реклама
Бургер менюБургер меню

Recaizade Mahmut Ekrem – Araba Sevdası (страница 8)

18

Yaşlı öğretmen de bu hatırlı, bu yumuşak yüzlü, bu sevimli dostların nasihatlerine uyarak Bihruz haylazının bütün münasebetsizliklerini hoş görürdü…

Bu defa da yine aynı iyiliksever dostların ihtarı üzerine kendini tuttu. Yalnız Bihruz Bey’in ulu orta açmak istediği zamparalık bahsini, kendisinin hoşlanmayacağı bir mecraya dökerek hiç değilse manevi bir intikam almak arzusunu da yenemediği için söze şöylece başladı:

La Brüyer103 mi yoksa La Roşfuko104 mu bilmem hangisidir, der ki:

‘Fazla düşkünlüğün ve aşırılığın her çeşidi sahibine türlü maskaralıklar ettirir; bilhassa aşk ve sevda, insanı hepsinden ziyade maskara eder…’ Manasını iyi anladınız ya?..”

“Hayır, fikrinizi anlayamadım.”

Pardon! Bu, benim fikrim değil! Kendi fikrimi söylesem… O hiç hoşunuza gitmeyecek… Bazı filozoflara göre, aşk ve alaka, sahibini gülünç eder… Bence ise gülünç değil, âdeta… şey eder… Çünkü aşk ve alaka zevzeklikten başka bir şey değildir. Bir Türk yazarı da der ki: ‘İnsan, eşek olduğu için mi âşık olur, yoksa âşık olduktan sonra mı eşekleşir… Bunu bir türlü anlayamadım…’ ”

Bihruz Bey gittikçe küstahlaşan bir eda ile cevap verdi:

“Siz ihtiyarsınız, aşka tabii düşman olursunuz…”

“Kadın aşkına, öyle mi?”

“Şüphesiz…”

“Ha! Ahlak bakımından çok defa gayet çirkin olan o güzel cinsin, o zekâ ve zarafetleri akla uygun şeylerden ziyade delilikleri kamçılayan kadınların aşkına… Öyle mi?.. Benim sevgili öğrencim, korkarım ki bir kadına alaka peyda etmiş olmalı…”

“Hayır, pek de öylesi değil…”

“Kendini gözet evladım! Kendini gözet! Yine sizin büyük bir şairiniz:105 ‘Deniz kadın gibidir, hiç inanmak olmaz ha!..’ demiyor mu? Kadınlar çok muzırdırlar. Bir peygamberi bile aldatıp günaha sokan ve cennetten çıkarılmasına sebep olan yine bir kadın değil midir?.. Biz erkekleri cennet kapısından cehenneme sürükleyen yine o güzel yaratıklardır… Bir köre demişler ki: ‘Karınız bir güldür.’ O da ‘Evet, dikenlerinden ben de öyle anlıyorum.’ cevabını vermiş ve muhatapları karısını daha da övmeye başlayınca hemen ilave etmiş: ‘Gülü tarife ne hacet, ne çiçektir, biliriz…’ ”

Pardon! Mösyö Piyer…”

“Dinleyiniz, dinleyiniz! Söyleyeceklerim daha bitmedi. Sokrat106 ne diyor, bilir misiniz? Diyor ki: ‘Kadın her türlü fenalığın kaynağıdır.’ Aristofan107 da ‘Dünyada kadınlar kadar idaresi zor yaratık yoktur. Zırdelileri ve canavarları idare etmek, onları idare etmekten çok daha kolaydır… Kadın şerrinden ancak Tanrı’ya sığınmalı…’ demiş. Ben de ilave edeyim: Bilhassa kaynana olduktan sonra…”

Me mon şer profesör!..”108

İhtiyar, hazır sırası gelmişken kim bilir hangi kuyruk acısıyla, coştukça coşuyordu… Delikanlının son cümlesini duymadı bile…

“Dinleyin, dinleyin! Lütfen dinle, genç bey!”

Mon profesör!..109 Bu akşam her zamanki Mösyö Piyer değilsiniz… Pek nervö110 olmuşsunuz… Bilmem niçin?”

