18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 4)

18

Bir seferinde, uzak akrabalarından biri olan Kontes de La Lo; üç oğlunun geleceğiyle ilgili “beklentileri” hakkında onunla konuşmak üzere ziyaretine geldi. Çok yaşlı ve ölmek üzere olan, böylece doğal olarak oğullarının mirasçı olacağı birçok akrabası vardı. Üç oğlunun en küçüğüne, büyük teyzesinden yüz bin franklık bir gelir kalacaktı; ikinci oğlu amcası vesilesiyle Dük unvanını miras alacaktı; en büyük oğluna ise dedesinin asilzadeliği miras kalacaktı. Piskopos, bu masumane ve mazur görülebilir annelik tasalarını sessizce dinlemeye alışmıştı. Yine böyle bir sohbet esnasında Madam Lo, tüm bu miras durumunu ve oğulları hakkında beklentilerini bir kez daha ayrıntılarıyla anlattığı sırada, Piskopos’un düşüncelere daldığını fark etti. Anlattıklarını yarıda keserek merakla sordu:

“Tanrı’m, kuzen! Ne düşünüyorsunuz böyle?”

“Bir anda aklıma gelen bir sözü düşünüyordum.” diye yanıtladı Piskopos sakince. “Sanırım Aziz Augustine söylemişti: ‘Umutlarınızı mirasına konamayacağınız kimselere bağlayın.’ ”

Başka bir zamanda ise kırsal kesimden bir asilzadenin vefat haberini bildiren kartı aldığı ve kartın üzerinde adama ait bütün unvanların ve lakaplarının yazılı olduğunu görünce “Ölüme giderken sırtını bunlarla sağlama alıyor demek!” diye haykırmıştı. “Acaba ölümden sonrasında unvanların hiçbir anlamı olmadığını, kibirli lakaplarının mezar taşı üzerinde hiçbir etkisinin bulunmadığını insanoğlu ne zaman anlayacak?”

Her zaman tatlı bir alaycılıkla ancak ciddiyetindeki anlamı gizleyen nazik bir üslupla konuşurdu. Kutsal haftalardan birinde, Digne şehrine genç bir papaz ziyarete gelmişti. Hoşgörülü ve oldukça konuşkan genç bir adamdı. Vaazının konusu tamamen insanların başkalarına acımaları üzerineydi. Kendi görüşlerine göre en korkunç şekilde tasvir ettiği cehennemden kaçınmak ve her zaman ulaşmak için arzu edilen cennet mekânını kazanmak adına zenginlere, fakirlere yardım etmeleri hususunda açıklamalarda bulunmuştu. Dinleyiciler arasında kumaş tüccarlığı yapmış ve bu işlerden oldukça zengin olmuş, eli sıkı Bay Geborand adında eski bir tüccar da vardı. Bay Geborand’ın hayatı boyunca bir fakire sadaka verdiği görülmemişti. Ancak genç papazın yapmış olduğu bu vaazın ardından, her pazar, kilisenin kapısından çıkarken fakir kadınlardan altısına bir miktar para bölüştürdüğü görüldü. Bir gün Piskopos, onu yine bu sadakayı ihsan ederken görmüş ve kız kardeşine gülümseyerek “Bay Geborand verdiği üç pulla cenneti satın almaya çalışıyor.” demişti.

Bir hayırseverlik söz konusu olduğunda bunu geri çevirmemek adına her zaman elinden geleni yapıyor ve bu gibi durumlarda karşısına çıkan hiçbir güçlükten yılmıyordu. Bir seferinde, şehrin büyük toplantı yerlerinden birinde yoksullar için yardım topladığı sırada; orada hem aşırı Kralcı hem de aşırı Voltaireci olmakla geçinen, aşırı zengin ve açgözlü, yaşlı bir adam olan Chamtercier Markisi de bulunuyordu. Böylesi hasis insan türleri gerçekten de yaşıyordu. Piskopos ona doğru yaklaşarak koluna dokunmuş, “Bana bir şeyler vermeniz gerekiyor Bay Marki.” demişti.

Marki soğuk ve duygusuz bir sesle, “Benim de para verdiğim fakirlerim var, Mösyö.” diye karşılık vermişti.

“O zaman, o fakirlerinizi bana verin.” diye yanıtlamıştı Piskopos.

