O kadar güzel bir vücudun içindeki yürek taş olabilir mi?.. Artık merhametinize sığınırım… Mektubum yüksek şahsınıza layık değilse de bu husustaki kusurlarımın affını istirham ederek kendimi bahtiyar sayarım. Her hâlde ferman efendimizindir…
6
Bihruz Bey aşk mektubunu bu suretle meydana çıkardıktan sonra bir iki defa okudu. Baş tarafındaki bir cümleyi, ortalarındaki bir iki lakırtıyı, “Nouvelle Heloise”den aynen aşırmış olduğu için fena bulmadı. Kendi kafasının mahsulü olan sözlerden “Sebebini mümkünü yok keşfedemedim.” cümlesindeki manalı söyleyişi beğendiyse de mektubun ansambl’ını154 pek komün,155 ziyadesiyle fad,156 aşırı ensipid157 bulduğundan temize çekip sevgilisine sunmayı uygun görmedi. O zaman mektubun yazılışındaki yavanlığı, kendi ana dilindeki bilgisizliğine değil de Türkçenin yetersizliğine yükleyerek öfkelendi, kendi kendine bir hayli söylendi. Sonra tekrar “Nouvelle Héloise”i eline aldı. Sanki bir şey anlayacakmış gibi sayfalarını karıştırdı da karıştırdı… Bundan maksadı, kitabın içinde kendi durumuna uygun, nispeten kısa, tercümesi kolay bir mektup bularak onu Türkçeye çevirmekti… Fakat ne kadar aradıysa da kıvırabileceği bir parça bulamayacağına aklı kesince kitabı hiddetle elinden attı. Bu defa “Secrétaire des Amants” adlı kitabı yakalayarak süzmeye başladı.
Bundaki mektuplar, hem ötekiler kadar ağır değil hem de ufak tefek değişikliklerle kendi gibi her âşığın işine gelebilecek surette tertiplenmiş şeylerdi. Bihruz Bey birçok sayfalar çevirmeye muhtaç olmaksızın rastgele gözüne çarpan bir mektubu arzusuna uygun buldu. Ortasından, fazla gördüğü bir paragrafı tamamen çıkarmak ve sonuna da kendi durumuna göre bazı sözler eklemek suretiyle, bu mektup pekâlâ işine yarayabilirdi. Büyük bir istekle kaleme, kâğıda sarıldı. Ara sıra karşılaştığı zorlukları yenebilmek için Fransızca-Türkçe muhtelif sözlüklere başvurarak aşağıdaki şaheser tercümeyi(!) zar zor becerebildi:
Küçük Hanımefendi!
İtiraf ederim. Bendeniz daima hayal ederdim ki sevda, ki bana ekseri karşı konulmaz şekiller altında ve bir okluk ile silahlı röprezante 158 olunmuş idi, gerçekten muhataralı değildir. İlle o zayıf ve romanî159 canlar için ki kuvvetli etüd’lerle160 meşgul olamazlar ve şiddetli ve sıhhi jimnastiklere kendilerini veremezler de her yerde işsiz güçsüz, tatsız tuzsuz, rahat yükü altında eğilir akıl taşırlar. Bu sizi görerek güzellikleriniz içinde natür’ün161 en sevimli işlerinden birisini admire162 ederek kendimi kandırdım ki benim fikirlerim mütecasirane163 olduğu kadar sehivli164 de imiş! Çünkü hep bendenizin mağrur safsatalarım karşı konulması muhal165 bir güzellikten, bir cazibeden beni müdafaa edemedi. Sevdaya saburâne166 karşı koymuş idim. Sevda kendi kuvvet ve kudretini dil-firib167 bir şey üzerinde kamaşmış gözlerime karşı kamilen arz-ı izhar ederek168 beni cezalandırıyor! Bundan böyle şevkli kahramanları üzerinde müellifleri istihza169 etmek haksızlığında bulunamam, mademki bizzat kulunuz bile o müelliflere itaatli bir süje170 olmak hizmetini ifa edebilir oldum! Bundan böyle elektriğe benzeyen pasyon’lar171 hakkındaki kaderden gelirler gibi görünürler ve sizi, daha doğrusu bendenizi nâgehânî172 bir derin yara ile zahimdâr eder173 şek ve şüphe etmeyeceğim… Oh! Aşk, kulunuzu artık inanmazlık ettirmeyecek derecede derin vurdu…
Evet, küçük hanım! Bir görüşte âşık olunabiliyor: O dişiye ki yalnız süratli bir gölge gibi görülmüştür. Bunun ispatı sizsiniz ey cism-i latif! 174 Mademki benim bahtımı kararlaştırmaya birkaç dakikacık kifayet etti! Filvaki175 kim karşı koyabilirdi o güzelliğe ki cümle hareketlerinizde hüküm sürüyor gibi idi? Bunların hepsi beni aldatmaya konkur176 etmiyorlar mı idi?
