Виктор Мари Гюго – Sefiller I. Cilt (страница 29)
“Paramı istiyorum, bana kırk sentimi geri ver!”
Çocuk ağlamaya başladığında Jean Valjean, başını kaldırdı. Hâlâ olduğu yerde durmaya devam ediyordu. Kederli gözleriyle çocuğu süzdü. Sonra elini sopasına attı ve korkunç bir sesle: “Kimsin sen?” diye bağırdı.
“Benim, efendim.” diye yanıtladı çocuk. “Küçük Gervais! Benim! Bana kırk sentimi geri vermenizi istiyorum! Lütfen ayağınızı çekin, efendim!”
Bir süre sonra, çocuk olmasına rağmen öfkelendi ve onu korkutmak istermiş gibi üzerine yürüyerek bağırmaya başladı:
“Haydi ama ayağını çeker misin? Çek şu ayağını yoksa kötü olacak!”
“Ah! Sen hâlâ burada mısın?” dedi Jean Valjean ve birden hâlâ ayağı paranın üzerindeyken doğruldu ve ekledi: “Gelip kendin almak ister misin?”
İri yarı adamın birden karşısında dikildiğini gören çocuk, korkudan titremeye başlamış ve birkaç dakikalık sersemlikten sonra, ağlamaya bile cesaret edemeden arkasını dönüp kaçmıştı.
Nefesi kesilene kadar ağlayıp koşmayı sürdürdü, sonrasında arkasına baktı ve ağlamaya devam etti. Jean Valjean düşmüş olduğu düşüncelerin arasından onun hıçkırıklarını duyabiliyordu. Birkaç dakika sonra çocuk ortadan kayboldu. Güneş, artık enikonu batmıştı.
Gecenin karanlık gölgeleri yavaş yavaş Jean Valjean’ın etrafına çöküyordu. Bütün gün hiçbir şey yememiş, ayrıca üşümeye de başlamıştı.
Olduğu yerde dikilip kalmış, gözleri bir şişe kırığının üzerinde öylece duruyordu. Derin ve uzun bir nefes alarak gerindi. Dikkatle etrafını inceledi. Bir anda titremeye başladı, akşam soğuğunu daha yeni yeni hissediyordu.
Şapkasını sıkıca başına yerleştirdi, uyuşmuş hareketlerle hırkasının düğmelerini iliklemeye çalıştı. Bir adım ilerledi ve sopasını almak için durdu. O anda ayağını kaldırınca yerdeki toprağa gömülü o gümüş bozuk parayı gördü. Bir anda şaşkınlıkla irkildi. “Bu da ne?” diye mırıldandı dişlerinin arasından. Üç adım geriledi, bakışlarını ayağının bastığı noktadan bir anlığına dahi ayırmadan sanki karanlıkta parlayan şey üzerine perçinlenmiş açık bir gözmüş gibi, şok içerisinde ona bakarak olduğu yerde donup kaldı.
Birkaç dakika sonra kıvranarak gümüş sikkeye doğru fırladı. Küçük çocuğun elinden zorla almış olduğu bu gümüş para, sanki ona belli bir işaret veriyormuş gibiydi. Eğilip parayı yerden aldı. Saklanacak bir yer ararmış gibi çevresindeki dümdüz boşluğa baktı, gözlerini ufkun tüm noktalarında gezdirdi. Orada, sığınak arayan korkmuş bir vahşi hayvan gibi dimdik durarak titriyordu.
Hiçbir şey göremedi. Karanlık bastırıyordu, içinde garip duyguların korkunç karmaşası yaşanmaktaydı. İnledi, bir anda aklı başına gelmişti.
“Ah!” diye hayıflandı ve hızla çocuğun kaybolduğu yöne doğru yola koyuldu. Otuz adım kadar sonra durdu, etrafına baktı ama kimseyi göremedi. Sonra tüm gücüyle bağırdı:
“Küçük Gervais! Küçük Gervais!” Durdu ve bekledi. Cevap yoktu. Etrafında sadece koyu bir karanlık ve sessizlik hâkimdi. Bakışlarının kaybolduğu bir karanlıktan ve sesini yutan korkunç bir sessizlikten başka hiçbir şey yoktu.
