18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Samuel Butler – Erewhon’a İkinci Ziyaret (страница 9)

18

Şimdi onu yanına almaması için hiçbir sebep yoktu, bu yüzden cebine koydu. Papağanlar onun heybesine, eyerine ve yularına saldırmıştı, bunu yapacakları kesindi ama çantaların içine girmemişlerdi. İngiliz giysilerini çıkardı ve giydi. Altın dolu çantalarını bölmelere yerleştirdi ama Erewhon parasını en yakın yere koydu.

Erewhon giysisini antika olarak saklama niyetiyle heybelere geri koydu; aynı zamanda saçındaki, yüzündeki ve ellerindeki boyayı tazeledi. Kendisine bir ateş yaktı, çay yaptı ve zaman kaybetmemek için yürürken yolduğu iki çift bıldırcını pişirip yedi. Sonra da uykusunu almak için yere uzandı.

Uyandığında bir saat değil iki saat uyumuş olduğunu gördü ki bu da iyiydi. Saat sekiz gibi geçidi tekrar tırmanmaya başladı. Bir an bile mola vermeden akşam gibi heykellere ulaştı. Bu sefer çetin bir rüzgâr vardı ve şiddetle uğulduyordu.

Onları da hızla geçti ve bıldırcınları yakaladığı yere geldiğinde önce korucu olduğunu tahmin ettiği bir adam gördü ama sonra kıyafetin yeterince ilginç şekilde ters olmadığını görünce onun kralın elemanlarından biri olduğunu anladı.

Babamın kalbi hızla attı, iznini çıkardı ve gülen bir yüzle karşısında duran korucuya doğru gitti.

Adamın hâlâ güler yüzlü ve açık renk saçlı olduğunu görünce babam “Sanırım siz başkorucusunuz, ben Profesör Panky ve bu da iznim.” dedi. “Kardeş profesörümün gelmesi engellendiği için gördüğünüz gibi yalnızım.”

Hanky’nin daha popüler olanı olduğunu anlayınca babam Panky’nin ismini kullanmayı tercih etmişti.

Genç adam izin belgesini şüpheyle incelerken babam da onu inceledi ve kendi geçmişini onda görerek onun kendi oğlu olduğundan şüphelendi. Delikanlı gerçekten her babanın gurur duyabileceği gibi biri olduğundan babam hislerini gizlerken çok zorlandı.

Onu kucaklayıp kim olduğunu haykırmak istedi ama çok iyi biliyordu ki bu olamazdı. Ondan sonra kendisiyle verdiği mücadeleyi anlatırken gözlerinden tekrar yaşlar boşaldı.

Bana “Kıskanma benim canım oğlum, seni de en az onu sevdiğim kadar içten seviyorum, hatta daha çok ama onu tanımam çok ani olmuştu ve beni sevimli, gençlik, sağlık ve dürüstlük dolu güler yüzüyle kendisine hayran etti.” dedi. “Senin zavallı annen hakkında çok konuşman hariç sana inanılmaz benzediğinden onu gördüğümde kalbimi heyecan sardı.”

Kıskanmamıştım; aksine bu delikanlıyı görmek ve onda her zaman sahip olmayı arzuladığım böyle bir kardeşi bulmayı istedim. Ama şimdi babamın hikâyesine döneyim.

Genç adam izin belgesini inceledikten sonra belgenin form şeklinde olması gerektiğini belirtti ve babama geri verirken ona nazik bir hoşnutsuzlukla baktı.

“Sanırım siz de Bridgeford’dan ve ülkenin her yerinden gelenler gibi pazar günkü adamaya geldiniz.” dedi.

Babam “Evet. Vay canına, burası amma rüzgârlı! İnsanın gözünü nasıl da sulandırıyor.” dedi ama boğazında öyle bir gıcıklamayala konuştu ki hiçbir rüzgâr esintisi bunu yapamazdı.