Aşk!.. Aşk!.. Bana bu keskin ateşleri hissettirmekliğin bilahare meprize 177 olmuş şiddetli bir pasyon’un ümitsizliği içinde terk etmek için ise beni bitirdin!178
İmdi 179 güzel hanımefendi! Bu halis ilanıaşka ne aköy180 edeceğinizi bildirmeye tenezzül ediniz veyahut daha iyisi hiç yazmayınız… Kâğıt sizin kıymetli fikirlerinizi saklamaya layık değildir. Onları gönül aldatıcı bir sakız gibi kendi hatırında cemetmeklik yumuşak ve hürmetkâr âşığınıza aittir.
İmdi hâkipay-ı ismetanelerine 181 yüzüm gözüm sürüp hâl-i perişanımı182 serbestçe arz etmeklik için merhametinize ve kulluğunuza layık bir bende-i senser183 olduğumu ispat etmek üzere münasip bir mahalde randevu ita buyurmaklığınızı istirham eder ve işbu arizamın184 cevabını almak için işbu gelecek pazar günü Büyük Çamlıca’da kâin185 gazinoda teşrifinize muntazır186 bulunacağımı arz ile hatm-i kelam eylerim.187 Her hâlde ferman zat-ı ismetanelerinindir…
7
İlk karaladığı mektuptan çok daha gülünç, çok daha acayip, ipe sapa gelmez ve bir yeri bir yerini tutmaz bu deli saçmalarını büyük bir dikkatle okudu… Doğrusu mükemmel döktürmüştü… Biraz fazlaca alafranga düşmüş olmasından başka hiçbir kusur bulamadı. Bu kusur ise sunulacak kadının alafrangalığına göre mükemmeliyete delalet edecek bir hâl idi. Sarışın sevgiliye sunulacak aşk mektubunun müsveddesi böylece hazırlandıktan sonra beyefendinin neşesine payan yoktu. Kâh ıslık çalarak kâh “lel lele lel lele, lel lele lel lel” diye “Belle Hélène”den bir hava tutturarak odanın içinde dolaşmaya başladı. Sonra yazı masasının önüne oturup çekmelerden birini açtı. Kenarı yaldızlı, bir ucunda goncalı pembe bir gül resmi bulunan mis kokulu bir kâğıtla bir de zarf çıkardı. Blond’u büyüleyecek, mest edecek olan bu aşk mektubunu büyük bir dikkatle temize çekti. O zaman bu mektuba güzel bir poezi188 veya bir kuple189 iliştirmeyi düşündü. Biraz önce “Secrétaire des Amants”ı karıştırırken gözüne ilişen şiirlerden bazılarını tekrar okudu. İçinden bir tanesini pek beğendi. Bu şiir, ismi bilinmeyen bir kadın için yazılmış üç kuple’den ibaret bir şanson190 idi. Bihruz Bey, henüz adını öğrenemediği sevgilisine bu şiiri sunmayı pek uygun buluyordu. Lakin bunu aynen yazmayı, belki bilinir diye istemedi. An ver191 tercümeye Türkçenin elverişsizliğini, an proz192 tercümede ise çekici bir güzellik olamayacağını düşündü. Bununla beraber kuple’lerin içindeki o güzel fikirlerin, o ince duyguların Türkçeye çevrilince nasıl olacağını anlamak için şöylece tercüme ediverdi:
Gül adını veririm
O dişiye ki benim aklımı bulandırır
Eğer kelime şeyi resmetmeye borçlu ise
O dişinin bu dilber ismi almaya hakkı vardır,
Bir gül gibi.
Bir gül gibi,
Beni kendisine doğru çektiğinden beri
Yüreğim hiç durmayarak vuruyor.
Onu koklamaktan yanıyorum
Bir gül gibi.
Bir gül gibi,
Düşünmeksizin mest eder;
Sebep olduğu santiman 193
O santiman’lardan değildir ki geçtiği görülür
Bir gül gibi.
