Samuel Butler – Erewhon’a İkinci Ziyaret (страница 8)
“Korulukların sınırına o kadar yakınsınız ki artık izne ihtiyacınız olmayacak; hiç kimse sizi karşılamayacak ve kimse karşılamamalı da. Eğer karşılarsa sadece isminizi verip bir hata yaptığınızı söyleyin. Yarın korucunun ofisinde nasıl olsa bunu teslim edeceksiniz ama bunu şimdi alırsam sizi beladan koruyacaktır ve bıldırcınları teslim ettiğimde bunu da teslim ederim.
Antikalara gelince onları sınırların dışında oldukça iyi saklayın. Size onları bir an önce ormanın dışına götürmenizi ve buralarda değil sınırıların dışında dinlenmenizi öneririm. Onları uygun bulduğunuz bir zamanda uygun bir şekilde geri alırsınız.
Ama umarım diğer taraftan buraya gelen yabancı şeytan hakkında hiçbir şey söylemezsiniz. Bu hususta herhangi bir fısıltı, insanların huzurunu kaçırır ve zaten huzurları yeterince kaçmış durumda; bu nedenle bize verilen emir buradan geçen herkesi öldürmek ve bunu başkorucu dışında kimseye söylememek.
Beyler kendimi savunmak için sizin tarafınızdan bu emirleri çiğnemeye zorlandım; size söylediğim şeyleri sır olarak tutacağınıza ve fedakârlığınıza güvenmeliyim. Elbette bunları başkorucuya bildirmeliyim. Eğer şimdi beni anlıyorsanız izninizi bana bırakabilirsiniz.”
Bütün bunlar o kadar inandırıcıydı ki profesörler teşekkür dışında tek kelime etmeden izin belgesini verdiler. Antikalarını aceleyle kral topraklarından çıkıncaya kadar, daha dikkatli saklamak için “zavallı yabancı şeytanın” battaniyesine sardılar.
Babama iyi geceler ve sabahki bıldırcın avında başarılar dilediler; keklikler konusundaki özverili hizmeti için tekrar teşekkür ettiler ve hatta Panky ona birkaç tane Müzikal Banka parası verdi; babam da memnuniyetle kabul etti. Sonra Sunchston yönüne doğru yola koyuldular.
Babam, bir kısmını sabah kahvaltıda yemek, diğerlerini de bulabildiği ilk uygun yerde atmak için kalan bıldırcınları topladı. Dağlara doğru döndü ama daha on adım gitmeden bir ses duydu ve arkasından kendisine “Güneş’in Oğlu’nun duasının doğru okunuşunu unutma.” diye seslenen Panky’yi gördü.
Babam duyulmayacağını bilerek ama yine de duygularını ifade edebilmekten memnun şekilde “Seni yaşlı aptal!” diye bağırdı.
5. Bölüm
Babam, Varlığından Haberdar Olmadığı Oğluyla Karşılaşır ve Onunla Bir Anlaşma Yapar
Son iki bölümde aktarılmış olan olaylar iki saat kadar sürmüştü. Bu yüzden babam ayak izlerini takip edip o sabah bıraktığı kampa doğru gidene kadar neredeyse gece yarısı olmuştu.
Artık giyilmesi yasak olan kıyafetle daha ileri gidemeyeceğinden bu gerekliydi. Bu vakitte, heykellere ulaşana kadar pek korucuyla karşılaşmazdı ve gayret ederse profesörlerin izin belgesinin süresi dolmadan kralın özel topraklarının sınırlarından vaktinde çıkabilirdi. Eğer sorun çıkarsa işi izinde adı yazılı kişilerden biriymiş gibi pişkinliğe vurmalıydı.
Yorgun olduğu hâlde heykellere tahmininden daha çabuk, sabah üç gibi ulaştı. Rüzgâr ılıktı ve profesörlerin o bıraktıktan kısa bir süre sonra görmüş oldukları izler yok olmuştu. Heykeller ay ışığında oldukça acayip göründü ama şarkı söylemiyorlardı.
