18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 3)

18

Taşıma masrafları için ödenek mi? Nüfusu dört bin kişiden az olan bu küçük şehir için böylesi bir masrafa gerek var mı? Yolculuk masrafları mı? Bu yapılacak geziler, kimin işine yarayacak ki? Sonra, bu dağlık kısımlarda nasıl bir gezi yapılabilir ki? Yol bile yok. Burada at haricinde kimse başka türlü yolculuk yapamaz. Durance ile Chateau-Arnoux arasındaki köprüden ancak kağnılar geçebiliyor. Bu rahiplerin hepsi paragöz ve açgözlüdür. Bu adam ilk geldiğinde üzerimizde iyi bir intiba bırakmıştı. Şimdi tıpkı diğerleri gibi davranıyor; illa onun da bir arabası ve faytonu olmalı, tıpkı eski piskoposlar gibi lüks eşyalara sahip olmalı. Ah, tıpkı tüm yobazlar gibi, bu da aynı! İmparator bizi bu siyah şapkalı hergelelerden kurtarana kadar, hiçbir şey yolunda gitmeyecektir, Bay le Comte. Kahrolası Papa! (Bu sırada Roma ile işler de karışmak üzereydi.) Şahsen ben, tam anlamıyla Kayzer yanlısıyım vesaire vesaire…

Öte yandan, Madam Magloire bu duruma çok seviniyordu. “Çok iyi.” dedi Matmazel Baptistine’e. “Monsenyör sonunda aklını başına topladı, ne de olsa kendisini de düşünmek zorunda. Bütün gelirini zaten hayır işlerine adamış durumda. Şimdi en azından bizim için ayırabileceği üç bin frank olacak! Nihayet!”

Aynı akşam Piskopos, kız kardeşine aşağıdaki ödemeleri içeren bir not daha yazdı:

TAŞIMA VE GEZİ MASRAFLARI

Hastanedeki hastalara et suyuna çorba ikram etmek için ...................................................................... 1.500 frank

Aix’teki yardımseverler için .......................... 250 frank

Draguignan’daki Anneler Derneği için ..........250 frank

Sokakta kalanlar için ................................... 500 frank

Yetimler için .................................................. 500 frank

TOPLAM ........................................................ 3.000 frank

Bay Myriel’in bütçesi işte bu şekilde düzenlenmişti.

Piskoposluk ödenekleri, dinî idareler, özel vaftizler, vaazlar, kutsanmalar, kilise veya şapellerde kıyılan nikâhlar ve diğer masraflar konusuna gelince bunları da zenginlerden aldığı bağışlardan karşılıyordu ve bu hususta kendisi yoksullara karşı ne kadar hakkaniyetli davranıyorsa zenginlerden para alma hususunda da aynı itinayı göstermekten kesinlikle geri kalmıyordu.

Bir süre sonra, parasal olarak yapılan bağışlarda artışlar olmaya başladı. Parası olanlar da olmayanlar da Bay Myriel’in kapısını çalıyordu. Kimi ona para bağışlarken kimi de istemeye geliyordu. Bir yıldan kısa bir süre içerisinde Piskopos; her türlü derdin dermanı, her sıkıntıyı çözüme ulaştıran iyilik eli oldu. Elinden hatırı sayılır miktarlarda paralar gelip geçiyordu ama hiçbir şey onu mütevazı hayatını sürdürmekten alıkoymuyor, yaşam tarzında en ufak bir değişiklik gözlemlenmiyordu. İhtiyacı olandan daha fazlasına elini sürmüyordu.

Dünyevi isteklerden öylesine uzaktı ki! Aşağı tabakalarda, yukarıdakilerin kardeşliğine karşılık çok daha büyük sefalet yaşandığından her gelen bağış, tabiri caizse daha alınmadan önce yerini bulmuş oluyordu. Kurak topraklarda ortaya çıkan bir su kaynağı gibiydi; eline ne kadar çok para geçerse geçsin, kendisine ait hiç parası olmuyordu. Çünkü başkalarına yardım edebilmek için her zaman kendi ceplerini bile boşaltıyordu.