Bir gün katedralde şu vaazı vermişti:

“Sevgili kardeşlerim, iyi yürekli dostlarım, Fransa’da sadece üç penceresi olan yüz binlerce köylü evi var; sadece tek bir penceresi, bir kapısı ya da hiç penceresi olmayan insanlarımızın sayısı ile milyonları bulabilir. Bunun tek nedeni ise kapı ve pencerelerden vergi alınmasıdır. Zavallı ailelerin, yaşlı kadınların ve küçük çocukların bu haneler içinde yaşamak zorunda kaldıklarını ve ortaya çıkabilecek kötü durumları, hastalıkları bir düşünün! Ne yazık ki! Tanrı insanlara hava veriyor ama kanun bunu satmaya kalkıyor. Kanunu elbette ki bu konuda suçlamıyorum ancak Tanrı’yı da kutsuyorum. Isére’de, Var’da, Alplerin her iki kısmında, Hautes ve Basses’te köylülerin bir el arabası dahi yok; gübrelerini erkekler sırtlarında taşımak zorunda kalıyor; mumları yok, reçineli meşaleleri yok, evlerini aydınlatmak için zift içine batırılmış ip parçalarını yakıyorlar. Dağlık Dauphine bölgesinde de durum hiç farklı değil. Altı aylık ekmekleri yemek zorunda kalıyorlar, bunları ancak kurutulmuş inek tezeklerinde pişiriyorlar. Kış geldiğinde bu ekmekleri ancak baltayla kesip yiyebiliyorlar ve onları yenilebilir hâle getirmeden yirmi dört saat önce ıslatmak zorunda kalıyorlar. Kardeşlerim, lütfen merhamet gösterin! Etrafınızdaki sefilliğin, ızdırabın farkına varın ve onlara yardım edin!”

Piskopos büyük şehirde doğduğundan Güneylilerin lehçesine kolayca aşinalık gösterebiliyordu. Halk arasında onların lehçeleriyle konuşarak daha sıcak bir sohbet ortamı sağlıyordu. Bu tarzı da onu dinleyenlerin çok hoşuna gidiyor, böylece halkın tüm kesimiyle kolayca iletişime geçmesine vesile oluyordu. İster sazdan inşa edilmiş bir kulübe olsun ister bir dağ evi isterse bir konak; Piskopos her yerde kendisini rahat hissediyor, hiçbir ortamda yabancılık çekmiyordu. Bütün dillere uyum sağladığı gibi, bütün kalplere hitap etmesini de çok iyi biliyordu.

Hiçbir zaman insan ayrımı yapmıyor; ister asilzade olsun isterse alt sınıftan biri, hepsine eşit davranmaktan çekinmiyordu. Hiçbir şeyi aceleye getirmiyor, her konuda ince eleyip sık dokuyordu. Her zaman, “Hatanın başladığı yer neresi?” diyerek incelemelerine başlıyordu.

Yüzündeki tatlı tebessümüyle, kendisinin bile bir zamanlar günahkâr olduğunu söylemekten çekinmiyor; ihtiyaç hâlinde idare edebilmek için sebat edilmesi gerektiğine inanıyor, dinî konularda asla yobazlık ve taassuba düşmüyordu. Bu konudaki düşüncelerini de şu şekilde açıklıyordu:

“İnsan, hem yükü hem de cazibesi olan bir bedene sahiptir. Onu beraberinde sürükler ve ona boyun eğer. Bu yüzden onu dikkatlice izlemeli, bedenin isteklerine baş eğmemeli ve ancak son noktada onun söylediklerini yerine getirmeli insan. Böylesi bir itaatte bile bazı kusurlar olabilir ancak bu şekilde işlenen kusurların günahı olmaz; bu, sadece bir düşüştür ve ancak duayla sona erebilecek bir diz çöküştür.

Aziz olmak bir istisnadır, dürüst bir insan olmaksa kural. İsterseniz düşün, günah işleyin, zayıflık gösterin ama her zaman dik durun ve dürüst olun.

Mümkün olduğunca en az günah işlemek, insanın kanunudur. Hiç günah işlememek ancak meleklerin hayalidir. Yeryüzünde bulunan her mahlukat günah işlemeye mahkûmdur. Günah, yer çekiminin sadece farklı bir biçimidir.”