İlerlerken profesörlerden edindiği bilgileri düzene koydu. Açıkça görünüyordu ki Güneş’in Oğlu ya da Güneş’in Çocuğu kendisinden başkası değildi ve Coldharbour’ın yeni adı şüphesiz onun Erewhon’da ulaştığı ilk kasaba olduğunu anımsamak içindi.
Onun insanüstü soyundan geldiği zannediliyordu ve balonla uçuşunun anlaşılmaz bir mucize olduğuna inanılmıştı. Erewhon’lular yüzyıllar boyu önceki kültürlerine ait bilgileri silmekteydiler, aslında müzelerden ya da bulunması zor ciltlerden hâlâ anlaşılması zor da olsa biraz bilgi edinilebilirdi. Ancak az sayıda arkeolog araştırma yaptığı hâlde, çalışmaları asla kitlelere ulaşmadı.
Şimdi her şeyi anladı. Gelecek pazar o ve annem buradan kaçalı yirmi yıl olacaktı. Bu 19.12.29’un anlamıydı. Şüphesiz Erewhon tabiatını Güneş’in doğasıyla birleştiren bir gelinle Güneş’in sarayına döndükleri günden itibaren yeni bir çağ başlatmışlardı.
Dolayısıyla 7 Aralık Pazar gününden başlayan yeni yıl 20.1.1 oldu. Tamamen bitmediyse de perşembe günü, otuz bir günlük ayın sonundan sadece iki gün sonraydı; ayrıca yılın da sonuydu. Yani profesörün izninde olduğu gibi XIX. xii. 29 olacaktı.
Daha sonraki sayfada ne olacağını burada açıklamalıyım. Yani Erewhon’lular yeni sistemlerine göre, bu dünya ve onun diğer gezegenleri haricinde Güneş’in Tanrı olduğuna inanmazlar.
Babam onlara astronomi hakkında az bir şey anlatmıştı ve onları sabit yıldızların da bizimkisi gibi etrafında gezegenlerin döndüğü ve büyük ihtimalle bizden ne kadar farklı olurlarsa olsunlar üzerlerinde akıllı canlıların yaşadığı Güneşler olduğuna ikna etmişti.
Bundan yola çıkarak Güneş’in bu gezegen sistemlerinin yöneticisi olduğunu, Hava Tanrısı, Zaman ve Mekân Tanrısı, Umut, Adalet ve babamın kitabında belirtilen diğer tanrıları kişileştirdikleri gibi kişileştirilmesi gerektiği teorisini geliştirdiler. Eski inanışlarını bu tanrıların gerçek varlığında sürdürdüler ama şimdi bütün onları Güneş’e göre altta tuttular.
Bizim tanrı anlayışımıza en yakın yaklaşımları, Tanrı’nın kâinattaki bütün Güneşlerin hükümdarı olduğu, gezegenlerimizin ve onların üzerinde yaşayanların olduğu kadar ona ait olan Güneşlerin de efendisi olduğuydu.
Onun bir Güneş’e ve sistemine diğerlerinden daha fazla ilgi gösterdiğini inkâr ederlerdi. Etrafındaki gezegenlerle beraber bütün Güneşlerin Tanrı’nın eşit evlatları olduğu ve her Güneş’i kendi sistemini yönetmek ve korumakla görevlendirirdiği varsayılırdı. Bu yüzden “Hava Tanrısı’na ve hatta Güneş’e yeteri kadar dua edebilirsek Tanrı’ya dua etmemeliyiz. Ona gezegenleri gözettiği için minnettar olabiliriz ama daha ileri gitmemeliyiz.” derlerdi.
Babamın algılamalarına geri dönersek, Erewhon’luların sadece kendisinin Nosnibor’larda sıkça açıkladığı takvimimizi benimsediklerini değil aynı zamanda bizim haftalarımızı da alıp bizim yaptığımız gibi pazarları tatil yaptıklarını algılamıştı.
Gelecek pazar havalanışının yirminci yılı anısına ona bir tapınak adayacaklardı; burada babamı ve eşini dört siyah ve beyaz atın sürdüğü at arabasıyla göğe yükselirken gösteren bir tablo olacaktı ancak Profesör Hanky olayda at değil sadece leylekler olduğunu söylemişti.