Piskoposlar için özel olarak seçilmiş vaftiz adları ve pastoral mektuplarının başlıklarında kullanacakları bir lakapları olurdu. Kırsal kesimlerdeki yoksullar ona karşı besledikleri büyük sevgiden ve onun şefkatli tavırlarından dolayı, aralarında Piskopos için özel bir isim belirlemişlerdi ve ona, Monsenyör Bienvenu (Hoş geldiniz) dışında başka bir şekilde hitap etmiyorlardı. Biz de onları örnek alıp bundan sonrasında kendisini bu şekilde anacağız. Üstelik Piskopos da kendisine bu şekilde hitap edilmesinden dolayı çok mutlu oluyordu.

“Bu ismi beğendim.” diyordu. “Bienvenu, Monsenyör kelimesinin anlamını daha da yüceltiyor.”

Burada tasvir etmeye çalıştığımız portrenin gerçekliği hususunda herhangi bir iddiamız olamaz ancak orijinaline benzediğini söylemekle yetineceğiz.

III

İyi Bir Piskoposa Zorlu Bir Piskoposluk

Piskopos, her ne kadar seyahat masraflarını başka bağışlar için kullanmış olsa da yine de pastoral ziyaretlerini gerçekleştirmekten geri kalmıyordu. Digne şehrinin piskoposu olmak çok yorucuydu. Bu şehrin çevresi, düz ovadan ziyade fazlasıyla dağlık alanla çevriliydi; daha önce bahsettiğimiz üzere neredeyse hiç yol yoktu. Buna rağmen bu küçük şehre bağlı, otuz iki papaz, kırk bir papazlık makamı ve iki yüz seksen beş yardımcı şapel bulunmaktaydı. Bütün bunları ziyaret etmek oldukça büyük bir işti.

Yine de Piskopos bütün bu işlerin üstesinden gayet iyi geliyordu. Yakın çevresine yürüyerek düzlük yollu kasabalara faytonuyla ve dağlık alanlardaki bölgelere de eşek üzerinde gidiyordu. İki yaşlı kadın da her zaman ona eşlik ediyordu. Şayet çok meşakkatli bir yolculuk olacak ise Piskopos, ziyaretleri kendi başına gerçekleştiriyordu.

Piskopos bir gün eski bir piskoposluk şehri olan Senez’e gitti. Cebinde doğru dürüst parası kalmadığından bu yolculuğu mecburen eşekle yapmak zorunda kaldı. Şehrin belediye başkanı onu karşılamaya geldiğinde Piskopos’un eşekten inişini şaşkınlıkla izledi. Şehrin bazı ileri gelenleri onun hâline gülüyorlardı.

“Mösyö Belediye Başkanı.” dedi Piskopos. “Sizi ve vatandaşlarınızı şaşırttığımı görebiliyorum. Yoksul bir din görevlisinin İsa Mesih’in kullandığı bir hayvana binmesini çok kibirli buluyorsunuz. Ama sizi temin ederim, bunu kibirden değil; zorunluluktan yapmak zorunda kaldım.”

Bu geziler esnasında her zaman kibar ve hoşgörülü davranırdı; vaaz vermekten ziyade sohbet edercesine konuşmayı tercih ederdi. Kendisine iletilen şikâyetler karşısında çok yakınlarda daha kötü şartlar altında yaşayanları örnek vermeyi yeğlerdi. Çevre kasabalardaki insanların birbirlerine nasıl yardımcı olduklarını anlatırdı. Yoksullara karşı oldukça kötü davranan kantonlara şöyle açıklamada bulunuyordu:

“Briancon halkına bir bakın! Yoksullara, dullara ve yetimlere; tarlalarını herkesten üç gün önce biçme hakkı veriyorlar. Evleri harap durumda olanlara karşılıksız olarak yardım ederek onlar için evlerini yeniden inşa ediyorlar. Bu nedenle onların toprakları Tanrı tarafından kutsanmıştır. Tam bir asırdır, aralarından tek bir katil dahi çıkmamıştır.”

