18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 27)

18

Gündüz vakti olsa onun madencilerin kullandığı bir tür kazma olduğunu fark etmek mümkündü. O dönemlerde hükümlüler Toulon’u çevreleyen yüksek tepelerden taş çıkarmak için bu aletleri kullanırlardı. Bu alet genellikle masif demirden yapılır ve alt uç kısmında bir topuz ile sonlanır, bu sayede kayaları kırmaları kolaylaşırdı.

Demir parçasını sağ eline aldı; nefesini tutarak usulca, bildiğiniz üzere hemen yan taraftaki Piskopos’un yattığı bitişik odanın kapısına yöneldi. Bu kapıya vardığında onu aralık buldu; Piskopos, kapıyı kapatmamıştı.

XI

Neler Yaptı?

Jean Valjean etrafı dinledi. Tek bir ses dahi yoktu.

Kapıyı itti.

Parmaklarının ucunda yürüyerek hafifçe, içeri girmek isteyen bir kedinin sinsi ve huzursuz yumuşaklığıyla ilerledi.

İtmiş olduğu kapı usulca açıldı, kapı aralığını biraz daha genişletti; sessizce hareket ediyordu.

Kısa bir anlığına bekledi, sonra kapıyı tam olarak açtı.

Sessizce ilerlemeye devam etti. Kapı artık onun geçmesine müsaade edecek kadar açıktı. Ancak hemen kapının arkasında bulunan masa, rahat hareket etmesine engel olacak bir açıyla orada duruyordu.

Jean Valjean ne pahasına olursa olsun, açıklığı daha da genişletmesi gerektiğinin farkındaydı.

Hareket etmeye karar vererek kapıya bir öncekinden daha güçlü biçimde yüklendi. Ancak bu sefer kötü yağlanmış olan kapının menteşesinden, sessizliğin ortasında aniden boğuk ve uzun bir gıcırtı patladı. Jean Valjean bu gıcırtıdan ürktü. Menteşenin gıcırtısı, kıyamet günü üflenecek olan borunun keskin ve ürkütücü sesi gibi kulaklarında çınladı. Bu ses ona öylesine şiddetli gelmişti ki menteşenin canlandığını, birdenbire evdeki herkesi uyandıracak korkunç bir varlığa dönüşerek âdeta köpek gibi havladığını canlandırdı gözünde. Olduğu yerde titreyerek donup kaldı ve ayak parmaklarının ucundan, duruşunu değiştirerek topuklarının üzerine bastı. Şakaklarındaki atardamarların iki demir çekiç gibi attığını duyabiliyor ve nefesi, sanki göğsünden bir mağaradan çıkan rüzgârın kükremesiyle çıkıyormuş gibi geliyordu. O sinir bozucu menteşenin korkunç gürültüsünün, bir depremin şoku gibi tüm haneyi rahatsız etmemesi ona imkânsız görünüyordu; şimdi gıcırtıyı duymuş olan yaşlı adam ayağa fırlayacak, iki yaşlı kadın çığlıklar atarak aşağıya inecek, gürültüleri duyan etraftaki insanlar yardıma koşacak, en fazla on beş dakika içerisinde kasabada büyük bir kargaşa kopacak ve jandarma duruma el koyacaktı. Bir anda aklının başından gittiğini düşündü.

Olduğu yerde tıpkı bir tuzdan heykel gibi donup kalmıştı, hareket etmeye cesaret dahi edemiyordu. Aradan birkaç dakika geçti. Kapı artık ardına kadar açılmıştı. Sonunda yandaki odaya bakmaya cesaret edebildi. Yaşlı adam hiç kıpırdamamıştı. Usulca içeriyi dinledi. Evin içerisinde de tek bir hareket yoktu. Paslı menteşenin çıkardığı ses kimseyi uyandırmamıştı.

İlk tehlike anını sorunsuz atlatmıştı ancak içinde korkunç bir kargaşa hüküm sürmeye devam ediyordu. Buna rağmen geri adım atmadı. Kaybettiğini düşündüğü anlarda bile asla geri adım atmamıştı. Artık tek düşüncesi, bir an önce aklındaki eylemi bitirmekti. Bir adım daha atarak odadan içeri girdi.

