Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 28)
“Monsenyör, adam yok! Gümüşleri de çalıp gitmiş!”
Bu haykırışın ardından gözleri köşedeki pul pul dökülmüş, ayak izlerinin olduğu bahçe duvarına takıldı. Duvarın kenar pervazı kırılmıştı.
“Bakın! İşte, oradan kaçıp gitmiş. Duvardan atlayıp kaçmış. Ah Tanrı’m, ne korkunç bir durum! Gümüşlerimizi çalmış!”
Piskopos bir an sessiz kaldı, sonra ciddi bir tavırla gözlerini kaldırarak Madam Magloire’a nazikçe şöyle dedi:
“Peki, her şeyi bir kenara bırakalım, o gümüş eşyalar gerçekten bizim miydi?”
Madam Magloire’ın resmen dili tutulmuştu. Başka bir sessizlik anı yaşandı, sonra Piskopos yine konuşmaya devam etti:
“Madam Magloire, uzun zamandır o gümüşleri kullanıyor olmamız haksızlıktı. Onlar zaten fakirlere aitti. O adam kimdi? O da zavallı, yoksul bir adamdı.”
“Yüce Tanrı’m!” diye haykırdı bir kez daha Madam Magloire. “Ben ne kendimi ne de kız kardeşinizi düşünüyorum. Bizim için fark etmez. Ama Monsenyör, siz onları seviyordunuz, şimdi nasıl yemek yiyeceksiniz?”
Piskopos büyük bir şaşkınlıkla ona baktı.
“Ah, hadi ama. Kalaylı çatal kaşık diye bir şey yok mu?”
Madam Magloire mutsuzca omuzlarını silkti.
“Kalay çok kötü kokar.”
“O zaman biz de demir çatal ve kaşıklar kullanırız.”
Madam Magloire imalı bir tavırla yüzünü buruşturdu.
“Demirin de kötü bir tadı vardır.”
“Pekâlâ.” dedi Piskopos. “Tahta olanları kullanırız biz de.”
Birkaç dakika sonra, Jean Valjean’ın önceki akşam oturduğu masada kahvaltı ediyordu. Monsenyör Bienvenu, kahvaltısını yaparken hiçbir şey söylemeyen kız kardeşine ve ağzının içinde sürekli homurdanmaya devam eden Madam Magloire’a bakarak neşeyle şunları söyledi: “Bir tas sütün içine bir parça ekmek batırmak için gerçekten de ister gümüş olsun isterse tahta, ne çatala ne de kaşığa ihtiyaç var.”
Bu duruma artık daha fazla dayanamayan Madam Magloire, nihayet kendisini tutamayarak patladı: “Gerçekten çok güzel bir fikirdi.” dedi kendi kendine homurdanarak. “Böyle bir adamı eve almak gerçekten iyi bir fikirdi! Bir de onu kendinize en yakın konuma yerleştirdiniz! Siz onu misafir ettiniz, peki o ne yaptı? Hırsızlıktan başka hiçbir şey! Ne şans ama! Ah, yüce Tanrı’m! Bunları düşünmek bile insanı ürpertiyor!”
Ağabey ve kız kardeş tam masadan kalkmak üzereyken kapı çaldı.
“Girin.” dedi Piskopos sakince.
Kapı açıldı ve üç jandarmanın yaka paça yakaladığı Jean Valjean içeri girdi.
Grubun komutanı gibi görünen başka bir jandarma kapının yanında duruyordu. En son içeri o girdi ve askerî bir selam vererek Piskopos’a doğru ilerledi.
“Monsenyör.” dedi.
Bu söz üzerine, morali bozuk ve bunalıma girmiş görünen Jean Valjean, şaşkın bir tavırla başını kaldırdı.
“Yüce Tanrı’m, sadece bir papaz değil Monsenyör’müş.” diye mırıldandı kendi kendine.
“Sus!” diye emretti jandarma. “O, Monsenyör Piskopos’tur.”
Bu arada, Monsenyör Bienvenu yaşının izin verdiği ölçüde hızlı davranmaya çalışarak Jean Valjean’a doğru ilerledi.