“Belki, çocuğum… Lakin ne yazık ki siz hâlâ aynı Bihruz Bey’siniz… Hâlâ bıraktığım yerde…”

3

Bihruz Bey’in son sözü pek doğruydu. Daha üç dört ay önce “Pol ve Virjini”yi111 birlikte okudukları zaman bu iki tabiat çocuğunun hemen kendileriyle birlikte doğup kendileriyle birlikte gelişen ruhi alakalarını, iki saf kalbi birbirine bağlayan o masum muhabbeti Mösyö Piyer nasıl tatlı tatlı anlatmış; birbirlerine çıldırasıya âşık bu iki gencin, ıssız bir adanın tenha yerlerinde, akarsuların kenarlarında, karanlık ormanların kıymıklarında, kumsal sahillerde, muz ağaçlarının tepelerinde, yavru kuşların yuvaları yanında, aydınlık denizlere, renkli guruplara, parlak güneşlere ve latif mehtaplara karşı masumane sevişmelerini ne kadar canlı bir ifade ile tasvir etmişti…

Daha üç dört hafta evvel “La Dam o Kamelya”112 köşke getirip de “Vuala ön şedövr dö roman!113 diyerek kitabı hemen o gece başından sonuna kadar Bihruz Bey’e dinletip anlatırken Marguerite’in, aslında pek de temiz olmayan o talihsiz kadıncağızın, sevgilisi Armand’a karşı beslediği su katılmamış aşkından, bu halis aşkın yarattığı saf, ince, temiz duygularından ve en sonunda zavallı kadıncağızın, yakalandığı akciğer tüberkülozundan kurtulamayarak büyük Türk şairi Yunus Emre’nin:

“Bir garip ölmüş diyeler Üç günden sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin”

dediği gibi, pek kimsesiz, pek garip bir şekilde ölümünden Mösyö Piyer ne kadar müteessir olmuş, öğrencisini de ne kadar müteessir etmişti… Bilhassa daha üç dört gün önce Bihruz Bey, Alphonse Karr’ın114 “Ihlamurların Altında” adlı romanını okuyup da olayın kahramanı olan Stéphane’ın aşk tesiriyle o derece çılgınlıklarını zihnine sığdıramadığını söyleyince Mösyö Piyer kendisine bu hususta geniş bilgi vermiş ve gayet ciddi bir tavırla uzun uzun anlatmıştı: “Cinsî ilginin o derecesine ‘pasyon’115 denir ki sahibini, kadın olsun, erkek olsun, âdeta çılgına döndürür. Bu çılgınlığa yakalananlar cinsî münasebetle tatmin olmazlar. Mahiyeti kendilerince de bilinmeyen hayat kırıcı bir duygunun etkisi altında işi çok defa intihara kadar götürürler. Bir nevi ruh hastalığı diyebileceğimiz bu çeşit ihtirası büyük Alman şairi Göte, ‘Verter’116 isimli meşhur romanında gayet tabii, gayet canlı bir şekilde tasvir etmiştir. Bu eserin Fransızca tercümesini mutlaka okuyunuz!..” diye sıkı sıkı tembih de etmişti…

Peki, bu Mösyö Piyer’e bu akşam ne olmuştu da daima büyük bir saygı ile bahsettiği aşk ve muhabbeti böyle tahkire kalkışmıştı?..

Zavallı Bihruz Bey bu muammayı bir türlü çözemiyordu. Biraz önce öğretmenine: “Parlon damur sil vu ple!”117 dediği vakit neler, neler düşünmüştü… Gündüzki gönül macerasını kısaca fakat bütün teferruatıyla Mösyö Piyer’e anlatacak; sonra o kısaltarak anlattıklarını öğretmeninin güzel, tatlı Fransızcasıyla giydirilmiş, kuşatılmış, allanıp pullanıp süslenmiş, kıvraklaşmış olarak tekrar dinleyecekti… Evet, bugün gördüğü muhteşem arabanın süsü olan o altın saçlı kızla, birbirlerine karşılıklı ilk âşıkane bakışlarından başlayarak nasıl tanıştıklarından bahsedecekti… Sonra parka inişler, havuz kenarında duruşlar, manalı gülüşüp konuşmalar, yer aynası şakası, pırlanta sohbeti, çiçek sevgisi, gezinmeler, yürüyüşler, randevu isteyiş, rakip belası, sonra küçük bir veda işareti bile vermeksizin kızın oradan ayrılıp gidişi, karşılaşılan engeller, takipler, kızı beyhude aramalar, bu yüzden bir hayli de yürek çarpıntıları ve hiddetlenmeler… Bunların hepsini üçer beşer kelime ile anlattıkça Mösyö Piyer bu cümle ve fıkraları kendisine mahsus o güzel ve tatlı ifadesiyle genişleterek, süsleyerek tekrar edecek; bizim züppe âşık da bunları dinledikçe bu güzel ve şairane romanın kahramanının bizzat kendisi olduğunu düşünerek mesut olacak, “Meğer ben neymişim de haberim yokmuş…” diye baba hindi gibi kabaracaktı…

