Samuel Butler – Erewhon’a İkinci Ziyaret (страница 7)
“Yeter Panky, artık ondan bahsetme.”
“Onun kaza olduğundan elbette şüphem yok; yine de senin çalışman kazara yanmış olmasaydı, sana ciddi, özenli, sabırlı bir bilimsel araştırma için kıyafetlerin verildiği ve Yram’ın da yanmaktan kıl payı kurtulduğu akşam, kralla asla konuşmayı başaramazdık. Kıyafetlerin inancı değil fikri simgelemek için giyildiği konusunda kralı ikna edebilmek için neler yapmak zorunda kaldık. Ne yazık ki kıyafetler yanmadan önce kralın terzisi onları yedeklemişti.”
Hanky oldukça içten güldü. “Evet, kıl payı kurtulmuştuk. Ama merak ediyorum da neden kraliçe, kıyafetleri ters giyen bir mankene giydiremedi? Bu manken meclis salonuna getirilir getirilmez kral bir sonuca vardı ve ne kral ne de Yram onu bir milim bile kımıldatamadıklarından mankeni ve Yram’ı kralın huzurundan sepetlemek zorunda kaldık.
Panky de güldü. “Ne yapabilirdik? Halk, Yram’a neredeyse tapıyor; sarışın oğlu, evlendikten yedi ay sonra doğduğu hâlde kocası da öyle. Bu kesimlerdeki insanlar Güneş’in Oğlu’nun kanının ülkede olduğunu düşünmekten hoşlanıyorlar, hatta çocuğun belediye başkanından olduğuna tereddütsüz yemin bile ederler. Berbat! O, hiç kimse değil de Yram tarafından koruculuğa getirilmiş olmasa insanlar buna dayanır mıydı sanıyorsun?” dedi.
Babamın hislerini hayal edebilirsiniz ama bunu anlatarak burada profesörlerin konuşmalarını bölmeyeceğim.
Hanky, “İyi, iyi, dünya döndükçe erkek çalmalı, kadın da çalışmalı. Yapabileceğimin en iyisini yaptım. Ona haklı olduğunu söylemeseydim kral Güneş’in Oğlu öğretisini asla benimsemiş olmazdı; ayrıca ona hak verdiğimize memnun olduğundan halkın ön yargısına uyum sağladı ve sorunun belirsiz kalmasına müsaade etti. Onun kraliyet profesörlerinden biri giysinin bir tarafını diğeri de diğer tarafını giyecekti.” dedi.
“Benim giyiş şeklim en rahatı.”
Hanky heyecanla “Hiç de değil.” dedi. Bunun üzerine profesörler birbirine girdi ve tartışma o kadar büyüdü ki babam diğer korucular duymasın diye onları susturmak için araya girdi. “Biliyorsunuz, yerde bir sürü keklik kemiği var ve bu biraz garip görünebilir.” dedi.
Profesörler birden sustu. Biraz sessizlikten sonra Panky, “Bu arada, şu kardaki ayak izleri de çok tuhaf. Öyle görünüyor ki adam kendisine garip gelen heykellerin etrafında iki üç kez dolaşmış ve kesinlikle diğer taraftan gelmiş.” dedi.
Hanky sabırsızca, “Heykellerin biraz ötesine gidip geri gelmiş olan koruculardan biriydi.” dedi
“O zaman giderken bıraktığı ayak izlerini de görmüş olmalıydık. İyi ki ölçmüşüm.”
“Bunla ilgisi yok ama senin ayak numaran kaçtı?”
“On bir ince dört buçuk; sağ ayakta bir çivi, sol ayakta iki çivi eksik.” Sonra hızla babama dönerek “Ahbap, dur botlarına bakayım.” dedi.
“Saçmalık Panky, saçmalık!”
O anda babam, bu iki adamın üzerine saldırıp saldıramayacağını, onları öldürüp öldüremeyeceğini ve bir an önce geri dönüp dönemeyeceğini düşünmeye başlamıştı ama hâlâ oynayacak bir kartı vardı.