“Ah! İşte buradasınız!” diye haykırdı neşeyle Jean Valjean’a bakarak. “Sizi gördüğüme çok sevindim. Çünkü giderken almayı unuttuğunuz şeyler var burada, size gümüşlerle birlikte karşılığında iki yüz frank daha alabileceğiniz şamdanları da almanızı söylemiştim. Neden onları da yanınıza almadınız?”
Jean Valjean gözlerini kocaman açarak Saygıdeğer Piskopos’a hiçbir insan dilinin açıklayamayacağı bir ifadeyle baktı.
“Monsenyör.” dedi jandarma komutanı. “O zaman bu adamın bize söyledikleri doğru mu? Gece karanlığında kaçar gibi koşarak gittiğini görünce konuyu araştırmak için onu yakalamıştık. Bu gümüşleri bulduk…”
“Ve size…” diyerek araya girdi Piskopos gülümseyerek. “Geceyi birlikte geçirdiği yaşlı bir papazın onları verdiğini mi söyledi? Durumun nasıl göründüğünün farkındayım. Ve siz de onu alıp buraya getirdiniz öyle mi? Bu, büyük bir hata!”
“Bu durumda…” diye kekeledi komutan. “Gitmesine izin mi vermeliyiz?”
“Elbette.” diye yanıtladı Piskopos.
Böylece jandarmalar Jean Valjean’ı serbest bıraktı.
“Serbest bırakıldığım doğru mu?” dedi, neredeyse anlaşılmaz bir sesle ve sanki uykusunda konuşuyormuş gibi.
“Evet, serbestsin, anlamıyor musun?” dedi jandarmalardan biri öfkeyle.
“Dostum.” diye konuşmaya devam etti Piskopos. “Gitmeden önce, işte şamdanlarınız. Alın onları da.”
Şöminenin üzerindeki iki şamdanı aldı ve Jean Valjean’a uzattı. İki kadın hiçbir şey söylemeden, hiçbir tepki göstermeden, Piskopos’u mahcup edebilecek hiçbir bakışta dahi bulunmadan olup biteni seyrediyordu.
Jean Valjean’ın bütün bedeni titriyordu. İki şamdanı mekanik hareketlerle ve uyuşmuş hâlde aldı.
“Şimdi.” dedi Piskopos. “Huzur içinde gidebilirsiniz. Bu arada, gelirken buraya bahçeden girmenize de gerek yok. Sokak kapımız her daim misafirlerimize açıktır. O kapı ne gündüz ne de gece üzerindeki o mandal haricinde başka hiçbir şeyle kapatılmaz.”
Sonra jandarmaya dönerek: “Sizler gidebilirsiniz beyler.” dedi. Böylece jandarmalar evden ayrıldı. Jean Valjean düşmüş olduğu durumdan dolayı neredeyse bayılmak üzereydi. Piskopos ona doğru yaklaştı ve alçak sesle şöyle dedi:
“Bu parayı dürüst bir adam olmak için kullanacağınıza söz verdiğinizi asla unutmayın.”
Söz verdiğine dair hiçbir şey hatırlamayan Jean Valjean’ın dili tutulmuştu. Piskopos bunları söylerken kelimeleri özellikle vurgulamıştı. Ciddiyetle konuşmasına devam etti:
“Jean Valjean, kardeşim, artık siz kötülükten çok iyiliğe yakınsınız. Bundan böyle artık vicdanınızı satın almış bulunuyorum. Onu karanlık ve düşmüş olduğu cehennem çukurundan çıkarıp Tanrı’nın merhametine sunuyorum.”
XIII
Küçük Gervais
Jean Valjean, o gün kaçarcasına kasabayı terk etti. Fark etmeden ayakları geri gidiyor olsa da önüne çıkan her türlü yolda hızlıca ilerledi. Bütün sabah boyunca hiçbir şey yememiş olmasına rağmen hiç açlık hissetmeden öylece dolaşmaya devam etti. Duyguları yine karışmıştı. İçinden yükselen korkunç bir öfkenin bilincindeydi ancak bu öfkenin kime karşı olduğunu kestiremiyordu. Piskopos’un gerçek anlamda onun vicdanına dokunduğu inkâr edilemezdi. Karşılaştığı ve yaşamının son yirmi yılında edindiği kötülük duygusuna karşı, bugün yaşamış olduğu bu anlar, onun kalbini yumuşatmış olabilir miydi? Bu ruh hâli onu fazlasıyla yormuştu. Dehşetle, talihsizliğin yarattığı adaletsizliğin ona verdiği ürkütücü sükûnetin içinde kaybolmak üzere olduğunu algıladı. Nasıl davranması gerektiğini bir türlü kestiremiyordu. Bu belirsizlik onu şaşırttığından jandarmaların onu tutuklamış olmalarını diliyordu, böylece en azından bu tür karmaşık duyguları yaşamamış olacaktı.
