реклама
Бургер менюБургер меню

Эмиль Золя – Ölüm (страница 2)

18

Derin sessizliğinin sonunda: ‘‘Ah, çok sıkılıyorum; sıkıntıdan ölüyorum.’’ dedi. Maxime sakince: ‘‘Hiç eğlenceli değilsin. Bunu biliyorsun, değil mi? Sinirlerin çok bozulmuş, orası kesin.’’ Renée soğuk bir eda ile: ‘‘Haklısın, sinirlerim bozulmuş.’’ Ardından anaç bir tavırla ekledi: ‘‘Yaşlanıyorum, sevgili oğlum. Yakında otuz yaşıma gireceğim. Hiçbir şey bana zevk vermiyor, korkunç bir şey. Sen henüz yirmili yaşlarındasın, beni anlaman mümkün değil.’’ Maxime bir anda çıkıştı: ‘‘Bu itiraflar için mi beni buraya kadar getirdin, bu yolculuk bitmeyecek.’’ Renée bu terbiyesizliği, şımarık bir çocuğa her istediğini yapmasına izin verircesine âciz bir gülümseme ile karşılayarak: ‘‘Hayıflanmakta haklısın.’’ dedi. Maxime: ‘‘Her bir elbisene yılda yüz bin franktan fazla harcıyorsun ve her bir elbisen, gazetelerde çok matah bir şeymiş gibi haber oluyor; koca bir konakta yaşıyor, muhteşem atların sahibesi oluyor, tüm saçma taleplerin herkes tarafından karşılanıyor, tüm kadınlar seni kıskanıyor ve sırf parmak uçlarına bir öpücük kondurabilmek için ömründen on yıl verebilecek adamlar tanıyorum, haksız mıyım?’’ Renée cevap vermeden söylediklerini onaylarcasına başını sallıyordu. Gözlerini, üzerine çektiği ayı postuna dikmişti. Maxime ekledi: ‘‘Lütfen, mütevazılığın lüzumu yok. İkinci İmparatorluk’un en nüfuzlularından biri olduğunuz apaçık ortada, aramızda böyle şeylerin gizlisi saklısı olmaz. Nereye giderseniz gidin, Tuilière’e dahi gitseniz bakanlara, milyoner ya da multimilyonerlere hüküm sürersiniz. Hiçbir şey zevk vermiyormuş! Size duymak zorunda olduğum saygı beni alıkoymasa…’’ Birkaç saniye duraksadıktan sonra küstahça gülümseyerek cümlesini bitirdi: ‘‘Her elmadan ısırdığınızı söylerdim.’’ Renée gözünü bile kırpmıyordu. Maxime devam etti: ‘‘Çok sıkılıyormuş!’’ sinirden güler hâlde tekrarlıyordu bu cümleyi ve devam ederek; ‘‘Hayret bir şey! Ne istiyorsunuz siz? Daha ne istiyorsunuz?’’ Renée, bilmiyorum der gibi omuzlarını silkti. Maxime, başını öne eğmiş kadının bakışlarındaki karanlığın ciddiyetini gördüğü an, “En iyisi artık çenemi kapatayım.” diye düşündü. Gölün sonuna geldiklerinde, yayılarak koca kavşağı doldurmuş peş peşe dizili araçlara baktı. Tüm görkemleri ile kavşağı dönen araçların ardından, atlarının sert zeminde hızlanan tırıslarının sesi yükseliyordu. Faytonun, araçların hizasına girmek için yaptığı sert dönüşten Maxime; belli belirsiz bir haz duydu. Sonra, her ne kadar istese de Renée’nin üzerine gitmeye devam etmekten sakınarak: ‘‘Bak, bu gezintiyi hak ediyorsun. Sana iyi gelecek. Paris’e dönmüş, önünüzde diz çöken tüm şu kalabalığa bir bakın. Sizi bir kraliçe gibi selamlıyorlar. Hatta şuradaki, yakın arkadaşınız Mösyö de Mussy’e bir bakın. Sizi öpücüklere boğmamak için kendisini zor tutuyor.’’

Maxime şimdiye dek alaycı bir ikiyüzlülükle konuşurken hakikaten de bir atlı, Renée’yi selamlıyordu. Kadın, omuz silkerek arkasını dönünce bu kez Maxime umutsuzluğa kapılarak: ‘‘Gerçekten mi? Ah, Tanrı’m! Her şeye sahipsin, daha ne istiyorsun?’’ dedi. Renée başını kaldırmış, tatmin olmamış bir merakın arzusunda parlayan gözleri ve alçak bir sesle: ‘‘Başka bir şey istiyorum.’’ Maxime: ‘‘Ancak sizin gibi her şeye sahip biri için, başka bir şey nedir?’’ diye sordu gülerek. ‘‘Nedir?’’ diye tekrarladı Renée ancak yanıtlamadı. Sağına doğru dönerek ardından solup giden garip tabloyu seyretti.

