реклама
Бургер менюБургер меню

Эмиль Золя – Ölüm (страница 4)

18

İki yüzyıl boyunca bir yargıç soyu Béraud du Châtel’i ağırlayan, Saint-Louis Adası’ndaki babasının kasvetli evinde geçen çocukluğunu hatırladı. Sonra “Rougon” soyadını, yerden altın kazıyan bir tırmığınki gibi kulak tırmalarcasına o iki heceli “Saccard” soyadına satan bu adamla ve o fakir zihnini günden güne bulandıran zenginlik içindeki ani evliliğini düşündü. Daha sonra çocuksu bir neşe ile aklına, küçük kız kardeşi Christine ile eskiden oynadığı keyifli tüy top oyunları geldi. Bir sabah, son on yıldır içinde yaşadığı hayal dünyasından uyanacak; kocası hakkındaki vurgunculuk yaftalarından sebep itibarının zarar görmesine çok sinirlenecekti. Bu düşünceler, önsezi gibi beliriverdi. Ağaçların iniltileri yükseldi. Bu utanç ve cezanın rahatsızlığında Renée, derinlerde bir yerde uykuya dalmış saygın burjuva ailesinin içgüdülerini uyandırmış ve bu kara geceye, kumaş parçalarına artık bir servet harcamayacağına ve yatılı okuldaki mutlu günlerinde, kızlarla hep birlikte çınar ağacının altında yuvarlanırlarken söyledikleri, Artık ormana gitmeyeceğiz şarkısında hissettiği gibi masum zevkler bulacağına dair söz vermişti.

O sırada merdivenlerden inmek üzere olan Céleste’in, Madam’ın kulağına: ‘‘Mösyö sizi aşağıda bekliyor, şimdiden birkaç konuk salona teşrif etmiş bile.’’ fısıldaması ile Renée ürperdi. Omuzlarını donduran keskin havayı fark etmemişti. Aynasının yanından geçerken durdu ve kendine şöyle bir baktıktan sonra, istemsiz bir gülümseme ile aşağı indi. Neredeyse tüm konuklar gelmişti. En önce yirmili yaşlarında, incecik beyaz elbisesi ile kız kardeşi Christine’i gördü. Daha sonra sırası ile altmışlı yaşlarında, siyah saten elbisesinde son derece zarif, Aubertot noteri ile evlenen dul halası Élisabeth; zayıf, tatlı ve yaşını belli etmeyen, hafif donuk tenli ve seçtiği elbise rengi ile daha da donuk görünen kocasının kız kardeşi Sidonie Rougon; Mareuil ailesi ve eşinin ölümünün yasından yeni çıkmış, uzun boyu, bitkin ve ciddi yüzü ile uşak Baptiste’in yakışıklılığına sahip Mösyö de Mareuil ve onun on yedi yaşında, cılız, hafif kamburu çıkık, kırmızı puantiyeli elbisesi ve beyaz fuları ile hastalıklı bir zarafete sahip kızı zavallı Louise; şık giyimli, ciddi görünümlü, solgun yüzlü ve pek konuşmayan bir grup adam; sarı elbisesi ile Markiz d’Espanet ve sarışın, morlar içinde kıyafetinde Madam Haffner’in ayrılmaz ikilisi olduğu yüksek sosyete beş altı kişilik bir kadın grubunun etrafında dört dönen çapkın tipleri ve ardına kadar açık yelekleri ile bir grup genç erkek ve son olarak Renée’nin selamını almadığı, karşılıksız bir aşkın hüznüne sahip gözleriyle bir süvari… Halıyı süpüren etek kuyruklarının ortasında ise ertesi gün Saccard’ın bir işini halledecek olan iki zengin duvar ustası müteahhit Mignon ve Charrier; ayaklarında botları, siyah fraklarının arkasında bağlı elleri ile ağır ağırdolanıyorlardı.

Kapının yanında duran Aristide Saccard, bir yandan resmî görünümlü adamlarla güney lehçesi ve genizden konuşması ile sohbet ederken bir yandan da gelenleri selamlıyordu. Konuklarla el sıkışan, onlara methiyeler yağdıran ve karşılarında kukla gibi eğilen bu kısa boylu, sıska adamda dikkat çeken tek şey; gösterişli nişan kurdelesiydi.