“Tabii ki bayım, ama bunlar benim botlarım değil.” dedi.
Sağ ayağındaki botunu çıkartıp Panky’ye verdi.
“Kesinlikle! 11 x 4,5 inç ve bir çivi eksik. Şimdi bay bekçi, bu botları nerden bulduğunu iyice açıklayacaksın. Bana diğerini göstermene gerek yok.” diyerek karşısındaki kişiyi sözleriyle ezebileceğinden emin şekilde konuştu Panky.
Babam, “Bizim aldığımız emirleri bilirsin; onları izninde gördün. Yakınlarda; son zamanlarda birden fazla kez gördüğümüz, diğer taraftan gelen o şeytanlardan biriyle karşılaştım; yukarıda asılı olan bulutların ötesinden geldi. İzni olmadığından ve dilimize ait tek bir kelime bile bilmediğinden hemen onu fırlattım ve boğazladım. Şimdiye kadar sadece emirlere uyuyordum ama botlarının benimkilerden çok daha iyi durumda olduğunu görünce ve bana uyduklarını anlayınca onları almaya karar verdim. Emin olun geçidin tepesinde kar olduğunu bilseydim yapmazdım.” diye cevapladı.
Hanky, “O kadarını da düşünemezdi. Belli ki heykellerde bulunmamış.” dedi.
Panky hayrete düşmüştü. İronik bir şekilde “Ve tabii ki bu zavallı garibandan botları dışında bir şey almadın.” dedi.
Babam “Bayım, her şeyde açık olacağım. Onu, giysilerini ve kendi eski botlarımı havuza attım; ama battaniyesini, pişirmek için kullandığı gereçleri ve kuru yapraklara benzeyen bazı tuhaf şeyleri ve içinde altın olduğunu düşündüğüm çantalarını tuttum. Bu eşyaları pek sorgulamayacak bir antikacıya satabilirim diye düşündüm.”
“Ve bütün bu şeyleri ne yaptın?”
“Burdalar bayım.” Konuşurken ormana daldı ve ulaşılır bir yerde tuttuğu battaniye, maşrapa, çay, teneke çaydanlık ve külçelerin olduğu minik çantayla geri döndü.
Birilerini öldürebildiğini öğrendiğinde babamdan korkmaya başlayan Hanky “Bu çok tuhaf.” dedi.
Burada profesörler hızlı hızlı, babamın anlayamadığı ama kitabında bahsettiği kuramsal dil olduğundan emin olduğu başka bir dilde konuştular.
Az sonra Hanky babama oldukça kibarca “Bütün bu şeylerle ne yapmayı düşünüyorsun dostum? Şunu söylemeliyim ki altın diye aldığın şey hiç de altın değil; basit, sert, ama yine de bakırdan daha değerli bir metal.” dedi.
“Bende bunlardan yeteri kadar var; yarın sabah bunları mavi havuza götürüp içine atacağım.”
Hanky derin düşünerek “Bunu yapmaya gerek duyman ne yazık, eşyalar antika gibi ilginç ve… Ve… Ve… Bunlar için ne alırsın?” dedi.
Babam “Bunu yapamazdım bayım, bunu yapmazdım, hayır. (Hanky bizim paramızla 5 pound’a eşit bir miktar söylemişti.) Bu paraya değil.” Erewhon parası istediğinden ve on pound’u şu an kullanılan Erewhon parasından elde etmek için feda edebileceğini düşündüğünden devam etti.
Hanky bunlara hiçbir antikacının bunun yarısı kadar bile vermeyeceğini söyleyerek onu alt etmeye çalıştı. Sonra babam gümüş olarak 4.10 pound almaya razı oldu. Az önce açıkladığım gibi bu, altın olarak ganimetin yarısından fazlası bile etmezdi. Bu esnada, pazarlığa tutuşuldu ve profesörler ona tek bir Müzikal Banka parası bile vermeden ödeme yaptılar. Botları da bu fiyata dâhil etmek istediler ama babam karşı çıktı.
