlı tırıslarla ilerledikçe Maxime, caddenin her iki yanında azalan çimler yerine yükselen binaların kaprisli mimarilerinin oluşturduğu manzaranın İngiliz cazibesine kapılıp gidiyor; Renée ise La Place de l’Etoile’da yanan her bir gaz lambasının, o küçük sarı ışıkları ile yiten günü aydınlattığını gördükçe keyifleniyor; gaipten sesler içinde Paris’in bu sonbahar gecesinde onun için yandığını ve ona bilinmeyen zevki hazırladığını duyumsuyordu.
Fayton; L’Avenue de la Reine-Hortense’ye dönmüş ve La Rue Monceau’nun sonunda, Malesherbes Bulvarı’ndan birkaç adım ötede, bir avlu ile bahçe arasındaki büyük bir konağın önünde durdu. Avluya açılan yaldız işlemeli büyük bir çift kapının her iki yanında, içinde büyükçe alevlerin parladığı, yine yaldız işlemeli çömlek şeklinde bir çift de gaz lambası bulunuyordu. İki kapı arasında, küçük bir Yunan tapınağını anımsatan küçük bir evde kapıcı yaşıyordu. Araç avluya girmek üzereyken Maxime çeviklik ile yere atladı. Renée, genç adamın elini tutarak: ‘‘Biliyorsun, akşam yemeği yedi buçukta. Hazırlanmak için bir saatten fazla vaktin var, çok geç kalma.’’ dedi ve ekledi: ‘‘Mareuiller de bize katılacak, biliyorsun. Baban özellikle Louise’e karşı nazik olmanı rica ediyor.’’ Maxime, yüzü düşerek: ‘‘Ah, ne sıkıcı! Onunla evlenmek ile ilgili bir problemim yok ancak sürekli gönlünü hoş tutmaya çalışmak çok saçma. Renée, bu akşam beni Louise’den kurtarabilirsen ne güzel olurdu.’’ Ne zaman espri yapacak olsa takındığı muzip ifade ve Lassouche’den taklit ettiği buruşuk yüz ve aksanla: ‘‘Ne dersin, sevgili üvey anneciğim?’’ Renée, dostane bir niyet ile genç adamın elini tuttu ve kibar, gergin bir tavırla çabucak: ‘‘Eğer babanla evli olmasaydım neredeyse bana kur yaptığını düşünecektim.’’ Maxime bu söylemi çok komik bulmuş olacak ki Malesherbes Bulvarı’ndan köşeyi dönerken hâlen gülüyordu. Fayton içeri girdi ve basamakların önünde durdu. Bu kısa ve geniş basamaklar, kenarlarında altın rengi saçaklar ile süslenmiş koca tenteler ile çevriliydi. Konağın iki katı; küçük, kare buzlu camlara sahip hizmetli odasının üzerinden yükseliyordu. Basamağın en tepesinde, cumbalı pencerelerin arasından çatıya kadar uzanan ince sütunlar ile destekli alınlığın altında, koridora açılan giriş kapısı bulunuyordu. Ön cephe, her katta taş çerçeveli beş pencerenin simetrisi ile göze çarpıyordu. Çatıda ise büyük, dikey bir kare pencere vardı.
Ön cephenin asıl gözdesi bahçeydi. Tüm zemin katı çevreleyen dar bir terasa uzanan görkemli basamakların Monceau Parkı tarzında tırabzanları, avludaki tente ve fenerlerden daha fazla yaldız işliydi. Konağın her iki yanında binanın iskeletinde çevrelenmiş yuvarlak odaları ile kuleyi andıran ek yapılar yükseliyordu. Ortadan, konağın kalbi olduğu anlaşılan üçüncü bir ufak kule dikkat çekiyordu. Ek yapıların uzun ve dar pencereleri ile ana binanın geniş kare pencereleri; zemin katlarda taş, üst katlarda ise yaldızlı ferforje korkuluklara sahipti. Tamamıyla bir gösteriş budalalığıydı. Konak, heykellerin ardından zar zor görülüyordu. Pencerelerin etrafı dallar ve çiçeklerle sarılı; balkonlarda geniş kalçalı, dik göğüslü kadın heykellerinin tuttuğu çiçek sepetleri, şurada burada duvarlara iliştirilmiş süs rozetleri, güller ve akla gelebilecek tüm taş ve mermerden yetişen çiçek ve meyve salkımları vardı. Çatı katını sarmalayan korkulukların arasında, belli bir sırayla dizilmiş çömleklerden alevler saçılıyor ve bu olağanüstü konağın demirbaşı olan, muazzam çiçek ve meyve salkımlarına açılan alınlığın üzerine konumlandırılmış öküzgözü pencerenin çevresinde, âdeta saz demetlerinden örülmüş sepetlerine doldurdukları elmaları ile poz verircesine duran çıplak kadınlar görülüyordu yeniden. Konaktaki her detay gibi işlemeli dört şömine bacası, iki paratoner ve son olarak kabartmalı kurşun kaplama bitişli çatı, bu mimari havai fişek gösterisinin son dokunuşuydu.