Bu sözlere insanların hemen öfkelendiğini ve bağırmaya başladığını görünce, “Ah! Ah!..” dedi gülerek. “Görünüşe göre bu, tüm dünyanın işlediği büyük bir günahtır. İşte bu korkmuş, isyan edenler ve öfkelenenler de sadece ikiyüzlülerdir.”

Toplumun en ağır yüklerini omuzlarında taşıyan kadınlara ve yoksullara karşı da her daim hoşgörülüydü. “Kadınların, çocukların, âcizlerin, yoksulların ve cahillerin günahı; onların babalarının, efendilerinin, güçlülerin, zenginlerin ve bilgelerin günahlarıdır.” derdi.

Ayrıca bu konuda yine şöyle konuşurdu: “Cahillere mümkün olduğu kadar çok şey öğretin; toplum, bedava eğitim vermeye gücü yetmediğinden bu durumdan sorumludur. Toplum, yarattığı bu karanlığı aydınlatmakla sorumludur. Günah karanlıkta işlenir. Suçlu, günahı işleyen değil; karanlığı yaratandır.”

Olayları yargılama hususunda, görüldüğü üzere Piskopos’un kendine has bir tarzı vardı; onun bütün bu kıyaslamalarını İncil’den alıntıladığından şüpheleniyordum.

Bir gün, görülecek olan bir ceza davasının hazırlık aşamasının başladığına dair söylentiler duydu. Zavallı bir adam, elinde avucundakini sonuna kadar kullanarak karısına ve çocuğuna bakmaya çalışmış, sonunda onlara olan sevgisinden kalpazanlık yapmak zorunda kalmıştı. O devirde kalpazanlığın cezası idamdı. Kadın, kocasının ilk basmış olduğu sahte paraları kullanırken yakalanmıştı. Lehine hiçbir kanıt bulunamadığından tutuklanmıştı. Bu parayı sevgilisinden aldığını söylemesi aslında yeterli olabilecek, itirafı sayesinde kendisini kurtarabilecekti. Ancak kadın ısrarla hiçbir şey söylemiyor, durumu inkâr ediyordu. Bunun üzerine yargıç, kadını itiraf ettirmek için başka yollara başvurmuştu. Sevgilisinin onu aldattığı hikâyesini uydurarak kurnazca kadına sunulabilecek vesikalar hazırlatmıştı. Böylece talihsiz kadın, sevgilisinin onu aldattığına ikna olmuştu. Bunun üzerine kıskançlıktan çileden çıkarak sevdiği adamı suçlamış, her şeyi kanıtlarıyla ortaya çıkararak itirafta bulunmuştu.

Adam tam anlamıyla mahvolmuştu. Kısa süre içerisinde suç ortağıyla birlikte Aix’te yargılanacaktı. Etraftakiler bütün olan biteni anlatıyor, her biri yargıcın zekâsı karşısında heyecanını belli edercesine yorumlarda bulunuyordu. Kıskançlığı devreye sokarak gerçeğin büyük bir gazapla patlamasını, intikam duygusuyla gerçekleri ortaya çıkarmasını övgüyle anlatıyorlardı. Piskopos bütün bu konuşmaları sessizce dinliyordu. En sonunda şöyle sordu:

“Bu adam ve kadın nerede yargılanacak?”

“Ceza Mahkemesi’nde.”

“Peki, mahkemenin başı, yargıç nerede yargılanacak?” diye devam ettirdi sorusunu.

Digne şehrinde trajik bir olay meydana gelmiş, bir adam cinayetten idam cezasına mahkûm edilmişti. Zavallı bir adamdı, tam olarak eğitimli olmasa da cahil bir adam da değildi. Kasabalarda pazarcılık, kimi zaman da halk ozanlığı yapan birisiydi. Küçük şehirde bu olaya ilgi oldukça büyüktü. Mahkûmun idamı için belirlenen günün arifesinde, hapishane papazı hastalanmıştı. Suçluya son anlarında eşlik etmesi için bir din adamına ihtiyaç vardı. Rahibe başvurmuşlar ancak ondan da ret cevabı almışlardı. Açıklama olarak da: “Bu benim meselem değil. Bu nahoş görevle ve o dağlıyla hiçbir ilgim yok, üstelik sağlığım da yerinde değil. Ayrıca orası benim görev bölgemde değil.” demişti. Bu cevap, “Rahip haklı, burası onun değil benim sorumluluğumda.” diyen Piskopos’a iletildi.