Renée’nin salona girişi, bir hayranlık mırıldanması ile karşılandı. Birbirlerine sarmaşıklarla bağlanmış menekşelerden bir demetle süslü ön kısmı, bol fırfırlı eteğinin arkası ve özel İngiliz dantelleri ile işli zarif, saten, yeşil elbisesinde Renée; ilahi bir güzelliğe sahipti. Büstü, omuzlarında biten menekşe demetlerinin ardında açık kolları ve göğüs uçlarına kadar dekolteli bu zengin elbise; kutsal meşe ağacından çıkan bir orman perisi edasında tül ve satenleri aralayarak tüm çıplaklığı ile beyaz gerdanı ve narin bedeninin bu yarı özgürlükten öylesine mutlu göründüğü, elbisenin geri kalanının da neredeyse kayıp gitmesine izin vereceği eşsiz bir zarafet ile taşıyordu. Tepeden, bir sarmaşık sapı ile dolanarak bir menekşe düğümüne tutturulan miğfer şeklinde topuz toplanmış sırma sarısı saçları; tüm bu çıplaklığı ensesinde de vurguluyordu. Boynunda, kusursuz şeffaflıkta bir kolye ve alnında pırlantalı gümüş dallarla örülmüş bir başlık vardı. Birkaç saniye, ışıkların altında nemlenmiş omuzları ve büyüleyici elbisesi ile eşikte öylece durdu. Hızla aşağı indiği için nefes nefese kalmıştı.

Monceau Parkı’nın karanlığının gölge düşürdüğü gözlerini, ani bir ışık parlaması ile miyobunun sebep olduğu tereddütle kırpıştırırken müthiş görünüyordu. Küçük Markiz onu görür görmez koltuğundan fırlayıp koşar adımlarla Renée’ye doğru ilerleyerek iki elinden tutmuş; kadını baştan aşağı inceledikten sonra yumuşak bir sesle: ‘‘Ah, bu ne güzellik böyle?’’ demişti. O sırada salonda büyük bir hareketlilik vardı. Tüm konuklar Renée’yi, Madam Saccard’ı selamlıyorlardı. Tüm beyler ile tokalaştıktan sonra, kardeşi Christine’e sarıldı. Christine, Monceau Parkı yanındaki bu konağa hiç uğramayan babalarını sordu. Kolyesine ve saçına tutturduğu başlığına yöneltilen bakışların altında Renée, hiçbir şey söylemeden yüzünde bir tebessümle kardeşini sarmalamaya ve başıyla kalabalığı selamlamaya devam etti.

Sarı saçlarıyla Madam Haffner, uzun uzun Renée’nin mücevherlerine baktıktan sonra merakına karşı koyamayarak ona doğru yaklaştı ve imalı bir ses tonuyla: ‘‘Şu kolye ve başlığa da bakın…’’ dedi. Renée, nispet yaparcasına başını kolyesine doğru eğdi. Bunun üzerine tüm kadınlar Renée’nin etrafına doluşarak bu büyüleyici, kutsal güzellikteki mücevherlere methiyeler yağdırmaya başladılar. Kalabalığın dağılması ile kadınlar büyük bir kıskançlık içinde Mösyö Saccard’ın, Laure d’Aurigny’nin satışından aldığı bu mücevherleri Renée gibi ucuz bir kadının üzerinde görmelerinin kendileri gibi soylulara hakaret sayıldığından yakındılar. Yakınışlarında tüm Paris’in bir fahişenin vücudunda gördüğü mücevherleri, belki kulaklarına bu kadının rezilliklerinden birkaçını fısıldayacakları düşüncesi ile kendi tenlerinde hissetme arzularının acınası yankısı duyuluyordu. Ardından göz kamaştırıcı kaşmir ve dantellerden bahsetmeye başladılar; Renée’nin üzerinde taşıdığı neredeyse her parçanın fiyatını biliyorlardı. Başlık on beş bin frank, kolye ise elli bin franktı. Markiz d’Espanet, Mösyö Saccard’ı harcadığı servetin heyecanıyla yanına çağırdı. Aristide Saccard yaklaşırken ‘‘Sizi kutlamama izin verin! Ne harika bir kocasınız…’’ cümlelerini duyunca mütevazılığını hanımların önünde eğilerek göstermek istedi ancak yüzündeki sırıtma, gizlemeye çalıştığı kıvanca ihanet ediyordu. Bir yandan da göz ucu ile birkaç adım ötede durmuş mücevherlere harcanan paraları saygıyla dinleyen iki servet sahibi duvar ustası müteahhide bakıyordu. O anda siyahlara bürünmüş Maxime salona girdi ve babasının yanına geçip içtenlikle omuzuna yaslanarak karşılarında duran iki müteahhiti işaret etti. Aristide Saccard’ın yüzünde, ayakta alkışlanan bir aktörün ihtiyatlı gülümsemesi vardı.

