реклама
Бургер менюБургер меню

Recaizade Mahmut Ekrem – Araba Sevdası (страница 9)

18

Sofradan kalkınca salona dahi uğramaksızın hemen harem dairesine geçerek doğruca yatak odasına gitti. Kendisini soymak için gelen dadı kalfayı da “Başım çok ağrıyor, yatacağım. Bugün fazla dolaştım, yoruldum da… Annem beni soracak olursa ‘Yarın erken gidecekmiş, yattı.’ deyiverirsin.” diye savdıktan ve oda kapısını da içeriden sürmeledikten sonra kendisini hemen yatağına attı. Dört beş saat yatağın içinde bir taraftan bir tarafa döne döne nihayet gözlerini kapayabildi.

Bihruz Bey yemek odasından çıkar çıkmaz Mösyö Piyer’in yüz otuz altı frank, elli santim aylığını, altı Osmanlı lirası olarak, uşaklardan biri kendisine getirdi. Bu yumuşak yüzlü, tatlı dilli, iyiliksever dostlar Mösyö Piyer’e bu defa kim bilir ne acı sözler söyledi ki sakin sakin biraz düşündükten sonra, zavallı ihtiyarın, henüz ısırdığı bir akça armudunu ezmeye uğraşan dişsiz ağzından gayriihtiyari “Lakin bazen ben de münasebetsizlik ediyorum!.. Zavallı çocuğu fena hırpaladım… Şuna gelecek salı, kadın aşkına dair güzel bir eser getirip gönlünü alayım…” sözleri dökülüverdi…

Koca profesör! Gelecek salı akşamı öğrencisine, cildi altın yaldızlı bir “Contes de Boccace126 hediye etmeyi kararlaştırmıştı. Bu şefkatli niyet üzerine Bihruz Bey’e dair artık hiçbir endişesi kalmadı. Önündeki Bordo şişesine uzandı, kadehini doldurdu, kendi sağlığına içip sofradan kalktı. Bihruz Bey’in evvelce büfe kenarına bıraktığı yarım puroyu kendisinin zannıyla yakaladı; lambadan yaktıktan sonra gazetelerini aldı; bir tarafa çekildi; yine rahat rahat okumaya koyuldu.

Öte tarafta Bihruz Bey uykuya dalar dalmaz gündüzki olaylar, kapalı gözlerinin önünde, karmakarışık bir şekilde canlanıyor, sofra başındaki konuşmalar, kaynayan beyninin içinde, rabıtasız bir hâlde çın çın ötüyordu… Yarı uyanık, yarı uykuda rüya görüyordu: İşte Periveş Hanım’ın landosu İstavroz’un127 üzerinden Beylerbeyi’ne doğru yokuş aşağı öyle bir gidiş gidiyor, daha doğrusu öyle bir uçuyor ki tekerlekleri sanki yere değmiyor… Landoyu çekenler ise beygire asla benzemeyen iki acayip yaratık… Bunları kullanan, parlak düğmeli mahut koşe değil, Keşfi hergelesinin ta kendisi… Bihruz Bey yağız bir ata binmiş, landoyu takip ediyor fakat bir türlü yetişemiyor; atı kırbaçlıyor, sürüyor, koşturuyor, tam landoya yetişeceği sırada hayvan bu defa geri geri gitmeye başlıyor… Fena hâlde sinirlenen delikanlı başını çevirip bakınca bir de ne görsün: Öğretmeninin karısı Madam Piyer olması gereken ihtiyar bir kadın, atın kuyruğuna yapışmış, hayvanı geri geri çekmiyor mu?.. O aralık Mösyö Piyer de etekleri yerlere sürünür derecede uzun bir rob dö şambr128 giymiş, başında renk renk tüylerle süslü bir kadın şapkası, koltuklarının altında da birer Bordo şişesi bulunduğu hâlde, birdenbire meydana çıkıyor ve biteviye sıçrayıp haykırıyor:

Kes köse kö lamur? Se tön tambur! Se tön tambur!.. Me mon şer kavaliye! Javu anfen kö lö bo seks vo miyö kön lapen!129

Mösyö Piyer’in sıçrayıp haykırmasından atlar ürküyor, lando devriliyor… Landonun içinden bir çift kaplumbağa ile bir de fino köpeği çıkıyor… Derken, bindiği yağız at, kendisini boşlukta bırakarak altından sıyrılıyor ve havalanıp uçmaya başlıyor… Öte tarafta kaplumbağalar dans ederken fino köpeği de “Belle Hélène” operasından okuduğu bir parçanın ahengine uyarak yerden yükselmeye başlıyor…

