Recaizade Mahmut Ekrem – Araba Sevdası (страница 7)
“Daha pek toy zavallı!..”
Arkadaşı cevap verdi:
“Toy ne kelime!.. Âdeta budala, ayol!”
“Biraz hoppaya da benzer.”
“Züppe derler bunlara züppe! Verdiği fâni çiçeği ne yaptın? Bakayım, hâlâ göğsünde duruyor mu?”
Çengi Hanım, Bihruz Bey’in bir aralık ulu orta sarf ettiği
“Ha!.. O ne demekti sahi? ‘Benim aşkım da bu çiçek gibidir, böyle solar gider.’ demek mi istedi acaba…”
“Adaaam sen de!.. Onun ne söylediğinden, ne yaptığından kendisinin de haberi yoktu…”
“Haftaya bugün bekleyecek…”
“İşi yoksa bekleyedursun…”
“Gelelim ayol, eğleniriz… Park hiç de fena değil doğrusu…”
“Her vakit böyle süslü püslü arabayı nereden bulacaksın?”
“Böyle cicili bicili olmasın da basbayağı bir araba olsun… Maksat eğlenmek değil mi?”
“Ya öyle alelade bir arabayla gidersen o alafranga züppe oğlan sana yine bakar mı dersin?”
“Bakmazsa bakmayıversin! O da tasamın on beşiydi sanki… Elimi sallasam ellisi!..”
“Parktan çıkarken o deli deli bağıran da kimdi?”
“A bilemedin mi ayol?.. Hani geçen gün Kadıköyü vapurundan çıkarken feracemin eteğine basıp da ‘
“Ha! O budala mıydı o?.. Yok canım… Değil, değil… Onun sakalı vardı.”
“A! Hiç ben bilmez miyim? Ta kendisiydi… Sakalını kestirmiş herhâlde…”
“Adaaam, nemize gerek! Acaba iskelede çok bekleyecek miyiz?”
“Sanırım ki fazla beklemeyiz… Daha olmazsa kayıkla geçeriz…”
“Galiba sen canını sokakta bulmuşsun… O serserilere emniyet edilip de kayıklarına binilir mi ayol?.. Sen onu bunu bırak!.. Şimdi arabacıya paraları sayacak mıyız?”
“Bedava götürüp getirmedi ya… Elbette sayacağız… Arabacının bahşişini de unutma!”
“Bahşiş mi?.. Ne bahşişi?.. İki saat için yüz kuruş verdikten başka ayrıca bir de bahşiş, öyle mi?.. Üstüme iyilik sağlık! Ben aklımı peynir ekmekle yemedim ayol!..”
Bu sırada araba, Üsküdar İskelesi hizasında, birkaç saat önce hanımları aldığı yerde birdenbire durunca Çengi Hanım, “A! Geldik mi? Ne çabuk geldik… Vallahi iyi…” diyerek evvelce hazırladığı dört mecidiye ile bir miktar bakır parayı arabacıya verdi. İki hanım arabadan indiler. Ağır ağır iskeleye doğru yürüyüp vapura bindiler.
Tam vaktinde yetişmişlerdi. Kadınlar tarafına96 geçip henüz oturmuşlardı ki vapur, iskeleden ayrılarak Köprü’ye doğru yol almaya başladı.
İKİNCİ BÖLÜM
1
Odasında sigarasını içerek düşünür bıraktığımız Bihruz Bey düşüne düşüne nihayet fikirlerini bir sonuçta toplayarak tasarılarını şöyle bir karara bağlamaya muvaffak olabildi: Kendisini daha şimdiden cefakâr âşığı saydığı Periveş zalimine bir mektup yazarak aşkını itiraf edecek, ayrılırken sormuş olduğu “Saat kaçta?” sorusunu karşılıksız bırakmasından ve bilhassa landoya binip uzaklaşırken küçücük bir veda işaretini bile esirgemesinden dolayı kendisine hayli sitemler edecekti. Gelecek cuma günü saat sekizde, belki de daha erken parkta bulunarak Periveş Hanım’ı beklemeyi ve hanımefendi görünür görünmez yanına yaklaşıp mektubu kendisine vermeyi, ondan sonra da vaziyete göre hareket etmeyi, velhasıl Keşfi zibidisine inat, bu sarışın kadınla yakından tanışmayı kararlaştırdı.