Sağda, cam kapısından konağın giriş katındaki salonlarından birine açılan koca bir kış bahçesi vardı. Alçak çitler ile Monceau Parkı’ndan ayrılan bahçe, oldukça eğimliydi. Konağa göre de çok küçüktü; öyle dardı ki birkaç küçük ağacın doldurduğu, konağı allayıp pullayan bir tepecekti. Parktan bakıldığında bakımlı çimenleri ve yeni cilalanmış parıldayan ağaç yaprakları ile bu yepyeni ve eşsiz solgun yapı; ağır arduvaz başlığı, yaldız işlemeli korkulukları ve heykeller ile dolu ön cephesinde bir sonradan görmenin gülünç özgüvenine sahipti. III. Napolyon stilinin en karakteristik örneklerinden olan yeni Louvre’nin ve şimdiye dek var olmuş tüm mimari stillerin melez bir uyarlamasıydı. Yaz akşamları, güneşin son ışıkları ön cephenin altın yaldızlı tırabzanlarını aydınlattığı sırada parkta dolaşan insanlar; giriş kat pencerelerinde asılı kırmızı ipek perdeleri ve âdeta içerideki ihtişamı dışarıya göstermek istercesine modern vitrin camlarını andıran devasa pencerelerden gördükleri mobilyalar, kumaşlar ve göz kamaştırıcı zenginlikteki tavan oyuntuları karşısında hayrete düştüler.
Güneşin son ışıklarının ardından, tüm bu şatafatı uykuya daldırırcasına ağaçların arasından yükselen karanlık çöktü. Diğer taraftan oldukça nazik bir uşak, Renée’nin aracından inmesine yardım ediyordu. Sağda; kırmızı tuğlalı ahırların kahverengi meşe ağacından kapıları, cam hangarlara doğru açılıyordu. Solda; komşu evin bitişik duvarı, konağa uygun görünmesi için nişlerle bezenmiş ve önüne, kollarındaki deniz kabuğundan aralıksız su fışkıran iki Aşk Tanrısı heykeli şeklinde fıskiye konmuştu. Renée, kırışan elbisesini düzeltmek için bir süreliğine basamakların başında durdu. Az evvel atların gürültüsü ile inleyen avlu, aracın çıkmasıyla yeniden boşaldı ve bu soylu sessizliği şimdi, durmaksızın akan suyun şırıltısı bozuyordu. Konağın karanlığını yakında sonbaharın ilk büyük ziyafeti için aydınlatacak olan avizeler; şimdilik yalnızca giriş kat odalarda, dama tahtasına benzer muntazam kaldırım taşlarını kükreyen bir yangının parıltısı ile aydınlatıyordu.
Renée holün kapısını ittiğinde elinde gümüş çaydanlıkla mutfağa doğru giden kocasının uşağı ile burun buruna geldi. Uzun boyu, geniş omuzları, soluk teni, İngiliz diplomatlarınkini andıran düzgün tıraşlanmış bıyıkları ve tıpkı bir yargıç gibi ağırbaşlı havası ile siyahlar içindeki adam müthiş görünüyordu. Renée: ‘‘Baptiste, Mösyö evde mi?’’ Uşak, kalabalığı selamlayan prensleri kıskandıracak bir baş hareketiyle: ‘‘Evet, Madam; Mösyö üzerini değiştiriyor.’’ Renée, yavaşça eldivenlerini çıkararak yukarı çıktı.
Giriş holü, konağın en lüks yeri olabilirdi. Hole girer girmez bir boğulma hissi yaşanıyordu. Yerlerde serili ve merdiven basamakları boyunca uzanan kalın halılar, duvar ve kapıları sarmalayan kırmızı kadife kaplamalar, bir şapelin sessizliği ve hoş kokusu ile havayı ağırlaştırıyordu. Yüksek tavan ve yerlere kadar uzanan perdeler, bir kafes üzerine iliştirilmiş gül şeklinde kabartmalı bezemeler ile süslüydü. Kırmızı kadife kaplı basamaklarına eşlik eden beyaz mermer tırabzanları ile merdivenler, ana salonun kapısının bulunduğu iki kola açılıyordu. İlk sahanlığın tüm duvarını devasa bir ayna kaplıyordu. Merdivenlerin bittiği eşikte mermer tırabzanların üzerinde bellerine kadar çıplak yaldızlı bronz heykeller, beş ampullü parlak ışıklar saçan yuvarlak cilasız cam lambaderleri taşıyordu. İki tarafta da nadir bitkilerin çiçekler açtığı İtalyan çinisi saksılar vardı.
Merdivenleri birer birer çıkarken aynada büyüyen yansımasını gören Renée’nin aklından, en meşhur aktrisleri de tutsak eden, ‘‘Gerçekten dedikleri kadar güzel miyim?’’ sorusu geçiyordu. Daha sonra, Monceau Parkı manzaralı ikinci kata çıktı ve onu akşam yemeğine hazırlaması için evin hizmetçisi Céleste’i çağırdı. Tam bir saat, on beş dakika sürdü. Giysinin son iğne darbesi bittiğinde iyice sıcaklayan Renée, odanın penceresini açtı ve pervaza yaslanarak düşüncelere daldı. Céleste, kadının arkasında sessizce iğne iplikleri topluyordu. Parkın aşağısı bir gölge denizi ile dolup taştı. Rüzgârın ani silkelenmesi ile bir mürekkep sıçraması gibi ahenkli bir gelgite kapılan kuru yapraklar, çakıllı bir kumsaldan süzülen dalgaları anımsatan sesler çıkarıyorlardı. Bu gelgit ancak La Reine-Hortense Caddesi’nden Malesherbes Bulvarı’na ilerleyen belli belirsiz bir aracın, altın sarısı farları ile bölünebiliyordu. Penceresinden bu hüzünlü sonbahar sahnesini seyreden Renée’nin kalbi, bir kez daha keder ile doldu.