Delikanlı “Burasıyla heykeller arasında hiç şüpheli birileriyle karşılaştınız mı?” diye sordu. “Ben aşağıdaki ateşin küllerinin ordan geliyorum; bir ara orada üç adam oturmuş ve hepsi de bıldırcın yemiş. İşte burada onların tüyleri ve kemikleri var, bunları saklayacağım.” dedi. “Küller hâlâ sıcak olduğuna göre onlar gideli iki saatten fazla olmuş olamaz; gitgide daha cesur olmaya başladılar ateş yakmaya cüret edeceklerini kim düşünürdü ki? Sanırım siz kimseyle karşılaşmadınız; ama bir kişi bile görseniz haberim olsun.”

Babam kimseyle karşılaşmadığını söyledi. Sonra gülerek delikanlının durumu en az onun kadar nasıl fark edebildiğini sordu.

“Üç tane dikkat çekici işaret ve küllerin arasında üç ayrı çift bıldırcın kemiği vardı. Ayıklama işini bir adam yapmış. Bu tuhaf ama eminim sonra çözeceğim.”

Biraz daha konuştuktan sonra korucu şimdi Sunchston’a gitmekte olduğunu söyledi ve kabaca babamla birlikte yürümelerini önerdi.

Babam “Elbette.” diye cevapladı.

Daha birkaç yüz metre gitmeden “Benimle biraz sol tarafa doğru gelirseniz size mavi havuzu gösterebilirim.” dedi.

Akıntının düştüğü sert zeminden kaçınmak için sağa doğru sapmışlardı ve burada daha düz bir iniş buldular. Akıntıya geri dönüyordu ve akıntı ileride daralmaya başlıyordu. Sonra kendilerini kayalık bir havzada buldular; burası çok büyük değildi ama masmaviydi ve açıkçası derindi.

Korucu “Burası bize verilen emre göre diğer taraftan gelen yabancı şeytanları atmamız gereken yer. Sadece dokuz aydır başkorucuyum ama bu korkunç görevle henüz karşılaşmadım…” dedi ve gülümseyerek ekledi. “Ama sizi yakaladığımda bir başlangıç yapacağımı sandım. İzniniz olduğunu görünce de çok memnun oldum.”

“Bu havuzun dibinde kaç iskelet yatıyordur sizce?”

“Topu topu yedi sekiz taneden fazla değildir bence. On sekiz yıl önce üç dört tane ve sonraki yıllarda da aynı sayıda vardı; ben görevlendirilmeden üç ay kadar önce bir adam yakalandı. Ofisimde, tarihleriyle birlikte tam liste var ama korucular Sunchston’daki insanların yakalananların ne zaman mavi havuza atıldığını bilmesine asla izin vermezdi; çünkü bu, insanların huzurunu kaçırırdı ve bazıları cesette bir şey bulabilirler mi diye havuzu aramak için gece buraya gelirlerdi.”

Babam bu iğrenç yerden döndüğü için memnun olmuştu. Bir süre sonra “Buralarda sizin gibi iyi insanlar önümüzdeki pazarki adama etkinlikleri ile ilgili ne düşünüyor?” diye sordu.

Korucuların fikirleri hakkında profesörlerden duyduklarını hatırlayarak “etkinlikler” derkenki telaffuzuna hafif ironik bir ifade verdi. Delikanlı ona keskin bir bakış attı ve gülerek “Etkinlikler yeterince büyük olacak.” dedi.

Babam, “Ne güzel bir tapınak inşa ettiler. Resmi daha görmedim ama dediklerine göre dört siyah-beyaz at oldukça güzel çizilmiş. Güneş’in Oğlu’nu havalanırken gördüm ama havada ne at ne de ona benzer bir şey yoktu.” dedi.

Delikanlı çok ilgilendi. “Gerçekten onu havalanırken gördün mü?” diye sordu. “Tanrı aşkına, bütün bunların ne olduğunu düşünüyorsun?”

“Her ne ise at değildi.”

“Ama olmalı, senin de mutlaka bildiğin gibi sonradan onlardan birinden düşen bir dışkı buldular, bunu da olağanüstü şekilde korudular ve önümüzdeki pazar bunu altın bir sandık içinde gösterecekler.”

Babam bu gerçeği ilk kez öğrendiği hâlde “Biliyorum.” dedi. “Bu kutsal emaneti henüz görmedim ama sanırım daha az tatsız bir şeyler bulmuş olmalılar.”

