18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 5)

18

Derhâl hapishaneye, mahkûmun yanına giderek ona adıyla hitap edip elinden tuttu ve onunla konuştu. Bütün gününü onunla geçirdi, yemek yemeyi ve uyumayı dahi unutarak bu mahkûmun ruhu için Tanrı’ya dua etti. Konuşmaları sırasında ona en yüce hakikatleri, basit bir biçimde dile getirdi. Sadece mahkûmu son yolculuğunda kutsamak için orada bulunan Piskopos; ona karşı hem bir baba hem bir kardeş hem de bir dost gibi davranıyordu. Ona elinden geldiğince tüm hakikatleri anlatıyor, cesaret veriyor ve teselli etmeye çalışıyordu. Adam, çaresizlik içerisinde ölümünü bekliyordu. Ölüm onun açısından korkunç bir uçurum gibiydi. Ölümün eşiğinde duran mahkûm, bu korkunç karanlığa dehşet içinde bakıyordu. Kesinlikle duruma karşı kayıtsız kalacak cehalette değildi. Az sonra yaşayacağı durumun şoku, onu bizim hayat dediğimiz gerçekten sıyırmış ve gölgeler arasındaki gizemli karanlığın içine atmıştı. Bu ölümcül gediklerin arasından sürekli olarak dünyanın ötesine bakmaya çalışıyor ancak görebildiği sadece karanlık oluyordu. Piskopos, bir şekilde onun ışığı görmesini sağlıyordu.

Ertesi gün zavallıyı almaya geldiklerinde Piskopos hâlâ oradaydı. Ona eşlik ederek mor cübbesi ve boynunda piskoposluk haçıyla, iplerle bağlanmış suçlunun yanında yürüyordu.

Onunla birlikte arabaya bindi, darağacına çıkarken bile mahkûmu yalnız bırakmadı. Bir önceki gün büyük karanlıkların içine düşmüş olan mahkûm, şimdi sanki mesut bir insanmış gibi gülümsüyordu. Artık ruhunun kendisiyle barıştığını ve Tanrı’ya kavuşmanın özlemini hissediyordu. Piskopos onu kucakladı ve tam giyotinin bıçağı düşmek üzereyken ona şöyle dedi:

“İnsanın öldürdüğünü Tanrı ölümden diriltir, hemcinslerinin reddettiğini Tanrı karşılar. Dua edin, inanın, hayata girin; Tanrı oradadır.” Darağacından indiğinde bakışlarında insanların saygıyla bir adım geri çekilmelerine neden olan bir ifade vardı. Bu saygının onun solgunluğundan mı, yoksa üzerine çökmüş olan sükûnetinden mi kaynaklandığını kimse tanımlayamıyordu. Gülümseyerek sarayı gibi gördüğü mütevazı evine döndüğünde kız kardeşine: “Az önce piskoposluk görevimi yerine getirdim.” dedi.

En yüce şeylerin genellikle en az anlaşılan şeyler olmasından, kasabada Piskopos’un bu davranışı hakkında da “gösteriş yapıyor” diyen insanlar vardı. Ancak bu söylentiler sadece salonlarla sınırlı kalan yorumlardandı. Mukaddes işlerde asla kötülük düşünmeyen inançlı halk, Piskopos’un bu davranışından duygulanmış; ona karşı büyük hayranlık besliyordu.

Piskopos’a gelince bir darağacında idama şahit olmak onu derinden etkilemiş ve yaşanılanların etkisinden kurtulabilmesi çok uzun zaman almıştı.