Neredeyse gece olmuştu. Alaca karanlık, ince bir kül gibi yavaş yavaş düşüyordu. Göl, suyun üzerinde kalan son ışığın solgunluğunda koca yuvarlak bir metal levhayı andırıyor; her iki kıyıyı da kaplayan düz, ince gövdeleri ile gölün uyuklayan yüzeyinden yükseliyormuş gibi görünen yeşil yapraklı ağaçlar, su kenarının ölçüp biçilmiş kıvrımlarını vurgulayan morumsu sıralı sütunlar gibi görünüyordu. Uzaklarda başıboş yaprak yığınları, koca birer kara leke gibi ufku örtüyordu. Kara lekelerin ardından bu gri sonsuzluğun yalnızca bir parçasını alevlendiren, sönmek üzere olan güneşten yayılan kor kırmızı bir parlaklık yayıldı. Bu durgun gölün, bodur ağaçların ve tuhaf bir biçimde rahatsızlık vermeyen bu manzaranın üzerinde gökyüzü daha da büyüyor ve genişliyordu. Bu küçük doğa köşesinin, büyük gökyüzü parçasının tepesinden böylesi kasvetli bir sonbahar akşamının tatlı ve yürek burkan bir gecesinde, bir ürperti ve belirsiz bir hüzün kapladı her yanı. Ağır ağır gölgeden bir kefene teslim olan Boulogne Ormanı, tüm dünyevi zarafetini kaybederek ormanlarının güçlü cazibesi ile devleşti. Alaca karanlıkta parlaklığını yitiren araçların tırıs sesleri, uzaktaki yaprakların ve akan suyun sesi gibi geliyordu. Her şey yavaşça ölüyordu. Gölün ortasında büyük bir Latin teknesinin yelkeni göze çarpıyordu. Bu tümüyle kayboluş anında, sarı devasa yelken bezinden başka bir şeyi ayırt etmek imkânsızdı.

Renée, kutsal ormanların ürperttiği gece boyu uzanmış; artık ona pek tanıdık da gelmeyen bu dünyevi yapaylıktaki manzaradan, antik tanrıların utanç verici ilahi(!) ensestlikleri ve zinalarıyla dolu aşklarının tarifsizliğinde bir arzu hissi duydu. Fayton ilerledikçe geride kalan titrek bir peçe ardındaki alaca karanlık; beraberinde düşlerinin ülkesini, hasta kalbi ile yorgun bedenini tatmin eden o insanüstü ve utanç verici koca oyuğu da söküp alıyordu sanki. Göl ve bodur ağaçlar göğün hizasında kara bir çizgi misali gölgeler arasında kaybolurken Renée, bir anda dönerek yanıtlamadığı soruyu tekrarladı: ‘‘Nedir?’’ ve devamında; ‘‘Başka bir şey işte… Ne olduğunu nasıl bilebilirim başka bir şeyin. Tüm bu balolardan ve şık akşam yemeklerinden bıktım artık! Hep aynı şeyler, anlıyor musun? Beter bir şey bu. Hele erkekler… Öyle katlanılmazlar ki!’’ Maxime kahkaha attı. Bu sosyetik kadının bilgiç tavırlarının ardında gözlerini hiç kırpmayan, alnındaki kırışıklığı daha da belirginleşen, dudakları somurtkan bir çocuğunki gibi adını bir türlü koyamadığı arzularını arıyormuşçasına öne çıkan çehresinde, bir heyecan seziliyordu. Maxime’nin gülmeye devam ettiğini gördü ancak onu susturamayacak kadar heyecanlıydı. Faytonun ani sarsıntısı ile geriye doğru sallandı ve keskin kısa cümlelerle: ‘‘Kesinlikle, hepiniz katlanılmazsınız. Sözüm meclisten dışarı, sen daha çok gençsin ancak, Aristide ve hayatıma giren diğer tüm adamların başlarda beni nasıl bunalttığını bir bilsen… Biliyorsun, sen ve ben iyi arkadaşız; sana güveniyorum. Bazen, zengin ve tapılası kadın olmaktan o kadar bunalıyorum ki Laure d’Aurigny gibi sıradan bir kadın olmayı diliyorum.’’ Bunu duyunca kahkahaya boğulan Maxime’i ikna etmek istercesine: ‘‘Gerçekten, bir Laure d’Aurigny olmak bile daha az sıkıcı olsa gerek.’’ Renée birkaç dakikalığına, Laure d’Aurigny olsa hayatının nasıl olacağını düşünmek için sustu ve ardından ürkek bir tonla: ‘‘Ancak hiç şüphesiz, tüm o kadınların da kendince dertleri vardır. Hayatın cilvesi işte… Dediğim gibi, başka bir şey olmalı. Daha önce kimsenin hissetmediği, tamamen yeni ve eşsiz bir zevk, anlıyor musun?’’ Bu hayalî zevkin hevesi içinde âdeta kayboluyor, konuşması ağırlaşıyordu. Fayton, Boulogne Ormanı çıkışına doğru ilerliyordu. Koruluklar, yolun her iki tarafında kasvetli grimsi duvarlar gibi gölgeler içinde uzadı. Boş kaldırımlar üzerinde şık giyimli burjuvaları ve derin bir melankoliyi ağırlayan, kışı şaşkına çeviren sarıya boyalı döküm sandalyeler ve tenha yol boyu ahenk ile ilerleyen peş peşe araçların kederli iniltileri…

