Платон – Devlet (страница 11)
Bu kadar tanrı ve kahraman yeter. İnsanlar hakkında ne demeliyiz? Ozanlar ve hikâye anlatıcılar ne der: Kötünün işlerinin rast gittiğini ve erdemlilerin dert çektiğini mi yoksa adaletin bir başkasının kazancı olduğunu mu? Böyle yanlış betimlemeler bizim tarafımızdan onaylanamazlar. Fakat bunda, adaletin tanımını önceden görüyoruz ve böylece soruşturmaya daha iyi uyarız.
Şiirin konuları yeteri kadar işlendi, sonra biçim gelir. Bütün şiirler geçmiş, günümüz ve gelecekteki olayları anlatır ve bu anlatıların üç türü vardır; basit, taklit ve ikisinin birleşimi. Bir örnekle daha iyi açıklanabilir. Homeros’un ilk sahnesi karışık türe bir örnektir çünkü hem betimlemeler hem diyaloglar vardır. Ama eğer diyaloğu “oratio obliqua”ya9 dönüştürürseniz paragraf şöyle ilerler: Papaz geldi ve Apollon’a Akaların Truva’yı alması, Agamemnon ona kızını ve anlaşılan Yunanları verirse güvenli şekilde geri dönmesi için dua etti fakat Agamemnon hiddetliydi. Tamamı betimlemeye dönüşür ve ozan da konuşan tek kişidir. Eğer anlatımı çıkarırsanız tamamı diyaloğa dönüşür. Bu üç biçimin hangisi bizim devletimizde kabul edilmiştir? “Trajedinin veya komedinin mi kabul edildiğini soruyorsun?” Evet ama bir şey daha; yöneticilerimizin taklitçiler olması şüphe uyandırmıyor mu? Ya da bir insanın hayatta birçok rol, trajedya ve komedyadan daha fazlasını ya da aynı anda anlatıcı ve oyuncu, oynayamadığına karar verdiğimiz için soru zaten cevaplanmadı mı? İnsan doğası çok küçük parçaları uydurmuştur ve yöneticilerimizin zaten özgürlüğü korumak gibi kendi işleri olduğundan, taklit olmadan yeteri kadar yapacak işleri olur. Eğer taklit edecekse de yapsın, bu bir eziklik veya rezillik değildir, iyilik içindir. Çünkü oyuncunun taktığı maske onun yüzüyle bütünleşmeye meyillidir. İnsanların münakaşa eden, ağlayan, azarlayan ya da tanrılara karşı atıp tutan kadın rolü oynamasına izin veremeyiz, en azından sevişirken ya da doğum sancısı çekerken. Köleleri, zorbaları, korkakları, ayyaşları, demircileri, kişneyen atları, bağıran boğaları, çınlayan nehirleri ve öfkeli denizleri temsil etmemelidir. İyi ve bilge bir adam iyi ve bilge davranışlar sergilemeye heveslidir ama daha önce hiç denemediği alt derecede bir rolü oynamaktan utanır. Betimleyici biçimi olabildiğince az taklitle kullanmayı tercih eder. Öz saygısı olmayan adam ise öte yandan, herkesi ve her şeyi taklit edecektir; doğanın sesleri, hayvanların bağırışları gibi. Bütün gösterisi hareket ve seslerin taklidi olacaktır. Şimdi, betimleyici biçimde bazı değişiklikler vardır fakat dramatik olanda çok daha fazlası söz konusudur. Ozanlar ve müzisyenler ikisini de kullanabilir ya da ikisinin birleşimini. Bu birleşim gençlere, öğretmenlerine ve görgüsüzlere çok çekici gelir. Fakat bizim devletimizde bir kişinin bir rolü oynaması yalnızca karışıklık için tercih edilmemiştir. Bu polifonik pandomim beyefendileri kendini ve yaptığı işi göstermeyi teklif ederse ona her türlü saygıyı gösteririz. Fakat aynı zamanda, ona devletimizde onun gibi birine değil; yontulmamış, dürüst bir ozana yer olduğunu ve asıl kalıplarımızdan uzaklaşmayacağımızı söyleriz. (