Buz gibi bir kuzey rüzgârı esiyor, rüzgârın etkisinden eğilip bükülen ağaçlarda kendi iç âlemini görüyordu. Ağaçların ince dalları; kovalanan suçlulara, ezilmiş insanlara benziyordu. Ürktü onlardan, adımlarını sıklaştırdı. Sonra koşmaya başladı. Zaman zaman duruyor, çevresindeki sessizliği yırtan garip bir sesle “Küçük Gervais! Küçük Gervais!” diye bağırıyordu.
Elbette, çocuk onun bu korkunç sesini duymuş olsaydı paniğe kapılır ve kendisini ona göstermemek için mümkün olduğunca gizlenirdi. Ancak çoktan oralardan uzaklaşmıştı.
At sırtında ilerleyen bir rahip gördü, ona doğru giderek şöyle dedi: “Rahip efendi, buradan geçen bir çocuk gördünüz mü?”
“Hayır.” dedi, rahip.
“Küçük Gervais adında biri.”
“Ben kimseyi görmedim.”
Cüzdanından iki adet beş frank çıkararak rahibe verdi. “Rahip efendi, bunu yoksullarınıza dağıtın. Rahip efendi, o küçük bir çocuktu, yaklaşık on yaşlarında. Sanırım elinde bir torba vardı, bir düşünseniz, onu gerçekten görmediniz mi?”
“Görmedim.”
“Küçük Gervais? Buraya yakın köylerden birinde yaşıyor olmalı. Onu tanıyor musunuz?”
“Belki de yabancı biridir, dostum. Tanımıyorum böyle birini. Buralardan gelip geçen biri olmalı. Onlar hakkında hiçbir şey bilmeyiz.”
Bunun üzerine çılgınca ekledi Jean Valjean: “Rahip efendi, beni tutuklayın. Ben bir hırsızım.” dedi. Rahip, atını mahmuzladı ve telaşlı bir biçimde oradan kaçıp uzaklaştı. Jean Valjean ilk gittiği yöne doğru koşmaya devam etti. Etrafına bakıyor, ara sıra küçük çocuğun adını bağırarak ilerlemeye devam ediyordu. Kimi gölgeleri insanlara benzeterek ümitleniyor, sonra yeniden kedere kapılıyordu. Sonunda bir üç yol ağzına gelerek durdu. Ay, dümdüz ovayı aydınlatıyordu. Bakışlarını uzaklara yönlendirdi ve “Küçük Gervais! Küçük Gervais! Küçük Gervais!” diye bağırdı. Çığlığı sisin içinde hiçbir yankı dahi bulmadan yitip gitti. Bir kez daha “Küçük Gervais!” diye mırıldandı ama bu sefer zayıf ve neredeyse anlaşılmaz bir sesle… Bu onun son çabasıydı; sanki görünmez bir güç, kötü vicdanının ağırlığı, onu birdenbire ezmeye başlamıştı. Bacaklarında takat kalmadığını hissetti, yorgunluktan büyük bir taşın üzerinde yığıldı. Yumrukları başının üzerinde, yüzü dizlerine kapanmış: “Ben bir zavallıyım!” diye haykırdı.
Ve sonunda, yüreği daha fazla bu yaşananlara dayanamadığından ağlamaya başladı. On dokuz yıldan bu yana ilk kez ağlıyordu.
Jean Valjean, onu Piskopos’un evinden ayrıldığında gördüğümüz gibi, o ana kadar düşündüğü her şeyden uzaklaştı. İçinde olup bitenlere teslim olamazdı. O, kötü bir adam olmak istiyordu. “Jean Valjean, kardeşim, artık siz kötülükten çok iyiliğe yakınsınız. Bundan böyle artık vicdanınızı satın almış bulunuyorum. Onu karanlıktan ve düşmüş olduğu cehennem çukurundan çıkarıp Tanrı’nın merhametine sunuyorum.” Yaşlı adamın meleksi hareketlerine ve nazik sözlerine karşı bile kendisini hissizleştirmişti.