Delikanlı gülerek “Belki bulurlardı ama atların bırakabileceği başka hiçbir şey yoktu ki. Hiç de söyledikleri gibi olamayan sadece birkaç tane garip şekilde yuvarlanmış taş.”

Babam “İyi, iyi.” diye devam etti. “Kutsal emanet ya da değil, Güneş’in Oğlu’nun öğretilerini tamamen anlasalar da bu martavalları Tanrı’nın en kutsal hediyesi olan akla hakaret olarak görüp hoşlanmayan pek çok kişi var. Bridgeford’da bu at hikâyesinden hoşlanmayan çok kişi bulunuyor.”

Delikanlı şimdi biraz daha rahatlamıştı. Sakince “Burada da var bayım ve Güneş’in Oğlu’ndan nefret edenler de var. Eğer eskiden onun anneme anlattığı gibi bir cehennem varsa onun en derin ateşlerine atılacağından şüphemiz yok. Bak, hepimizi nasıl altüst etti. Ama ne düşündüğümüzü söylemeye cesaret edemiyoruz. Çünkü Erewhon’da hiç cesaret kalmadı.” dedi

Daha az kızgınlıkla “Hepsini sizin Bridgeford halkı ve Müzikal Bankanız yaptı. Müzikal Banka müdürleri insanların kendilerinden ayrıldıklarını ve halkın bu yabancı şeytan Higgs’e – hapisteyken anneme adının bu olduğunu söylemiş- inandığını. Ama sen bütün bunları en az benim kadar biliyorsun. Siz Bridgeford profesörleri bütün bu zaman boyunca bunun böyle olmadığını bildiğiniz hâlde nasıl bu atlara ve Güneş’in Oğlu’nun gerçekten Güneş’in oğlu olduğuna inanmış gibi yapabildiniz.”

“Oğlum -aramızdaki yaş farkını hesaba katarsak sana böyle diyebilirim- biz de Bridgeford’da sizin Sunchston’da olduğunuz gibiyiz; düşündüklerimizi söylemeye her zaman cesartimiz yok. Dinlenmeyeceğimiz için bunu yapmak da çok akıllıca olmaz.

Bu ateş kendi kendine sönmeli, çünkü önüne geçilmeyecek kadar güçlendi. Higgs kendisi geri dönüp evlerin tepesinden ölümlü olduğunu söyleyecek olsa bile öldürülürdü ama kimse ona inanmazdı.”

“Eğer insanlar onu öldürmeyi seçerse gelsin; kendini göstersin, konuşsun ve ölsün. O durumda onu affederdim.”

Babam güçlü hislerle, ağzından kelimeler zorla çıktığından gülümseyerek “Bu bir pazarlık mı?” dedi.

Delikanlı kararlı bir şekilde “Evet, öyle.” diye cevap verdi.

“O zaman onun adına seninle el sıkışalım ve konuyu değiştirelim.”

Başkorucu şüpheyle ve biraz küçümsemeyle ama geri çevirmeden babamın elini kabul etti.

6. Bölüm

Baba ve Oğul Arasındaki Sohbet İlerler: Profesörün Saklı Malları

Konunun değişmesini istemek bir şey ama değiştirmek başka bir şeydir. Kısa bir sessizlikten sonra babam “Annenin sana ne isim verdiğini sorabilir miyim?” dedi.

Gülerek “Benim adım George ama bu, o düzenbazların başı Higgs’in ilk adı olduğundan başka bir şey olmasını isterdim. Bu isimden de onu taşıyan adamdan ettiğim gibi nefret ediyorum!”

Babam bir şey demedi ama elleriyle yüzünü sakladı.

Diğeri “Bayım, korkarım biraz endişelendiniz.” dedi.

Babam “Bana daha küçük yaşta benden çalınan bir çocuğu hatırlattın. Onu uzun yıllardır aradım ve en sonunda onunla tesadüfen karşılaştım; bir babanın tüm kalbiyle bulmayı dileyeceği gibi. Ama yazık! Beni, benim ona yaklaştığım gibi nazikçe karşılamadı ve iki gün sonra beni terk etti ben de onu bir daha görmedim.” dedi.