Bunlara benzer daha bir sürü acayip şeyler… Garip garip şekiller…

Zavallı Bihruz Bey gördüğü bu rahatsız edici karmakarışık rüyadan sıkılıyor, terliyor fakat uykudan gözlerini bir türlü açamıyordu… Hele sabaha karşı dadı kalfanın da kapısına vurarak “Beyim, nasıl oldun?.. Başının ağrısı geçti mi?..” diye seslenmesi delikanlıyı uykusundan sıçratmıştı. Hemen yatağından fırladı. Pencerelerden birini açtı. Kapıya doğruldu. Dadı kalfa ile bir şeyler konuştuktan sonra “lavabo”da elini yüzünü uzun uzadıya yıkayıp kurulandı. Sonra tekrar geldi; açık pencerenin önünde, bahçeye karşı oturdu. Yine derin düşüncelere dalmıştı… Düşündüğü şeyler, gerçi o gece rüyasında gördüğü kadar biçimsiz, garip ve münasebetsiz değilse de hemen onlar kadar karışık, onlar gibi ipe sapa gelmez şeylerdi…

Sabahın bu ilk saatlerinde Büyük Çamlıca dağından kopup kendisine kadar gelen taze ve saf havayı doya doya teneffüs ettikçe yorgun vücuduna bir zindelik, ağrıyan başına bir hafiflik geliyordu… Sinirlerindeki gerginlik de geçmişti… Bu aralık iki rafadan yumurta, bir parça taze tereyağı ile büyücek bir fincan içinde sütlü kahveden, iki ufak dilim de francaladan ibaret olmak üzere, dadı kalfanın getirdiği kahvaltıyı oldukça iştahla yiyip sütlü kahvesini de içtikten sonra bir puro tellendirdi. Beş altı nefes çektikten sonra hemen giyindi, selamlığa geçti…

Mösyö Piyer sabah erkenden çıkıp gitmişti. Bunu haber alınca sabah sabah yine bir sürü nasihat dinlemekten kurtulduğu için sevinerek doğruca odasına gitti. Kütüphanesinin önüne oturdu. Raflardaki irili ufaklı, ciltli ciltsiz, yaldızlı yaldızsız kitaplara camın arkasından şöyle bir göz gezdirdikten sonra kütüphanenin kapağını açtı. İki cilt kitap aldı. Orta yerdeki yeşil çuha örtülü masanın üzerine koydu; kendisi de bir iskemle çekti, masanın yanına geçip oturdu.

5

Bihruz Bey’in kütüphaneden aldığı iki ciltten biri Jan Jak Ruso’nun130 âşıkane mektuplardan ibaret “Nouvelle Héloise” adlı eseri, diğeri de “Secrétaire des Amants131 namında ufak bir kitaptı.

Bihruz Bey, parlak, kolalı Frenk gömleğinden “Terzi Mir” markalı hafif ve zarif pardösüsüne kadar üstünde bulunan ne kadar yakalı şey varsa her birisiyle başka başka yakasını, fena hâlde tutulduğu o sarışın yosmanın pençesine teslim etmeye pek hevesliydi. Bu konuda Mösyö Piyer Cenapları’ndan gerçi faydalı bir öğüt alamamışsa da bu yüzden cesareti kırılarak azminden ve kararından dönecek değildi. Gelecek cuma günü Periveş Hanım’a sunulmak üzere, mükemmel ve sitemli bir aşk mektubu yazmayı kesin olarak kararlaştırmış bulunuyordu…

Fakat kendi fikrince Periveş Hanım gibi nobl132 bir aileye mensup, mükemmel terbiye görmüş bir nazenine sunulan aşk mektubunda yer alacak sözlerin ve santimanların133 da her bakımdan nobl olması gerekti. Bunu sağlamak için de Fransızca o yolda yazılmış şeylere başvurmak zaruri idi.

Bu düşünceyle beyefendi önce “Nouvelle Héloise”i açtı. Ötesinden berisinden biraz okudu fakat pek anlayamadı… Çünkü kitaptaki ifade pek çetin ve o cümlelerde gizlenen fikirler son derece filozofik134 idi. Kitabı karıştırdı, tekrar tekrar karıştırdı. Nihayet kolay sandığı ve şurasında burasında biraz değişiklik yapmakla kendi durumuna ve mevkisine uyar gibi gördüğü birinci mektubu ele aldı; gereken yerlerini değiştirerek Türkçeye çevirmeye başladı. Fakat baktı ki olacak gibi değil… Yalnız baş taraflarından birkaç cümlesini almakla yetindi. Diğer yerlerini de kendi karihasından çıkararak ıkına sıkına aşağıdaki mektubu yazabildi:

Ah! Güzel Hanımefendi!

