18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Платон – Devlet (страница 12)

18

Glaukon Sokrates’e büyük hekimlerin ve hâkimlerin birkaç büyük hastalık ya da suç görmüş kişiler olup olmadığını sorar. Sokrates bu iki meslek arasına bir çizgi çeker. Hekim kendi vücudunda o hastalığı deneyimlemiş olmalıdır çünkü bedeniyle değil zihniyle iyileştirir hastalıkları. Fakat hâkim, zihni zihinle kontrol eder ve bu yüzden zihni suçlarla kirlenmemelidir. Öyleyse nasıl tecrübe kazanacak? Nasıl hem bilge hem masum olacak? Genç ve iyi bir adam içinde hiç kötülük örneği olmadığı için günahkârlar tarafından kandırılmaya meyillidir, bu yüzden hâkim belli bir yaşa gelmiş olmalıdır. Gençliği masum olmalı ve kötülüğe karşı bir bakış açısını onu deneyimleyerek değil diğer insanları gözlemleyerek geliştirmiş olmalıdır. Hâkimliğin ideal hâli budur. Suçludan dönme bir dedektif mükemmelce şüphelidir ama deneyimi olan iyi bir adamla beraberken hatalıdır çünkü herkesin kendi kadar kötü olduğu yanılgısına kapılır. Ahlak bozukluğu erdem olarak bilinebilir ama erdemi bilemez. İşte bu, devletimizde hüküm sürecek tıp ve hukuktur. Sanatları daha üst yapılara iyileştirecekler ama kötü bedenler ikisinden biri tarafından ölüme terkedilecek ve kötü ruh diğeri tarafından infaz edilecek. İkisine de olan ihtiyaç, müziğin ruha verdiği ağız tadı ve jimnastiğin bedene verdiği sağlıkla geniş ölçüde azalacak. Müzik ve jimnastik arasındaki ayrımın ruh ve bedene denk gelmeleri ikisinin de biri tarafından uysallaştırılıp diğeri tarafından ayakta tutulan ruhla eşit ölçüde ilgilenmelerinden dolayı değildir. İkisi birlikte iki parçalı doğalarıyla yöneticilerimizin ihtiyacını karşılarlar. Çok fazla jimnastik olduğundaki tutkulu eğilim kuvvetlenir ve vahşileştirilir. Fazla müzik içeren nazik ve felsefi huy zayıflar. Bir kişi müziğin kulaklarındaki borulardan su gibi akmasına izin verdiğinde ruhunun keskinliği yavaş yavaş aşınır ve içindeki tutku, şevk dolu parça eriyip içinden çıkar. Aşırı az ruh kolayca bitkin düşer, aşırı fazlası kolayca gergin asabiyete döner. Bu yüzden, yine, beslenen ve idman yapan atletin öz güveni iki katına çıkar fakat kısa süre içinde aptallaşır. Vahşi bir hayvan gibidir; yumruklarla her şeyi yapar ama fikir veya planla hiçbir şey yapmaz. İnsanın içinde iki kaynak vardır: Mantık ve tutku. Ruha ve bedene değil, bu ikisine müzik ve jimnastik sanatları karşılık gelir. Bu ikisini uyumlu bir ahenkle harmanlayan kişi gerçek müzisyendir. Devletimizin baş dâhisi olacaktır.

Bir sonraki soru ise, “Yöneticilerimiz kimler olmalıdır?” ilk önce kıdemli, daha genç olanı yönetmelidir ve kıdemlilerin en iyileri de en iyi yöneticiler olacaktır. Vatandaşlarını en çok seven, işini en iyi yapan olacaktır ve devletin refahı için onlarla ortak faydaları vardır. Bunları biz seçmeliyiz fakat hayatın her döneminde aynı fikirleri mi sürdürüyor ve şiddet ile keyfe karşı direniyorlar mı direnmiyorlar mı diye takibini yapmalıyız. Çünkü zaman, ikna etme ve keyfe düşkünlük, bir insanın amacında değişiklik yapacak kadar aklını başından alabilir ve keder ile ızdırabın gücü onu mecbur bırakabilir. Ve bu yüzden yöneticilerimiz, altınlara arıtıcılar tarafından ateşle yapıldığı gibi birçok denemeden geçmiş kişiler olmalıdır. Önce tehlike, sonra haz testlerinden geçmeli ve her yaşta bu sınamalardan zaferle, lekesiz ve kendisi ile özünün tam kontrolüyle çıkmış olması gerekmektedir. Bütün becerilerini ülkenin refahı için uyumlu bir şekilde kullanmalıdır. Böyleleri hem bu yaşamda hem ölümde en yüksek onurları alacaktır. (Yönetici terimini belki de bu seçkin sınıfla sınırlandırmalıyız: Daha genç adamlara yardımcılar da denebilir.)