Burda babamın lafını keserek “Gerçekten leylek var mıydı?” diye sordum.
“Evet, Hanky’nin sözlerini duyar duymaz yaz aylarında Erewhon semalarında onları çok eğlendiren dört beş büyük leyleğin dönüşünü hatırladım.” dedi. “Bunu epeydir unutmuştum ama birden bu yaratıkların bilmedikleri bir tür kuş sandıkları balona doğru pike yapıp gök cisminin etrafındaki uydular gibi onun etrafında daireler çizdiklerini hatırladım.
Heybetli gagalarıyla balona saldırırlarsa diye korkmuştum çünkü o zaman her şey biterdi. Ya korktular ya da meraklarını giderdiler; öyle ya da böyle bizi rahat bıraktılar. Ama merkezden epey uzaklaşana kadar bize eşlik ettiler.”
Babamın eski kamp yerine dönerkenki düşüncelerine geri döneyim.
Profesör Panky’nin giysilerinin ters oluşuna gelince kendi eski giysilerini kraliçeye verdiğini hatırladı ve başsız korkuluktan daha iyi bir şeyde onları sergileyebileceğini düşündü. O korkuluğun yeri hiç değiştirilmediyse tersten gördüyse kralın ilk bakışta bunun ne olduğunu anlayamaması normaldi ve ilk bakışta neye benzettiyse ilk fikirlerinin son fikirleri olması olası olduğundan değişmesi de çok zor bir ihtimaldi. Ama bu durum hakkında daha çok şey öğrenmeliydi.
Ya saat? Makineler hakkındaki görüşleri de mi değişmişti? Ya da onun kullandığı bir makine ile ilgili bir istisna mı yapılmıştı?
Yram da annemle babam oradan ayrıldıktan kısa bir süre sonra evlenmiş olmalıydı. Yani şimdi belediye başkanının karısı ve görünüşe göre Sunchston’da -en azından artık onu böyle belirtmesi gerektiğine inanıyor- işleri kendi istediği şekilde yapabiliyordu. Çok şükür ki zengin olmuş! Onun özünde şüpheci olduğunu ve açık renk saçlı oğlunun şimdi başkorucu olduğunu bilmek çok ilginçti. Ya o oğlan? Daha yirmi yaşında! Evlilikten yedi ay sonra doğmuş!
Demek ki belediye başkanı da açık renk saçlıydı; ama neden o alçak herifler Yram’ın hangi ay evlendiğini söylemişlerdi? Eğer o ayrıldıktan hemen sonra evlendiyse ona hiç mektup yazmamış ya da göndermemiş olması bundan olabilirdi. Dua edelim de öyle olsundu.
Dedikodulara gelince eğer çocuğun iyi bir babası varsa kimin oğlu olduğunun ne önemi vardı?
Hanky ve Panky’ye gelince Bridgeford’un mantıksızlık okullarının en fazla sayıda bulunduğu kasaba olduğunu hatırladı; orayı ziyaret etmişti ama oraya “İnsanları şüphe altında olan şehir.” denildiğini unutmuştu. Besbelli onun profesörleri pazar günü toplanacaklardı; eğer bu iki profesör onu soysaydı bile onlardan aldığı bu kadar bilgiyle başını sokacak bir yer bulmuş olduğu için onları affedebilirdi.
Ayrıca, kendisine adanan tapınağı gördükten hemen sonra geri dönmeye karar verdiğinde ihtiyacı olacak kadar Erewhon parası da bulmuştu. Korulara izinsiz dönmenin ne kadar tehlikeli olduğunu biliyordu ama merakı üstün geldi ve bu tehlikeyi göze almaya karar verdi.
Heykelleri geçtikten hemen sonra bayır aşağı inmeye başladı, sabah oluyordu, yerler engebeli olduğundan atlaya sıçraya gitti. Eski kamp yerine beşten sonra ulaştı; bu, en azından, yokluğunda durduğunu fark edince ayarladığı saatine göre böyleydi.