Sizden kaçmalıyım. Evet efendim! Burasını pek iyi hissediyorum. O kadarcık bile durup size bakmamalıydım. Yahut sizi hiç görmemeliydim. Lakin bugünkü gün ne yapmalı? Kendimi nasıl idare etmeli? Bakınız hâlime de biçare âşığınıza bir konsey 135 veriniz!

Bilirsiniz ki bendeniz parka kendi arzumla girmedim; bayıltıcı bakışlarınızın davetiyle girdim. Yer aynalarını bile hayran eden güzelliğinizi yakından gördüm; çıldırdım. Evet! Sizden ayrıldıktan sonra parkın öbür kapısından âdeta mezon de zalyene’den 136 kurtulmuş gibi çılgın çıktım! Bunun üzerinde zat-ı ismetanelerini temin edebilirim.

Ah! O moman’da 137 ne kadar örö,138 ne kadar da malörö139 idim. Nobles140 derecenizi tarif etmeye yeter bir kalifikatif141 bulmaktan âciz kalmıştım. Yüksek şahsınıza sunmaya cesaret ettiğim o fakir jeranyom’u142 par jantiyes143 kabul buyurdunuz da o güzel korsaj’ınızda144 ona yer bile verdiniz… Ah! O fane145 çiçeğin bahtiyarlığına haset!.. Her biri bir cihana bedel olan iltifatlarınız onunla da kalmadı. Lakin kendime emportans146 vermiş olmaktan korkarım; bunları tekrar etmekten çekinirim. Her ne kadar bazı talan’lar147 kültive148 ettirmese de zat-ı ismetanelerine layık olmadığımı itiraf ile kendimi bahtiyar sayarım!

Hem de malörö idim demiştim. Çünkü ah, sizden şikâyet etmeklik dahi cinayettir! Lakin “Kulda kusur çok olur, affeder efendisi!” kavramınca kulunuzun bu kabahatini affetmekliğinizi alicenaplığınızdan umarım. “Gelecek cuma günü yine buraya gelelim.” buyurduğunuzda “Saat kaçta?” diye sordumsa da cevaba her nedense tenezzül buyurulmadı. Bunun sebebini, mümkünü yok keşfedemedim; birdenbire gözünüzden düşüvermiş olmaklık için ne kusur etmiş olduğumu bilemiyorum. Ve bahusus parktan çıkıp da acele landonuza atlayışınız ve giderken küçücük bir iltifatınızı bin canla bekleyen şu biçare âşığınıza bir “Adiyö!” bile demekliğe tenezzül buyurmayışınız!.. Artık bu ensült’lerin 149 yüreğimde açtığı kanlı yaraların acısı ebediyete kadar sürecektir.

Evet! Bunlar benim kendi hatalı davranışımın cezasıdır. Sizi gördüğüm zaman güzel yüzünüze -Oh! Kel divin bote kö vuzet!- 150 bakmaya cesaret etmemeli, yüreğimi sevda pençenize kaptırmamalıydım. Bununla beraber cesaretimin cezasını çekmekliğe koşa koşa can attığımdan size hiç bahsetmemeliyim. Bunun vereceği plezir151 de başka bir lezzettir! Bununla beraber sizi her gün görüyorum. O güzel, o şık, o zarif landonuza bir ren152 gibi kurulup hayalimin “park”ında dolaşıyor ve yüreğimi üzüyorsunuz! Lakin görüyorum ki siz bunu düşünmeyerek masumca yapıyorsunuz. Ve bendenizin elemlerimi ağırlatıyorsunuz. Lakin kulunuz ümitsiz mi kalacağım? Sizden kendimi çekmeklik için sevdanızdan gönlümü almaklık benim elimde midir? Küçük hanımefendi, bendeniz yalnız bir çare görüyorum bu ambara’dan153 çıkmaklık için ki sonra arz ederim. Şimdilik zat-ı ismetanelerinden istirhamım budur ki bu mektubuma her ne şekilde olursa olsun bir iki satırlık cevap yazmaklığınızı rica ederim. Cevabı kendim almak için pazar günü saat sekizden on bir buçuğa kadar Büyük Çamlıca’da teşrifinizi beklerim.