Durmadan yaşlı adamın bu sözleri aklına geliyordu. Bu yüce iyiliğe, içimizdeki kötülüğün kalesi olan gurura karşı çıkıyordu. O din adamının onu affetmesinin, içindeki iyilik duygularını harekete geçiren en büyük ve en çetin saldırı olduğunun belli belirsiz bilincindeydi; bu merhamet duygusuna direnmeyecek olursa içindeki bütün kötülüklerin sona ereceğini biliyordu. Eğer şimdi buna boyun eğecek olursa bunca yıl boyunca diğer insanların eylemlerinden dolayı vicdanını dolduran öfke ve nefretten vazgeçmek zorunda kalacaktı. Onu fetheden iyilik duygusu yüzünden kötü kalamayacaktı ama o, kötü bir adam olmak istiyordu. İşte o anda, onun kötülüğü ile vicdanının derinliklerindeki asıl Jean Valjean’ın iyi yüreği arasında muazzam ve nihai bir mücadele başlamış oldu.
Bu aydınlanmanın sarhoşluğuyla yoluna devam etti. Bitkin gözlerle yürümeye devam ederken Digne kasabasında yaşamış olduğu maceranın acaba ne gibi sonuçlar doğuracağının farkında mıydı? Yaşamın belirli anlarında vicdanı uyaran ya da zorlayan tüm o gizemli mırıltıları anlayabiliyor muydu? Sersem gibi olmuştu, beyni zihnindeki büyük kavgadan uğulduyordu, artık onun için bir orta yol kalmamıştı. İçinden bir ses, sağduyusu olmalıydı, iyi yürekli olma zamanının geldiğini, aksi hâlde deyim yerindeyse sefillerin en sefili olarak öleceğini söylüyordu. İyi yürekli bir melek mi yoksa kötü biri olarak kalıp canavar olmak mı istiyordu, karar vermeliydi.
Burada yine bir şeyi sorgulamamız gerekiyor, o da Jean Valjean’ın iç dünyasında olup bitenleri nasıl bir gözle gördüğünü. Talihsizlikler, elbette ki daha önce de söylediğimiz üzere zekâsı gelişmiş kişilerin önemli sonuçlar elde etmesini sağlayabilirdi. Jean Valjean’ın ise burada belirttiğimiz her şeyi çözebilecek durumda olup olmadığı şüpheliydi. O sadece bu duyguların etkisi altında kalabilirdi ve bu etkilerin ona gerçek anlamda acı verdiği de doğruydu. Piskopos, onu mahkûmiyet denen o karanlık ve biçimsiz durumdan çıkarırken vicdanına dokunarak şaşkına çevirmişti. O ise bu şaşkınlıktan kurtulmaya çalışıyor, kurtulmayı başaramadıkça da öfkeleniyor, huysuzlaşıyor, iyiliğin varlığını kabullenmek istemiyordu. İyilik, saflık ve ışık dolu bir yaşamın parlaklığı onun titremesine ve korkmasına neden oluyordu. Artık bu dünyada tam olarak nerede olduğunu kestiremiyordu. Güneşin doğuşunu ansızın gören bir baykuş gibi, mahkûmun gözleri de kamaşmış ve âdeta erdemle kör olmuştu.
Kesin olarak bildiği tek şey, şüphe duymadığı tek şey, artık aynı adam olmadığıydı. Bu kadar kısa süre içerisinde nasıl da böylesine değişebilmişti? Piskopos, bunu hiç dillendirmemiş olmasına rağmen yegâne sebebiydi, bunu kesinlikle biliyordu. İşte bu duyguların etkisi altında kalarak bu etkiden kurtulabilmek için Küçük Gervais’nin parasını çalmıştı. Neye yaramıştı? Bunu kesinlikle açıklayamıyor, büyük bir pişmanlık yaşıyordu. İçindeki kötülük dürtülerinin etkisiyle kazanmış olduğu güç duygusu onu mutlu etmiyordu. Basitçe şunu söyleyebilirdik ki o anda o parayı çalan aslında Jean Valjean değil; onu kuşatan kötülük duygularıyla hareket eden, şimdiye kadar duyulmamış düşüncelerin arasında mücadele ederken alışkanlık ve içgüdüleriyle bu paraya el koyan, içindeki canavardı.
İşte bu duyguların pişmanlığı sonucunda yeniden kendine geldiğinde yaptığı hareketin korkunçluğunu idrak ederek büyük bir vicdan azabı yaşamıştı Jean Valjean. Bu nedenle, öylesine korku dolu bir iniltiyle geri çekilmişti. O çocuğun parasını çalarak ne kadar kötü olduğunu, vicdanının ne kadar taşlaşmış olduğunu kanıtlamak istemişti ama artık anlıyordu ki direnmesi nafileydi, onun yüreği değişmişti.