Aslında, heybetiyle meydana dikilmiş ve hazırlanmış olan giyotin onun üzerinde büyük bir tesir bırakmıştı. İnsan, giyotini kendi gözleriyle görmedikçe ölüm cezasına karşı belli bir kayıtsızlık gösterebilir; karar verildiği sırada cezayı telaffuz ederken evet ya da hayır demekten kaçınmayabilirdi. Ancak böyle bir durumla karşılaşmış bir insanın o anda yaşadığı büyük şok sonrasında, bir daha böyle bir karar verileceği zaman kişi kesinlikle lehte ya da aleyhte karar verme hususunda zorlanırdı. Bazıları bu durumda giyotinden yana çıkarken bazıları da onun kesinlikle kaldırılması gerektiğini ileri sürerdi. Giyotin, yasanın tam anlamıyla somutlaşmış hâliydi; buna intikam denilebilirdi, tarafsız değildi ve sizin de tarafsız kalmanıza izin vermezdi. Onu gören, titremelerin en şiddetlisiyle sarsılırdı. Bütün toplumsal soruların sorgulama noktası, bu doğrayıcı bıçağın ucuna odaklanırdı. Darağacı bunun sadece görsel olarak tasviriydi. Darağacı, bir yargıçla bir marangozun yarattığı korkunç bir canavardı. Darağacı tahta, demir ve iplerden yaratılmış; sanki sebep olduğu ölülerle beslenen bir şeytanın vücut bulmuş hâliydi.

Sanki ne karanlık bir inisiyatife sahip olduğunu bilmeyen bir varlıkmış gibi görünüyordu ancak bu darağacı sadece demir, tahta ve iplerden oluşan cansız bir varlık değildi; onun irade sahibi olduğu bile söylenebilirdi. Bu mekanizmanın duyduğunu, gördüğünü, dinlediğini ve sanki olup bitenlere katıldığını bile söyleyebiliriz. Darağacı, celladın suç ortağıydı; kan içerek ve insan eti yiyerek beslenmesini sağlardı. Darağacı yargıç ve marangoz tarafından üretilmiş bir canavardı. Yol açtığı tüm ölümlerden oluşan korkunç bir canlılıkla yaşıyormuş gibi görünen, şeytani bir ruhtu.

Bu nedenle arkasında bıraktığı izlenim çok korkunç ve derin oluyordu; infazı takip eden gün ve sonraki günlerde, Piskopos kendisini çok zor toparlayabildi. O korkunç infaz anının geçici dinginliği kaybolduktan sonra, toplumsal adaletsizliğin hayaleti ona eziyet etmeye başlamıştı. Genel olarak yaptığı tüm işlerden büyük bir memnuniyetle dönen Piskopos, bu sefer kendisini bir suç işlemiş gibi hissediyordu. Zaman zaman kendi kendine konuşuyor ve kısık sesle mırıldanıyormuş gibi davranıyordu. Bir akşam kız kardeşi onun kendi kendine şu şekilde konuştuğuna şahit oldu:

“Bu işin bu kadar korkunç olabileceğini düşünmemiştim. İnsanlığın yasasını görmeyecek kadar tanrısal işlerle uğraşmak ise büyük hatadır. Ölüm, yalnızca Tanrı’ya aittir. İnsanlar bu bilinmeyen şeye hangi hakla dokunabiliyorlar?”

Zaman geçtikçe elbette bu izlenimler zayıfladı ve sonunda yok oldu. Bununla birlikte, daha sonrasında Piskopos’un yine de darağacının kurulduğu yerlerden geçmekten kaçındığı gözlemlendi.

Bay Myriel her an, hasta ve ölmek üzere olan kişilerin başucuna çağrılabilirdi. En büyük görevinin ve yapması gereken en önemli işin bu olduğunu asla göz ardı etmezdi. Dul ve yetim ailelerin onu çağırmalarına bile gerek yoktu; o, bu ziyaretleri zaten canıgönülden yapardı. Sevdiği karısını kaybetmiş bir eşin, çocuğunu kaybetmiş bir annenin, kocasını kaybetmiş yaslı bir kadının yanında uzun saatler boyunca oturup onları teselli etmekten memnuniyet duyardı. Ne zaman susması ve ne zaman konuşması gerektiğini gayet iyi bilirdi. Ah, o gerçekten takdire şayan bir din adamıydı! Acıları unutturarak onları yok etmeye değil, insanların umutlarını yeniden büyütmeleri ve yüceltmelerine yardımcı olmaya çalışırdı. Şöyle derdi:

“Ölülere karşı tutumunuza dikkat edin. Yok olan bir şeyi düşünmek beyhudedir. Dikkatlice ona bakacak olursanız, sevdiğinizin göğün en yükseklerinde yaşayan bir ışık olarak yükseldiğini görebilirsiniz.”