Muhteşem bir sükûnete sahip olan odada, ay ışığının altında masanın üzerine saçılmış kâğıtlar, kapağı açık ve taburenin üzerine yığılmış ciltli kitaplar, giysilerle dolu bir koltuk, gölgeli köşeler ve beyazımsı noktalar açıkça seçilebiliyordu. Jean Valjean, mobilyalara çarpmamaya özen göstererek ihtiyatla ilerledi. Odanın diğer ucunda uyuyan Piskopos’un düzenli ve sakin nefesini duyabiliyordu.

Bir anda olduğu yerde durmak zorunda kaldı çünkü yatağın yanına düşündüğünden çok daha hızlı ulaşmıştı.

Doğa, kimi zaman sanki aklımızı başımıza toplamak istermiş gibi etkilerini ve güçlerini üzerimize yönlendirerek eylemlerimizi gerçekleştirmemize engel olmaya çalışırdı. İşte şimdi de böyle bir an yaşanıyordu, son yarım saat içerisinde gökyüzünü büyük bir bulut kütlesi kaplamıştı. Jean Valjean yatağın önünde durduğu anda, bu bulut kütlesi sanki kasıtlı biçimde aralanmış ve uzun pencereden içeriye düşen bir ışık hüzmesi Piskopos’un solgun yüzünü aydınlatmıştı. Yaşlı adam büyük bir huzur içerisinde uyuyordu. Alplerin soğuğundan dolayı, kollarını bileklerine kadar kaplayan kahverengi yünden bir giysi içinde, neredeyse tamamen giyinik hâlde yatağında yatıyordu. Yüzük şeklinde piskoposluk mührünü taşıyan sağ eli yorganın üzerinde duruyor; sakin yüzünü, rahat ve huşu dolu bir tebessüm süslüyordu. Bütün yüzü belli belirsiz bir tatmin, tevazu ve iç huzurla aydınlanıyordu. Bu bir tebessümden çok daha fazlası, ilahi bir ışıltıydı sanki. Görünmez bir ışığın tarif edilemez yansımasını alnının üzerinde taşıyordu. Adil olanın ruhu, uykuda sanki gizemli bir cenneti seyrediyor gibiydi. Ve o cennetin yansıması, Piskopos’un bütün bedenine çökmüştü. Orada yatan yaşlı adam, adil ve vicdanlı olmasından dolayı huşu içinde uyuyordu.

Ay ışığı hüzmesi, deyim yerindeyse bu içsel parlaklığın üzerine bindiği anda, uyuyan Piskopos büyük bir ihtişam içinde görünüyordu. Gökyüzündeki o ay, o uyuyan doğa, o titremeyen bahçe, o kadar sakin olan ev, o saat, an, sessizlik; bu adamın saygıdeğer huzuruna ağırbaşlı ve anlatılmaz bir nitelik katıyordu ve o beyaz saçlar, o kapalı gözler, her şeyin umut ve güvenden ibaret olduğu o yüz, o yaşlı adamın başı, sahip olduğu huzurlu bebek uykusu, etrafa bir nevi dingin ve görkemli hava veriyordu. Orada bu şekilde, huşu içerisinde uyuyan bu yaşlı adamda; kendisinin bile farkında olmadığı, gerçek anlamda ilahi bir etki vardı.

Jean Valjean ise ona nazaran sanki karanlık bir gölge gibiydi; elinde tuttuğu demir nesneyle, bu ilahi ışık saçan adamdan korkarak hareketsizce duruyordu. Bugüne kadar hiç böylesini görmemişti. Onu asıl korkutan bu güven duygusuydu. Karşısında insanüstü bir manzara vardı; o tam anlamıyla kötülüğün eşiğine gelmiş bir canavar, yaşlı adam ise vicdanına güvenerek huzurla uyuyan bir adalet timsali.

Öylesine yüce bir kişilikti ki bu karşısındaki yaşlı adam, evinde eski bir kürek mahkûmunu misafir ediyor olmasına rağmen gayet derin bir uykuya dalabiliyordu.

