Платон – Devlet (страница 10)
Platon zamanında bir Yunan, dininin sadece tarihi bir olgu olup olmadığı sorusuna hiç önem vermezdi. Geçmişin bir tarihi olduğunu yeni yeni fark etmeye başlamıştı fakat Homeros ve Hesiodos’un ötesinde hiçbir şeyi göremezdi. Anlatılarının doğru ya da yanlış olması, Yunanistan’ın siyasi, sosyal yaşamını ciddi ölçüde etkilemezdi. Ahlaka aykırı olduklarını fark ettiklerinde insanlar, onların kurgu olduklarından şüphe etmeye başladılar. Ve dinlerde de böyledir: Önce ahlaka uygunlukları değerlendirilir, sonra kaydedildikleri belgelerin doğrulukları veya onlarla anlatılan doğal ve doğaüstü olaylar. Ama modern zamanlarda ve Protestan ülkelerde, belki Katoliklerde olduğundan daha fazla, tarihsel olayları ahlakla açıklamaya fazla yatkındık ve bazıları, belgelerin her tarafında insanüstü bir kesinlik görmedikçe dine inanmayı reddettiler. Eski veya dinî bir geçmişin olayları, bütün olayların en önemlilerindendir ama genelde şüphelilerdir ve onlardan çıkarılabilecek doğru dersi yalnızca kendimizi onların üstünde gördüğümüzde ediniriz. Bu fikirler, önemsiz olmasa da Platon’la bizim aramızdaki farkın ilk bakıştaki kadar önemli olmadığını gösterir. Çünkü ahlaki doğruyu dinî olandan önde tutmakta ve genellikle, bütün dinlerin ilk zamanlarında ortaya çıkan bu hataları ya da yanlış ifadelere aldırmamakta onunla aynı fikirde olmalıyız. Aynı zamanda, bir ülkedeki geleneklerdeki değişimlerin bir günde gerçekleşmediğini, bu yüzden bilim ve eleştirinin kınayacağı çoğu şeye hoşgörülü olduğunu biliyoruz.
Laf arasında, Hristiyanlıktan önce Reggio Calabrialı Thea-genes tarafından altıncı yüzyıl gibi ortaya atıldığı söylenen, mitolojinin kinayeli izahının aslında Platon döneminde kurulmuş olduğunu ve burada, farklı bir nedenden dolayı olsa da tıpkı
Kitabın sonlarına doğru ortaya çıkan ayrı bir fikir de ruhun içindeki yalandır. Bu, Platon ve Sokrates’in, istemsiz cahilliğin istemliden daha kötü olduğu öğretileriyle bağlantılıdır. Ruhtaki yanlış gerçek bir yanlıştır, en yüksek doğrunun çürümesidir; ruhun, kandırılmış kişinin artık kendini açıklayamayacağı en üst seviyesinin aldanmasıdır. Örneğin, Tanrı’yı sahte ya da ahlak dışı, Platon’a göre insanların görünüşleri gibi aldatıcı, kötülüğün yazarı gibi göstermek, Protagoras’la “bilginin bir algı olduğunu”, “varoluşun dönüşmek olduğunu” veya Thrasymakhos’la “gücün gerçek olduğunu” onaylamak için, Platon tarafından bu nefret dolu türün bir yalanı olarak kabul edilirdi. En büyük asılsızlığın en büyük şuursuzluğu -mesela Hakikatlerin (John) dilinde “kör olduğu söylenen” adamın “Görüyorum.” demesi-, Platon’un tanımladığı ruh hâlinin başka bir yönüdür. Ruhun içindeki yanlış ayrıca Kutsal Ruh’a (Luke) karşı günahla da Yunan ve Hristiyan sözleri arasındaki fark da hesaba katılarak kıyaslanabilir. Bir oyunda, şiirde, alegoride, söz sanatında ya da herhangi bir tür düzende yer alan sözcüklerdeki yanlışlar bunun aksidir. Ki bunlar, insanlara belirli durumlarda faydalı olsa da tanrılar için yararsızdır. Sokrates burada, deli kimseyle ilgili yönelttiği soruyu kendi yanıtlamaktadır, aynı zamanda Tanrı ve insanın doğalarını karşılaştırmaktadır. Çünkü Tanrı doğrudur ama insan ırkı yalnızca kimi zaman yanlı görünerek doğru olabilir ya da yanlış olur. Din ve eğitimle ilgili daha büyük sorulara yer ayırırsak şunları not etmemiz gerekir: (1) Yunanistan’ın eski ve geleneksel eğitiminin kabulü, (2) Platon’un Homeros’a ve ozanlara yapmaya hazırlandığı saldırı, (3) Devlette ekonomilerin kullanımına yaptığı saldırı, (4) burada ve devamında tanrıların “Kronik Skandal”ını ima ettiği aşağılayıcı ve örtmeceli tavır.