İnancın, insanı güçlendirdiğini biliyordu. Bu yüzden de çaresiz insanlara, umudunu kaybederek mezar taşlarına bakan kişilere, bakışlarını göklere çevirmelerini ve o kişilerin artık huzur bulduklarını söyleyerek kederlenmemeleri hususunda onları teselli ediyordu.

V

Monsenyör Bienvenu Cübbelerini Çok Uzun Süre Giyerdi

Bay Myriel’in özel hayatı da genel anlamda çalışma hayatından pek de farklı değildi. Digne kasabasının Piskoposu’nun yaşadığı gönüllü yoksulluğu yakından gören herhangi biri, bu duruma ciddi anlamda şaşırırdı.

Bütün ihtiyarlar ve çoğu düşünürlerde olduğu gibi, o da çok az uyurdu. Bu uykuları ise her zaman kısa ama derin uykular olurdu. Sabah bir saat kadar kestirir, sonrasında ya kilisede ya da kendi evinde günlük ibadetini yerine getirirdi. İbadetini tamamladıktan sonra, süte batırdığı bir dilim çavdar ekmeğiyle kahvaltısını yapardı. Sonra, işlerini halletmeye koyulurdu.

Bir Piskopos olarak çok meşgul bir adamdı. Her gün genellikle Piskoposluk Sekreterliği tarafından getirilen bir yığın evrak işini halleder, neredeyse her gün başpapaz ile görüşmeler gerçekleştirirdi. Cemaati ile yapması gereken görüşmeler, dua kitapları, piskoposluk ilmihâlleri, güncel kitaplar gibi incelemesi gereken büyük bir kilise kütüphanesi; yazılması gereken evraklar, hazırlanması gereken vasiyetnameler, günah çıkarma ibadetleri, belediye başkanlarının uzlaştırma işleri; büro ve idari yazışmalarla bir taraftan devlet, bir taraftan Vatikan’ın verdiği binlerce işle mücadele etmek zorundaydı.

İşleriyle ilgili bu binlerce ayrıntıdan, ofis işleri ve kısa notların alınmasından sonra kendisine ne kadar zaman kalıyorsa onları da öncelikle muhtaçlara, hastalara ve mazlumlara ayırırdı. Bütün bu işlerin ardından kendisine vakit kalacak olursa o zaman da ya bahçesiyle ilgilenir ya da kitap okuyarak bir şeyler yazmakla meşgul olurdu. Bu, her hâlükârda zahmetli olan iki türlü çalışma hayatı için de tek bir söz söylerdi: “Akıl bahçedir.”

Gün ortalarına doğru eğer hava güzelse dışarı çıkar ve kırları ya da yakın kasabaları dolaşarak yoksul evlerini ziyaret ederdi. Tek başına, gözleri yere eğik, derin düşüncelere dalmış hâlde, elindeki bastonundan destek alarak yürürdü. Üzerinde mor cübbesi, ayağında mor çorapları ve ağır ayakkabıları, başında üç büyük altın rengi püskülün sallandığı şapkasıyla ağır aksak adım atardı.

Ziyaret ettiği her yerde büyük bir bayram havasıyla karşılanırdı. Varlığının sıcak ve ışıltılı bir yanı olduğu söylenebilirdi. Çocuklar ve ihtiyarlar, güneş gibi parlayan Piskopos’un geldiğini gördüklerinde kapı önlerine çıkarlardı. Piskopos onları, onlar da Piskopos’u kutsardı. Kasabada herhangi birinin ihtiyacı varsa ona hemen o kişinin evini gösterirlerdi.

Orada burada durarak çocuklarla konuşur, annelerine gülümserdi. Parası olduğu zaman yoksulları ziyarete giderdi, artık parası kalmadığında ise bu sefer zenginleri ziyaret ederdi.