Toprağı verimsiz olan, çok fazla kâr gütmeye ve hasat hırsına sahip olan köylerde ise şunları anlatıyordu:

“Embrun halkına bakın! Hasat mevsiminde bir baba hasta ve âciz durumdaysa, oğlu askerde ve kızları şehirde çalışmak zorundaysa, onlar için yardım kendi cemaatlerinden geliyor. Pazar ayininden sonra köyün bütün sakinleri -erkekler, kadınlar ve çocuklar- o zavallı adamın tarlasına giderek onun hasadını kaldırıyor, samanını ve tahılını ambarlarına taşıyor.”

Para ve miras konusunda fikir ayrımına düşen ailelere ise şunları söylüyordu:

“Devolny’nin dağlık bölgelerinde yaşayanlara bir bakın, oralar elli yılda bir bülbül sesinin duyulduğu tamamen vahşi bir bölgedir. Ah, işte o bölgede bir aile babası öldüğünde evin delikanlıları para kazanmak için başka bölgelere giderler; mirası ise kendilerine uygun koca bulabilmeleri için kız kardeşlerine bırakırlar.”

Mahkemelere taşınmaya alışmış ve bu durumdan zevk alan çiftçilerin kendilerini damgalı evrakla mahvettiği kantonlarına ise şöyle diyordu:

“Queyras Vadisi’nde yaşayan şu iyi yürekli köylülere bir bakın! Neredeyse üç bin kişilik bir nüfusa sahipler. Tanrı’m! Küçük bir cumhuriyet gibi! Ama orada ne bir hâkim ne de bir mübaşir var. Onların bütün işlerini belediye başkanı hallediyor. O; bu köylülerin vergilerini bölüştürür, her birinden vicdani kanaatine göre vergi alır, boş yere tartışmalara mahal vermeden mirasları adil biçimde bölüştürür, davalar hakkında hüküm verir. Ve tüm cemaati ona itaat eder çünkü onlar açısından bu kişi adil bir adamdır.”

Okula öğretmen bulamayan köylülere de yine aynı bölgeden örnekler veriyordu:

“Onların bu hususla nasıl başa çıktıklarını biliyor musunuz?” diyordu. “Bir düzine bacası tütemeyecek kadar küçük olan köyler, bir öğretmen tutabilecek durumda olmadığından vadide yaşayanların hepsi bir araya gelip bir öğretmen tutuyor ve onun maaşını ödüyorlar. Böylece o öğretmenler sırayla köyleri dolaşarak ders veriyorlar. Onları yolculukları esnasında görmüştüm. Şapkalarına yazı yazmaya mahsus tüy kalemlerden takıyorlar. Sadece okuma öğretenlerin tek bir tüy; okuma ve hesap yapmayı öğretenlerin iki tüy; okuma, hesap ve Latince öğretenlerin üç tüy taktıklarını gördüm. Ama cahilliğin kesinlikle mazereti olamaz! Siz de tıpkı Queyraslılar gibi yapabilirsiniz!”

İşte böyle hem sevecen hem de babacan sohbetler gerçekleştirirdi. Köylülerden ya da civar şehirlerden bulabileceği örnek kalmadığında ise doğrudan İsa Mesih’in sözlerini kendi hitabet sanatıyla bir araya getirerek onlara, düşündürücü vaazlar sunardı. Söylediklerinden her zaman emin olduğundan karşısındakileri de her zaman ikna edebiliyordu.

IV

Sözlere Uyan İşler

Konuşması her zaman neşeli ve cana yakındı. Hayatını onunla paylaşan iki yaşlı kadınla kendisini her zaman aynı kefeye koyardı. Güldüğünde tıpkı bir okul çocuğunun neşesini yansıtırdı. Madam Magloire ona “Haşmetli Majesteleri” demekten hoşlanırdı. Bir gün Piskopos, koltuğundan kalktı ve bir kitap aramak için kütüphanesine geçti. Aradığı kitap, kütüphanesinin üst raflarından birindeydi. Elbette Piskopos’un boyu da fazlasıyla kısa olduğundan kitaba ulaşamadı. “Madam Magloire!” diye seslendi. “Bana bir sandalye getirebilir misiniz? Haşmetim maalesef o rafa kadar uzanmama izin vermiyor.”