Bihruz Bey’in istifadesi bu kadarla da kalmayacaktı: Henüz birinci kısmı meydana gelebilen bu güzel romanın ikinci, üçüncü ve daha sonraki bölümlerini istediği gibi tamamlayabilmek için ne türlü entrig’lere,118 ne gibi tedbirlere başvurmak gerektiğini Mösyö Piyer’in bu konudaki nazari bilgilerinden ve geniş tecrübelerinden faydalanarak öğrenecekti… Fakat par malör119 ihtiyar öğretmenin bu akşam tersliği tutmuştu… Bu sevda meselesinin nerelere varacağına dair kendisinden bir fikir almak şöyle dursun ön sözünden bile bahsetmeye imkân bulunamadı…

Öte yandan Mösyö Piyer de öğrencisine karşı gösterdiği bu sert muamelede pek o kadar haksız değildi… Herif, Süveyş Kanalı gibi ciddi ve derin bir bahsin içinde yuvarlanıp uğraşır, meselenin önemini karşısındakine de anlatabilmek için çırpınır, söylenip dururken bu avare oğlanın, münasebetsiz Mehmet Efendi gibi, damdan düşercesine, “Parlon damur sil vu ple!120 deyivermesi ve bilhassa kendisinin, “Dö kel amur vule vu kö jö parl?121 deyip anlamamazlıktan gelmesi üzerine de hiç sıkılmaksızın: “Dö lamur dö fam!122 diye galiz bir cevap vermesi affolunur münasebetsizliklerden, yenir yutulur herzelerden değildi…

Hâlbuki Bihruz Bey, yaptığı münasebetsizliğin önemini, devirdiği çamın büyüklüğünü kavrayamadığı için, bilakis öğretmeninin bu davranışını yersiz ve manasız bulmuş; ihtiyarın yaratılışındaki sinirliliğin normal bir sonucu saymış ve bu kötü tesadüfü, fatalite’nin123 garip bir cilvesi diye karşılamıştı… Bu konuda daha fazla konuşmayı lüzumsuz ve faydasız görerek sustu. Zaten yemek gürültüsü de sona ermişti. Meyveyi beklemeyerek sofradan kalktı. Öğretmen de ayağa kalkmıştı. Bihruz Bey, “Pardon, Mösyö Piyer…” dedi. “Biraz rahatsızım da… Başım çatlayacak gibi ağrıyor… Müsaadenizle içeri gideceğim… Siz yarın sabah belki erken inmiş olursunuz… O hâlde a mardi, nes pa?124

“Nasıl isterseniz…”

Bonsuar, mösyö!”

Bonsuar, çocuğum… Allah rahatlık versin…”

4

Zavallı Bihruz Bey şu dakikada gerçekten büyük bir ızdırap içindeydi. Gündüzün saat 9.00’dan beri125 dimağının aşırı derecede çalışmasından, kalbinin nöbet nöbet şiddetli heyecanlara tutulmasından biçarenin sinirleri de bozulmuştu. Odasında yalnız başına bir hayli düşünerek yapacağı şeyi kararlaştırdıktan sonra sinirleri biraz yatışır gibi olmuş ve Mösyö Piyer’den alacağı kıymetli öğütler sayesinde daha da yatışacağı ümidi ile sofraya oturmuştu… Fakat evdeki pazar çarşıya uymadı… İhtiyar öğretmeninden gördüğü şiddetli muamele sinirlerini yeniden altüst etmişti. Başı çatlayacak derecede ağrıyordu. Gerçekten dinlenmeye muhtaçtı.