Sonra müziğe gelirsek bir şarkı ya da övgünün üç kısmı vardır: Konu, ahenk ve ritim. Son ikisi, ilkine bağlıdır. Ağıtları yasakladığımız için ağıt türünün ahengi olan karışık Lidya ahengini de yasaklarız. Vatandaşlarımız ölçülü olduğu için İyonya ve saf Lidya gibi neşeli ahenkleri de yasaklarız. Geriye iki tane kalır: Dor ve Frigyen. İlki savaş, ikincisi barış için. Biri cesareti anlatmak, diğeri itaat, talimat ve dinî duygular için. Ve ahengin çeşitlerini reddettiğimiz için onlara ses veren çok telli ve çeşitli şekillerdeki enstrümanları da reddederiz. Özellikle de diğerlerinden daha karmaşık olan flütü. Lir ve arpa şehirlerde, Pan flütüne de çayırlarda izin verilebilir. Böylece müziği arındırmış olduk, şimdi de ölçüsünü arındıracağız. Bunlar da ahenkler gibi basit ve duruma uygun olmalıdır. Dört tellilerde dört nota ve üç ölçü oranı vardır, 3/2, 2/2, 2/1. Bunların hepsinin kendi özellikleri vardır. Fitin de ritimler gibi kendi özellikleri vardır. Fakat bunu, doğru hatırlıyorsam daktilik, bir uzun bir kısa ölçülü ve beşli ritimlerle heceleri birbirine dengeleyip her birine uygun miktarı verip savaşsal ölçüden bahseden büyük müzisyen Damon’a sormalıyız. Biz yalnızca biçimin konuya ve ölçünün de biçime uyum sağladığı; ruhun sadeliği ve ahengininin hepsinde yansıtıldığı genel ilkesini kabul etmeyi göze alırız. Bu sadelik ilkesini herkesin gençlik yıllarında öğrenmesi gerekir, yaratıcı ve yapıcı sanatlardan hayvanların, bitkilerin şekillerine kadar bir yerde toplanmalıdır.
Ozanlar gibi başka sanatçılar da alçaklık ve uygunsuzluğa karşı uyarılmalıdır. Heykelcilik ve ressamlık müzikle aynı derecede sadelik yasasına itaat etmelidir. Yasayı ihlal eden kişinin şehrimizde çalışmasına ve vatandaşlarımızın zevkini mahvetmesine izin verilmemeli. Çünkü yöneticilerimizin ruhlarını çürütecek ve zehirleyecek birer bozukluk şeklinde değil, tatlı olan her şeyden içebilecekleri sıhhat ve güzellik dolu bir diyarda, ahenkli etkilerle büyümeleri gerekmektedir. Bütün etkiler içinde en büyüğü müzikle verilen eğitimdir. Bu eğitim, güzellik ve bozukluk açısından en derindeki ruha ulaşmanın bir yolunu bulur. İlk başta etki bilinçsizdir fakat sonra mantık devreye girdiğinde eğitim görmüş kişi onu uzun süredir tanıdığı bir arkadaş gibi buyur eder. Okumayı öğrenirken olduğu gibi ilk başta parçaları ya da harfleri ayrı ayrı öğreniriz. Daha sonra onları birleştiririz. Harflerin kendilerini öğrenmeden yansımalarını ayırt edemeyiz. Bir anlamda, erdemlerin önce parçalarını veya esas biçimlerini öğrenmek, sonrasında hayatta ve deneyimlerimizde bunların birleşimlerinin izini sürmek gibidir. Ruhta dünyanın ahengine karşılık veren bir müzik vardır ve müzikal bir ruhun en zarif amacı, zarif bir zihin ve zarif bir vücuttur. İkincisindeki bazı kusurlar görmezden gelinebilir ama ilkinde olmaz. Gerçek sevgi ölçülülüğün kızıdır ve ölçülülük bedensel hazların budalalığına tamamen karşıdır. Aşkla adil bir son getiren müzik hakkında yeterince konuştuk.