Şüphesiz Maxime, hayatın her daim güzel olabileceğini düşünmenin sahteliğinin farkındaydı. Hâlen ara sıra ortaya çıkan güzelliklerine kendisini kaptırabilecek kadar genç olsa da öylesine kibirli, alaycı, kayıtsız ve tüm bunların iğrençliğini duyumsayamayacak kadar da yaşlıydı. Oysa bunu itiraf edebilse belki kendi ile gurur duyardı. Renée’ye doğru uzandı ve acıklı bir sesle: ‘‘Haklısın, tüm bunlar çok yorucu. Ben de sık sık o tarifsiz zevki bulmanın ve ‘başka bir şey’in hayalini kuruyorum. Seyahat etmek kadar nefret ettiğim bir şey yok mesela. Para kazanmaktan da… Ben, parayı harcamayı severim. Bir yerden sonra o da başlardaki gibi zevk vermiyor tabii. Sevmek, sevilmek… Eninde sonunda bundan da usanıyoruz değil mi? Ah, evet! Kesinlikle usanıyoruz.’’ Renée cevap vermiyordu. Maxime, onu konuşturabilmek için büyük bir saygısızlık ile şaşırtmayı düşünerek: ‘‘Bir rahibe tarafından sevilmek isterdim, ne komik olurdu değil mi? Onu düşlemenin günah olduğu birini sevdiğini düşünsene…’’

Renée hâlen sessizdi. Maxime, söylediklerini dinlemediğini düşündü. Boynunu faytonun dolgun kenarına yaslamış kadın, gözü açık uyuyor gibiydi. Öyle hareketsizce yatıyor; onu daha da karanlığa sürükleyen düşünceler, titreyen dudaklarında görülüyordu. Kendisini tümüyle bıraktığı alaca karanlığın gölgesi, onu belirsiz bir hüzün ve zevkin ağırlığına boğmuştu. Şüphesiz, gözünü kırpmadan öndeki uşağın kamburunu izleyen Renée; mide bulandırıcı lüksler, katılmak istemediği yavan eğlenceler, anlık tatminler, tekdüze aşklar ve ihanetler ile geçip giden hayatını düşünüyordu. Sonra yorgun zihninin bir türlü bulamadığı bu “başka bir şey” fikri, bir umut gibi titrek bir arzu ile beliriverdi. Hayalleri, yolunu kaybetti. Bir çaba ile onları aradı zihninde; ancak zifirî karanlıkta, faytonların tekerlerinin gürültüsünde kayboluyorlardı. Aracın hafif sarsıntısı da arzusunu dile getirmesinin önündeki bir diğer engeldi. Yolun iki tarafında uzanmış gölgeler içinde uyuyan ağaçlar, tekerlerin gürültüsü ve onu tatlı bir şekilde uyuşturan bu hafif sarsıntı Renée’yi müthiş bir şekilde kışkırtıyordu. Gerçekliğe kavuşmamış hayaller, isimsiz arzular, karmaşık dilekler, eve dönüş yolunda göğün solduğu bu saatlerde bir kadının yorgun kalbine binlerce kara leke gibi nüfuz edip onu korkunç bir hale getirebilirdi. İki eli ile ayı postunu sımsıkı tutmuş, kadife yakalı beyaz yün paltosunun altında ter döküyordu.