Mevsim kabul edilebilir ölçüde ilerlemiş olsa da şurada burada bulunan çit sıralarında hâlâ geç kalmış birkaç çiçek vardı. Yürüyüşü sırasında içinden geçerken kokuları ona çocukluğunun anılarını hatırlatıyordu. Bu anılar onun için dayanılmazdı, aklına gelmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Bütün gün boyunca böyle biçare hâlde, dile getirmediği düşüncelerin arasında boğuldu.
Çakıl taşları ve toprağın üzerine uzun gölgelerin düştüğü akşam saatine doğru Jean Valjean, yorgunluktan bir çalının arkasına sinerek ıssız ovanın ortasında bir yere oturdu. Ufukta görebildiği Alplerden başka hiçbir şey yoktu. Uzaklarda bir köye dair bir emare bile bulunmuyordu. Jean Valjean, Digne kasabasından üç fersah uzakta olabilirdi. Birkaç adım ötesinde ovayı kesen bir patika, çalılıkların arkasından uzanıyordu. O, bütün o duygu karmaşasının arasında düşüncelere daldığı sırada, neşeli bir sesle birisinin şarkı söylediğini duydu.
Başını çevirip baktığında bunun on yaşlarında küçük bir çocuk olduğunu gördü. Savoyardlı çocukların söylediği türden bir çocuk şarkısını söylüyordu. Pantolonunda delikler olan, sefil görünümlü ancak yine de neşeli ve kibar çocuklardan biriydi.
Çocuk durmadan aynı şarkıyı tekrar ediyor, bu sırada yürümeyi bırakıyor ve elindeki muhtemelen bütün serveti olan birkaç bozuk parayla oynuyordu. Bu paranın arasında bir de kırk sent olduğunu fark etti.
Jean Valjean’ın orada olduğunun farkında olmayan çocuk, çalılıkların yanında durdu ve o zamana kadar büyük bir hünerle avucunun içinde oynadığı bir avuç dolusu bozuk parayı havaya fırlattı. Bu sefer bozuk paraların arasından kırk sent elinden düşerek Jean Valjean’a ulaşana kadar çalılıklara doğru yuvarlandı.
Jean Valjean hemen ayağını o paranın üzerine koydu. Bu sırada kaybettiği parasını arayan çocuk, onu fark etti. Hiçbir şaşkınlık belirtisi göstermeden ona doğru yürüdü. Bulundukları yerde tamamen yalnızlardı, göz alabildiğine ovada ya da patikada kimsecikler yoktu. Tek ses, göklerin uçsuz bucaksız yüksekliğinde uçan bir kuş sürüsünün minik, cılız çığlıklarıydı. Çocuğu olduğundan daha da güzel gösteren akşam güneşi, Jean Valjean’ı büsbütün korkunçlaştırıyor; ortaya garip bir çiftin çıkmasına neden oluyordu.
“Efendim.” dedi küçük çocuk, saf cehalet ve masumiyetten oluşan o çocuksu güvenle. “Param?”
“Adın ne senin?” dedi Jean Valjean.
“Küçük Gervais, efendim.”
“Git buradan.” dedi Jean Valjean.
“Efendim.” dedi çocuk tekrar. “Paramı geri verin.”
Jean Valjean başını önüne eğdi ve cevap vermedi.
Çocuk tekrar: “Param efendim.” dedi.
Jean Valjean’ın gözleri yere sabitlenmişti. “Param, azıcık param!” diye ağladı çocuk. “Bir parçacık gümüş param!”
Jean Valjean sanki onu hiç duymuyormuş gibi davranıyordu. Çocuk onu hırkasından yakalayarak sarstı. Aynı zamanda, Jean Valjean’ın parasının üzerine koymuş olduğu demir ökçeli ayakkabısını kaldırmaya çalışıyordu.