O esnada kapıyı vurarak üçüncü defa salona giren Mişel, lambaları muayene ile fitillerini biraz indirip yine çıkardıktan sonra göz ucu ile beyefendinin yüzüne baktı. Efendisini biraz sakinleşmiş görünce bundan cesaret alarak gayet yavaş bir sesle “Yemek soğuyor efendim…” diyebildi.
Bihruz Bey’in kafasını rahatsız eden üzücü düşünceler henüz tamamıyla geçmemişse de aldığı son karar üzerine, hayli hafiflemişti.
Mösyö Piyer hiç oralarda değildi. Zaten bütün bütün denecek derecelerde yemekten kesilmiş; olanca iştahı, zevki, eğlencesi kaçmış; bütün dikkati siyasi gazetelerin her günkü meselelerle ilgili sütun sütun makaleleri üzerinde toplanmıştı. Bu altmış beşlik ihtiyar o gün köşke geç vakit gelerek doğru ikinci kata çıkmış ve çıkar çıkmaz da açgözlü Mişel’in “İsterseniz buraya buyurun! Şimdi yemek çıkacaktır…” demesi üzerine doğruca yemek odasına girmişti. Bir iskemleye ilişti. Sakosunun cebinden çıkardığı yığın yığın gazetelerden çarşaf kadar bir tanesini ayırıp büyük bir dikkatle okumaya başladı. O kadar dalmıştı ki yemek vaktinin gecikip gecikmediğinin farkında bile değildi. Bihruz Bey’in o yolda özür dilemesine şaşmakla beraber, “Hiç zararı yok. Zaten ben de gazetemi okuyordum…” diye cevap vererek öğrencisinin uzattığı eli sıktı. Sonra beraberce sofraya geçip oturdular.
Mösyö Piyer’in çarşaf büyüklüğündeki o gazetede büyük bir dikkatle okuduğu yazı, o devrin en önemli siyasi meselelerinden olan Süveyş Kanalı’na dair bir makaleydi. Meselenin siyasi, iktisadi, ticari yönleri hakkında uzun uzun fikir yürütülüyordu.
Politika meselelerine son derece meraklı olan bu yaşlı Fransız, az önce gazetede okuduğu şeylerin hâlâ etkisi altındaydı. Zihnini bu meseleyle biraz daha meşgul etmek için, sofraya oturur oturmaz Bihruz Bey’e hitaben “ ‘
Bihruz Bey bu siyasi konferansı dinleyecek hâlde değildi… Bir ucu Periveş Hanım’ın saçlarına bağlanıp kalan, öteki ucu Keşfi mendeburunun püskülüne takılıp arapsaçı gibi karmakarışık olan zihni o anda büsbütün başka şeylerle meşguldü. Mösyö Piyer’in sözlerini asla dinlemiyor, daha doğrusu dinler gibi görünmeye çalışıyor fakat bir kelimesini bile anlamıyordu…
Avare öğrencisinin böyle siyasi ve ciddi bahislerde muhatap olmaya kabiliyetsizliğini herkesten iyi bilmesi gerektiği hâlde, her ne pahasına olursa olsun konuşmak, içini dökmek ihtiyacında bulunan Mösyö Piyer, önündeki sürahiye, tabaklara ve Bordo99 şişesine hitap etmektense böyle kaşı gözü hareket eder, eli ayağı oynar canlı bir yaratığa hitap etmeyi daha uygun buluyordu.
2
Mösyö Piyer bir aralık bahsin kendince en can alacak noktası üzerinde hararetli hararetli nutuk çekerken bu gevezelikler, bu gürültülerle ister istemez kulakları dolup beyni tırmalanan ve zihni büsbütün karışan Bihruz Bey’in, birdenbire damdan düşercesine: “
“
Bihruz Bey’in açmak istediği bu bahsi Mösyö Piyer pek yersiz ve zamansız bulmuş, ihtiyarın epeyce canı sıkılmıştı. Genç öğrencisinin böyle birdenbire damdan düşercesine ulu orta sarf ettiği “
“Canım, sen ihtiyarladıkça huysuz bir şey oluyorsun… O, daha pek gençtir… Zamanla olgunlaşacak tabii… Gençlerin bu kadarcık kusurlarını hoş görmek gerek… Şimdi şu zavallı çocuğa hiddetlenmenin ne lüzumu var? Sen o yaştayken daha başka türlü müydün?.. Sen filozof adamsın… Öyle ufak tefek kusurlara bakmamalısın…”