Sırada jimnastik var. İlk olarak şunu söylemeliyim ki bedenle ruh arasında bir neden-sonuç ilişkisi vardır. Böylece, zihni eğitirsek takip edilmesi gereken genel hatları belirterek bedenin eğitilmesini de zihne bırakabiliriz. Öncelikle yöneticilerin güçlü içkilerden uzak durmaları gerekmektedir çünkü zekâ kıvraklığını kaybedecek son kişilerdir. Palaestra’da10 edindikleri huyların onlara uygun olduğu şüphelidir çünkü sıradan jimnastik uyuşuk bir şeydir ve aniden bitirilirse sağlığı tehdit etmeye meyillidir. Fakat bizim savaşçı atletlerimiz uyanık köpekler olmak durumundadır ve besin ve iklimdeki bütün değişiklikleri kanıksamalıdır. Bundan dolayı onlara basit müziklerine yakın basit bir tür jimnastik gerekir ve diyetleri için bir kural, kahramanlara deniz kenarında yaşamalarına rağmen balık değil sadece kavrulmuş et (Haşlanmış da değil çünkü çanak ve tava gerektirir.) veren Homeros’ta bulunabilir. Ve hatta yanlış hatırlamıyorsam orada hiç tatlı sos da geçmiyordu. Müzik için Lidya ve İyonya neyse jimnastik için o olan Sicilya mutfağı, Atina şekerlemeleri ve Korint fahişeleri de yasaklanmalıdır. Açgözlülük ve ölçüsüzlüğün hüküm sürdüğü yerde şehir çabukça doktorlar ve avukatlarla dolar. Hukuk ve tıbbın işine, Devletin özgür adamları onlara ilgi duyduğunda son verilir. Eğitim adına, yurdunda hiç bulunmadığı için adaleti yurt dışında aramaktan daha utanç verici bir durum olabilir mi? Gerçi aynı hastalık için daha kötü bir aşama da söz konusu: İnsanlar hazzı ve gururu hukukun bütün ayrıntıları olarak aldığında ve adalete başını sallamaya ihtiyacı olmadan hayatlarının ne kadar iyi olabileceğini hesaba katmadığında. Bir hekimi çalıştırmakta bir tür ayıp vardır. Yaraların ve bulaşıcı hastalıkların tedavisinden dolayı değil, bir adamın tembel olması ve Asklepios’un zamanında bilinmeyen ve lükse bağlı hastalıklardan dolayı. Homeros’un tıbbi uygulamaları ne kadar basit. Eurypylos yaralandığı zaman Lesbos şarabıyla kestirilmiş baharatlı çok sıcak bir süt içer ve Asklepios’un oğulları ne ona içeceği veren genç kızı ne de ona eşlik eden Patroklos’u suçlar. Doğrusu şu ki hastalıkları iyileştirmenin çağdaş sistemi, sağlıklı olmayan bir kuruluştan olup eğitim ve tıbbın birleşimiyle önce kendine sonra başka insanlara işkence etmiş ve hak ettiğinden çok daha uzun süre yaşamış eğitimci Herodicus tarafından öne sunulmuştur. Fakat Asklepios bu sanatı icra etmezdi. Çünkü düzenli bir devletin vatandaşlarının hasta olma lüksü olmadığını biliyordu, bu yüzden esnaf ve işçilerin çoğunlukla uyguladığı “öldür ya da iyileştir” yöntemini benimsedi. “Bunlar onların işleri olmalı.” derler, “Ve üstüne düşmeye zamanları yok: Eğer iyileşirlerse iyi. Ama iyileşmezlerse bu onların sonu olur.” Oysaki zengin kimse, hasta olmaya parası yeten bir beyefendi olmalıdır. Phocylides’in şu özdeyişini biliyor musunuz: “Bir adam zengin olmaya başladığında” (ya da belki biraz daha önce) mı “erdemleri uygulamalıdır?” Fakat ölçüsüz bir sağlık hizmeti nasıl olur da hem sıradan bir meslekle uyumsuz olup hem de Phocylides’in öğrettiği fazilet uygulamasıyla tutarlı olur? Bir öğrenci felsefenin onun başını ağrıttığını düşündüğünde hiçbir şey yapmaz, hep rahatsızdır. Bu, Asklepios’un oğullarının hiç böyle bir sanatla ilgilenmemesinin sebebidir. Halkın yararına çalışıyor ve faydasız yaşamları korumayı ya da acınası babalara cılız bir evlat uzatmak istemiyorlardı. Gerçek hastalıkları gerçekten tedavi ettiler. Bir adam yaralandığında ona doğru tedaviyi uyguladılar ve sonra istediği şeyi yiyip içmesine izin verdiler. Onlardan büyük servet kazanabileceklerine rağmen ayyaş ve değersiz kişileri tedavi etmeyi reddettiler. Pindar’ın, Asklepios’un zengin bir adamı hayata döndürmek için bir yıldırımla katledildiği hikâyesine gelirsek bu bir yalandır. Eski kuralımıza uyarak ya rüşvet almadığını ya da Tanrı’nın bir oğlu olmadığını söylememiz gerekir.