Ama ona biraz endişe veren başka konuya gelince karşı koyamadı. Panky babamın para için fatura vermesi gerektiğinde ısrar etti ve bu konuda profesörler arasında burada anlatabileceğimden çok daha uzun bir anlaşmazlık oldu.
Hanky faturanın gereksiz olduğunu söyledi. Bu konunun yeniden açılması babama bile zarar verirdi. Ancak Panky, babam tekrar para isterse diye değil ama -dışından söylemediyse bile-Hanky bütün alışverişte hak iddia etmesin diye endişelendiğinden fatura istedi.
Sonunda, Panky umulmadık şekilde galip geldi ve profesör Hanky ve Panky’den 4.10 pound tutarında para alındığını tasdik eden (Miktarı tercüme ediyorum.), üzerinde ortak paylaşılacak belli miktarlarda sarı maden, bir battaniye, kralın koruluklarında sahipsiz bulunmuş ufak tefek eşyalardan söz edilen bir fatura hazırlandı. Bu belge de izin belgesi gibi 19.12.29 tarihliydi.
Genelde daima pratik zekalı olan babam, bir isim arayarak zihnini zorluyordu ve Bay Nosnibor hariç kimse aklına gelmiyordu. Bu kişinin Senoj diye de çağırıldığını hatırlayınca belgeyi Erewhon’da yeterince yaygın bir isim olan Senoj, alt korucu ismiyle imzaladı.
Panky şimdi memnundu. “Bunu sarı metal parçaları ile birlikte çantaya koyacağız.” dedi.
Hanky kibirli bir şekilde “Nereye istersen koy!” dedi ve çantaya kondular.
Her şey bittiğinde babam gülerek “Eğer benimle haksızca uğraştıysan seni affediyorum. Benim ilkem şudur: Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla.”
Panky hevesle “O son sözleri tekrar et.” dedi. Babam, üslubuyla ilgili telaşa kapıldı ama tekrar etmenin daha yerinde olacağını düşündü.
“Duydun mu Hanky? Ben ikna oldum; söyleyecek başka bir şeyim yok. Adam gerçek bir Erewhon’lu; Güneş’in Oğlu’nun duasının bozuk okunuşunu biliyor.”
“Açıkla lütfen.”
Bu arada tahminî düzeltmelerde iyi olan Panky, “Neden göremiyosun? Bunun Güneş’in Oğlu ve ait olduğunu gösterdiği insanlardan herhangi biri için ne kadar imkânsız olduğunu göremiyormusun? Kendi günahlarını affettirmek diğer insanların günahlarını affetmek kadar kolay olabilir mi?” dedi.
“Onun zekâsında hiçbir insan böyle bir şeyi hayal edemez. Bu, her şeye gücü yeten bir varlıktan onun günahlarını kabul etmemesini istemek ya da onları tam olarak affetmesini istemek gibi bir şey olur. Hayır, Yram bunu yanlış anladı. Kelimelerini karıştırdı. Kelimelerin telaffuzu çok benzerdi; doğrusu bariz şekilde ‘Bizim suçlarımızı bağışla ama bize karşı suç işleyenlerin suçlarını bağışlama.’ olmalıydı. Bu, manalı ve olmayacak bir duacıyı her birimizin kalbine hitap eden biri hâline çevirir.” Sonra babama dönerek “Bunu görebilirsin dostum, her şey seni işaret ederken göremez misin?” dedi.
“Elbette görürsün, benim iyi dostum ve bildiğim kadarıyla Erewhon kaynakları dışında sana asla ulaşmış olamayacakları için elbette görürsün.”
Hanky güldü, homurdandı ve alçak sesle mırıldandı: “Sonunda bu ahbabın yabancı bir şeytan olduğunu düşünmeye başlayacağım.”
Babam “Ve şimdi, beyler, ay yükseldi. Gün doğumuyla beraber bıldırcınların peşine düşmeliyim; sonra da korucu kulübesine gideceğim ve hem bıldırcınların yerine olabildiğince yakın olmak hem de koşarken dinç olmak için iki saat kadar uyuyacağım.” dedi ve devam etti.