ÜÇÜNCÜ KİTAP
Dini sadeleştirmenin başka bir sebebi daha var: Ozanların aşağıdaki dünyayla ilgili masallarına inananlar veya ölümden korkanlar cesur olamayacakları için korkuyu yasaklamak. Cehennemi kötüye kullanmamaları kibarca rica edilmeli ve hikâyelerinin hem gerçek dışı hem iç karartıcı olduğu hatırlatılmalı. Akhilleus’un kasvetli sözleri; “Ölülere hükmetmektense bir hizmetçi olmayı yeğlerim.” ya da sefil köşkler, donuk gölgeler, kaybedilen güce ve gençliğe yas tutarak oradan oraya uçan ruh, yeryüzünün altında duman gibi alay eden biriyle olan bir ruh, yarasalar gibi uçuşan âşıkların ruhları gibi tiksindirici paragrafları sildiğimizde öfkelenmemeliler. Cocytus7 ve Styx’teki8 dehşet ve korkular, hayaletler ve cansız gölgeler, Cehennemsel terminolojinin kalanı yok olmalı. Bunun gibi masalların bir amacı olmalı ama askerler için uygun bir besin değiller. Homeros’un kahramanlarının acılarını ve anlayışlarını çok az gibi kabul edebiliyoruz: Thetis’in oğlu Akhilleus gözyaşları içinde başına kül atarken deniz kenarında kafası dağınık volta atıyor veya tanrıların kuzeni Priamos çamur içinde yüksek sesle ağlıyor. İyi bir adam çocuklarını veya servetini kaybettiğinde yıkılmaz. Ölüm ona dehşet vermez. Bu yüzden, ölülere yakılan ağıtlar, önemli kişilere yapılmamalıdır. Onlar yalnızca, kadın veya erkek, aşağı derecedekilerin kaygısı olmalıdır. Bu tür bir zayıflığın tanrıların özelliği gibi görünmesi daha da kötüdür. Mesela tanrıçaların “Ah benim sancılarım!” demesi ve hatta en kötüsü, cennetin kralının, Hektor’u kurtaramayacağı için ağlayıp sızlaması ya da sevgili Sarpedon’unun yaklaşan kör talihine üzülmesi gibi. Gençler tarafından gülünmezse böyle bir Tanrı sıfatının, onlar tarafından örnek alınması muhtemeldir. Vatandaşlarımıza gülme izni verilmemelidir: “Bu tür şiddetli hazlar” şiddet içerikli bir tepkiye yol açar.
Erdemler arasında doğrunun önemli bir yeri olmalıdır çünkü söylediğimiz gibi yalanın tanrılara bir faydası olmaz ve sadece insanlara bir ilaç olarak yarar. Fakat yalana verilen bu görev, devletin bir ayrıcalığı olarak kalmalıdır. Sokaktaki adam, yöneticiye, bir hastanın doktoruna veya bir denizcinin kaptanına söyleyeceğinden fazla yalan söylememelidir.
Daha sonra, gençlerimiz ölçülü olmalıdır ve ölçülülük özkontrol ve otoriteye itaatten oluşur. Bu dersi Homeros birkaç yerde öğretir: “Achaealılar nefes alan yiğitliklerine, liderlerinin sessiz korkularıyla ilerlediler.” Ama diğer yerlerde pek farklı bir ders vardır: “Ey bir köpeğin gözlerine ama bir erkek geyiğin yüreğine sahip şarapla dolu kimse!” İkincisinin dili gençlerin zihinlerindeki öz-kontrolü etkilemeyecektir. Aynısı yeme-içmeye ve açlık korkusuna olan övgüleri, Zeus ile Hera’nın coşkulu aşkları, Hephaistos’un benzer şekilde Ares ve Afrodit’i bir ağda nasıl alıkoyduğuyla ilgili de söylenebilir. Sözlerinde daha asil bir zorlama duyulmaktadır: “Dayan, daha kötülere dayanmış olan ruhum.” Vatandaşlarımızın rüşvet almalarına veya “Hediyeler tanrıları kandırır, hediyeler saygıdeğer krallara.” demelerine izin vermemeliyiz. Akhilleus’a Yunanlara yardım etmeden önce onlardan para almasını öğütleyen Phoenix’i ya da Akhilleus’un kendisi Agamemnon’dan hediye alırkenki alçaklığını, Hektor’un bedenine karşılık fidye istemesini, Apollo’yu lanetlemesini, nehir-tanrı Skamandros’a olan küstahlığını, zaten diğer nehir tanrısı Spercheios’a atfedilmiş kendi saçından olan ölü Patroklos’a bağlanımını, Hektor’un bedenini duvarların etrafında sürüklemesini ve odun yığınındaki esirleri katletmesini takdir etmelerine müsaade etmemeliyiz. Kheiron’un öğrencisi için bu kadar fazla alçaklık ve gaddarlık hayal bile edilemez. Peirithoos ve Theseus’un aşk dolu maceraları da aynı ölçüde değersizdir. Ya bu tanrıların çocukları olduğu söylenen kişiler gerçekten tanrıların çocukları değildi ya da ozanların hayal ettiği gibi tanrıların kendileri kötülüğün mimarlarıdırlar. Damarlarında cennet kanının dolaştığı kişilerin böyle şeyler yaptığına inanan gençler, bu örnekleri taklit etmeye dünden hazır olacaklardır.