Bu tercüme fena değildi. Lakin bey bunu sunmaya değer bulmadı. Çünkü poezi’nin aslını gözünün önünden uzaklaştırdığı gibi tercümesinden hiçbir şey anlayamıyordu. Hele:
Kelime şeyi resmetmeye borçlu ise.
cümlesinden, evvela bu şiiri yazan şair-i Fransavînin,194 ondan sonra da tercüme edenin kastettiği manayı bulup çıkarmak son derece imkânsızdı. Bundan başka, “gül” denilen bir çiçeğin insanlar gibi düşünmek özelliği bulunduğuna dair “Langage des Fleurs”de,195 “Histoire Naturelle”de196 bir bahse rastlamadığı gibi Mösyö Piyer’den de şimdiye kadar böyle bir şey işitmediğinden şiirin bu sözünde bir rezon197 bulamıyordu.
Böyle sözleri anlayabilmek için şair olmak gerektiğini düşündü ve kendisinin de bir şair olmadığına bir aralık üzülür gibi olduysa da bu santiman’ı pek uzun sürmedi:
“Tu le poet son fu!” 198
diyerek bu yoksunluğunun da tesellisini buldu. Fakat yazdığı aşk mektubuna bir de şiir ilave ederse sevgilisinin üzerinde yapacağı etki daha kuvvetli olacaktı. Bu arzudan da bir türlü vazgeçemiyordu. Yine kendi kendine söylenmeye başladı:
“Ah! Türklerde adam gibi bir şair gelmemiş ki… Yalnız Vâsıf199 isminde birisi şansonet’te200 epeyce ün kazanmışsa da onun yazdığı şeylerin de birçoğu komik nevinden… Sanki Türklerin Molyer’i201 olacak… ‘Sokak Süpürgesi’ filan gibi inyobl202 lakırtıları da şiire sokmak, hem de bunu bir kadına karşı söylemek ne kadar bayağılık!.. Dün akşam bizim Mösyö Piyer de kadınlar için epeyce münasebetsiz şeyler söyledi; lakin o, sal a manje’de çok beklettiğim için canı sıkıldığından söyledi. Kes köse kö lamur? Se tön tambur, se tön tambur; Mon şer kavaliye, anfen javu kö lö bo seks vo miyö kön lapen! Amma da tuhaftı ha!.. Başında tüylü şapka, sırtında rob dö şambr, iki koltuğunda birer Bordo şişesi… Ah! Darılmayacağını bilsem şu rüyayı kendisine anlatırdım… Bizim Keşfi sırnaşığı da arabacı olmuştu!.. Ya benim yağız atın havada uçuşu!.. O kaplumbağalar da neydi… Fino köpeğinin ‘Bel Elen’i şante203 etmesi hepsinden drol!204 Lel lele lel lel… Lel lel lâ!..”
8
Bihruz Bey, Türklerde adam gibi şair yetişmediğini ve çünkü Türkçede şiir söylenemeyeceğini yine kendisi gibi alafranga bozuntusu züppe beylerden işitmiş, Enderunlu Vâsıf’ın şarkıcılıktaki maharetini ise çocukluğundan beri evlerine gelip giden okumuş hanımlardan dinleyip anlamış ve hatta şairin:
“Olma sokak süpürgesi kadın kadıncık ol”
röfren’ini205 içine alan manzumesini yine o hanımların ağzından birçok defalar işiterek ezberlemiş, önceleri latife kabilinden saydığı bu röfren’i, alafrangalık yolundaki düşünce ve duyguları iyice kökleştikten sonra münasebetsiz görmeye başlamış ve şairi, ara sıra çalgılı gazinolarda da okuyan bir şarkıcı diye bellemişti. İlanıaşk mektubuna bir de kuple ilave etmek hevesinden ileri gelen düşünceleri arasında, geçen geceki o acayip rüyasını hatırlayıverince kuple filan hepsi zihninden uçup gitti. O kadar dalmıştı ki önce uşağı Mişel, arkasından da konağın emektarı İbiş Ağa tarafından defalarca ikaz edildiği hâlde, yemek vaktinin geciktiğini bile unutmuştu. Bu esnada kalemi bir aralık terk etmiş olan sağ eli ile yeleğinin cebindeki tek kapaklı ve “Keller” mineli “Brege” işi saati çıkarıp baktı. Vaktin hayli ilerlediğini ancak o zaman fark edebildi. Gözlerine inanamadı. Durmuş olmasın diye saati kulağına tuttu, dinledi. Saat “çıt çıt”larıyla kendisine cevap veriyordu.