Birkaç konuk daha gelmişti. Şimdiden salonda en az otuz kişi vardı. Konuşmalardan yükselen uğultuların kısa süreli sessizliklerinde, duvarların arkasından gümüş sofra takımlarının takırtıları duyuluyordu. Kısa bir süre sonra Baptiste, iki kanatlı kapıyı görkemli bir şekilde açarak bir tören sunarcasına: ‘‘Akşam yemeği hazır, Madam…’’ dedi. Kalabalık, yavaşça yemek salonuna gitmek üzere toplandı. Kolunu Markiz d’Espanet’nin omuzuna atmış Aristide Sac-card, herkesin saygı ile önünde eğildiği yaşlı bir adam olan Senatör Gourad’nın koluna girmiş Renée ve babasının ricası üzerine gönülsüz bir şekilde kolunun altına aldığı Mareuil ailesinin kızı Louise ile Maxime’i, en sonda kollarını sıyırarak ilerleyen iki müteahhit ve diğer konuklar, çift sıra hâlinde takip ettiler.

Yemek odası cilalı armut ağacı ile tavana kadar kaplı, ince altın şeritlerle süslenmiş büyük, kare bir odaydı. Duvarda dört büyük natürmort tablo asılacak kadar alan boş duruyordu. Kuşkusuz, sanata yapılacak harcamalar Aristide Saccard için mücevherler kadar önem arz etmiyordu. Tabloların yerine gerilmiş koyu yeşil bir kadife kumaş; mobilya, perde ve kapılarda devam ediyor ve avizelerden yayılan ışığın tüm ihtişamını yemek masasına yoğunlaştırmak için önceden düşünülmüş gibi odaya bir ağırlık ve ciddiyet kazandırıyordu. O anda, ayak seslerini bastıran koyu renkli İran halısının ortasında, avizelerden yayılan parlaklığın altında altın geçişli siyah arkalıklı sandalyelerin karanlığıyla kuşattığı göz kamaştıran beyaz örtüsü üzerinde kristallerin ve gümüş sofra takımlarının berrak yansımalarının çarpıştığı masanın çevresi, otuz kişiyi ibadete kabul eden bir sunak gibiydi. Oymalı sandalye arkalıklarının arasından, hantal büfenin ahşap işçiliği ve etrafında asılı kadife parçaları havada asılı puslu bir gölgenin ardındaymış gibi güçlükle seçilse de gözler doğal olarak yalnızca masanın görkemine çevriliydi. Masanın ortasında, melekleri kaçıracak kadar parlak bir sarı renkte oymalı mat metalden masa süsü duruyordu. Yanında ise bir boynuzdan salkımlar hâlinde uzanan çiçek demetleri ve bir koluyla baygın bir kadın, diğer koluyla da on mumlu meşale taşıyan satir4 tasvirinden iki şamdan duruyor ve şamdanlardan yükselen ışık, avizenin yakıcı parlaklığı ile buluşuyordu. Süslerin arasında büyüklü küçüklü simetrik olarak dizilmiş ısıtıcı fırınların yanlarında, ordövrlerin içinde bulunduğu deniz kabuğu şeklinde tabaklar; aralarına serpiştirilmiş Çin porselenleri ve kristal vazolar; çatal bıçak takımları ve çoktan masaya getirilmiş tatlı takımlarını tutan tepeleme meyvelerle dolu kâseler duruyordu. Uzayıp giden tabak takımları, bardaklar ordusu, su ve şarap sürahileri ile küçük tuzluklardan oluşan tüm bu kesilmemiş kristalden servis takımı; bir muslin kadar ince, hafif ve şeffaftı ki gölgeleri dahi yoktu. Şamdanlardan yayılan ışık bir alev topunun kıvılcımları gibi yemek takımlarının üzerine koşuyordu. Çatallar, kaşıklar ve sedef saplı bıçaklar ateşten çubuklara dönüşürken oluşan renk cümbüşü bardakları dolduruyor ve bu alev yağmurunun ortasında bir akkor kütlesi, bembeyaz masa örtüsünü kırmızıya boğuyordu.