İçinden geçenleri bırakın kendisine, hiç kimseye anlatabilecek durumda değildi. Bu yatağın başında cesaret ve saflık ile zorbalık karşı karşıya kalmıştı. Adamın yüzünden bile hiçbir şeyi kesin olarak ayırt edebilmek mümkün değildi. Bir tür bitkin şaşkınlıktı yaşadığı. Sadece ona bakarak öylece kalakalmıştı. Peki ama gerçek düşünceleri nelerdi? Burada tam anlamıyla ilahi bir durum söz konusuydu. Kesin olan tek şey ise bu adamın varlığının onu fazlasıyla etkilediğiydi. Ne tür duygular yaşadığını bile adlandırabilecek durumda değildi.

Gözünü bir an olsun yaşlı adamdan ayıramıyordu. Tavrından ve ahvali ruhiyesinden çıkarılabilecek tek şey, garip bir kararsızlıktı. İki uçurumun arasında kalmıştı. İnsanın içinde kendini kaybettiği ve yine kurtardığı, bir nevi araftaki uçurum arasında tereddüt ettiği söylenebilirdi. O anda karşısında duran bu ilahi adamın, aynı anda hem kafasını ezmeye hem de elini öpmeye hazır görünüyordu.

Birkaç dakika sonra sol kolu yavaşça alnına doğru kalktı ve şapkasını çıkardı, sonra yine aynı düşünce ile kolu geri düştü. Jean Valjean bir kez daha düşünmeye başladı. Şapkası sol elinde, sopası sağ elinde, darmadağın saçları başının etrafına dağılmış, öylece düşüncelere daldı.

Piskopos, bu korkunç bakışın altında derin bir huzur içinde uyumaya devam ediyordu.

Ayın parıltısı, kollarını her ikisine de uzatıyormuş gibi görünen baca parçasının üzerindeki haçı; biri için kutsama, diğeri için af ile karışık bir şekilde görünür kıldı.

Jean Valjean o anda kendine gelerek şapkasını başına geçirdi, sonra Piskopos’a bakmadan yatağın yanından hızla geçerek dosdoğru onun başucundaki dolaba yürüdü. Sanki kilidi zorlamak zorunda kalacakmış gibi düşünerek elindeki nesneyi kaldırdı, anahtarın üzerinde olduğunu görerek kapağı açtı; karşısına çıkan ilk şey, gümüş eşya sepeti oldu. İçindekileri hızla kaptı, hiçbir önlem almaya gerek duymadan ve gürültü çıkıp çıkmayacağını umursamadan odayı uzun adımlarla arşınladı. Kapıya ulaşarak doğrudan kendi odasına yürüdü, sopasını ve tüm eşyalarını alarak açtığı pencerenin pervazından atlayıp bahçeye geçti. Bir kaplan gibi bahçe duvarını aşarak var gücüyle oradan kaçtı.

XII

Piskopos Çalışmaları

Ertesi sabah gün doğarken Monsenyör Bienvenu, bahçesinde geziniyordu. Madam Magloire tam bir şaşkınlık içerisinde ona doğru koştu.

“Monsenyör, Monsenyör!” diye bağırdı. “Saygıdeğer Piskopos, gümüş sepetin nerede olduğunu biliyor musunuz?” diye haykırdı.

“Evet.” diye yanıtladı Piskopos, sakince.

“Yüce İsa bizi kutsasın!” diye devam etti yakınmaya yaşlı kadın. “Onlara ne olduğunu bilmiyorum, yerinde yok.”

Piskopos, ayağının ucuyla çiçek tarhının içindeki sepeti işaret ederek Madam Magloire’a gösterdi.

“İşte burada.”

“Ama!..” dedi kadın şaşkınlıkla. “Bunun içinde hiçbir şey yok! Peki, gümüşlere ne oldu?”

“Ah!..” dedi Piskopos. “Sizi bu kadar endişelendiren gümüşlere ne olduğu mu olmalı? Ama ben onların nerede olduğunu bilmiyorum.”

“Tanrı’m, yüce Tanrı’m! Çalınmış! Dün gece burada kalan o adam, onları çalmış olmalı.”

Göz açıp kapayıncaya kadar Madam Magloire, yaşlı adamın yatak odasının arkasındaki girintiye koşup misafiri kontrol ederek yeniden Piskopos’un yanına dönmüştü. Bu sırada Piskopos eğilmiş; sepetin üzerine düşmüş olan, kırılan çiçeklerinden birkaçını iç çekerek inceliyordu. Madam Magloire’ın çığlığıyla ayağa kalktı.