Ve şimdi bir büyük yalan var: Yöneticilerimizi yetiştirebileceğimiz yalanı. Ve hatta dünyanın kalanını da. Anlatacağım şey sadece Kadmos efsanesinin başka bir versiyonu ama bizim şüpheci neslimiz böyle bir hikâyeyi kabul etmede tereddüt edecek. Hikâye önce yöneticilere, sonra askerlere, en son da halka açıklanmalı. Onlara gençliklerinin bir rüya olduğunu ve eğitim alıyor gibi göründükleri süre boyunca hazır oldukları zaman onları yukarı gönderen dünya için şekillendirildiklerini anlatacağız. Ve çocuğu oldukları kişileri korumayı ve onlara iyi bakmayı, birbirlerini kardeş olarak görmelerini öğreteceğiz. “Böyle bir kurgu ileri sürdüğün için utanç duyduğundan şüphem yok.” Ardında daha çok var. Bu kardeşler farklı yaratılışlara sahip ve bazıları Tanrı yönetimi için yaratılmış. Onları altın ile yapmış, diğerlerini de yardımcılar olsun diye gümüş ile. Diğerleri yine çiftçi ve esnaf olmak için, onları ise pirinç ve demirle şekillendirmiş. Fakat hepsi ortak bir elden çıktığı için, altın bir anne babanın gümüş bir çocuğu olabilir ya da gümüş anne babanın altın bir çocuğu. Öyleyse bir sınıf farkı olmalıdır. Zenginin çocuğu sosyal statü olarak alçalmak, sanatçının çocuğu yükselmek durumundadır. Çünkü bir kehanet, “Devlet, pirinç ve demirden yapılmış bir adam tarafından yönetildiğinde sonu gelecektir.” der. Vatandaşlarımız bütün bunlara inanacak mı? “Şimdiki nesil değil ama bir sonraki belki, evet.”

Şimdi fâni insanlar yöneticilerinin buyruğundan çıksın ve etrafına bakınsın. Karargâhını yüksek bir yere kursun ki dışarıdaki düşmanlara ve içerdeki isyanlara karşı emniyette olsun. Fedakârlık yapıp çadırlarını kursunlar çünkü onların asker olmaları gerekir; çarşı esnafı, koyunların bekçi köpeği ve yöneticileri değil. Lüks ve para hırsı onları kurtlara ve zorbalara dönüştürecek. Alışkanlıkları ve konutları eğitimlerine denk olmalı. Hiç mal varlıkları olmamalı. Aldıkları ücret yalnızca geçinmeye yetmeli ve sıradan yemekler yemeliler. Altın olana da gümüşe de bize Tanrı tarafından verildiklerini ve ruhlarındaki bu ilahi hediyeyi adına altın da denen dünyevi artıkla karıştırmalarını söyleyeceğiz. Onlar, ona dokunabilen, onunla aynı çatı altında olabilen veya ondan içebilen tek vatandaşlardır. O, lanetli bir şeydir. Eğer para, toprak ya da ev edinirlerse artık yönetici değil ev sahibi ve tüccar olurlar. Yani zorbaların düşmanı değil dostu. Hem kendileri hem de devlet için zarar eli kulağında olur.

Platon’un eğitiminin dinî ve ahlaki boyutu ayrı bir başlık altında değerlendirilecektir. Bazı nispeten daha küçük konular burada daha rahat görülebilir.

1. Platon’un zamanının tarzından sonra büyük ironiyle hem ahlak ve psikoloji hem de beslenme ve tıp tanığı olarak çağırdığı Homeros’un otoritesine olan daimi çekim. Platon, Homeros’tan yanlış biçimde alıntı yapmış veya ona gönderme yapmıştır. İyi dersle kötüyü ayırma girişiminde bulunmuş, bazen metnin tasarımında değişiklikler yaparken bir kereden fazla, ilk logografların tutumları gibi İlyada’yı bir düzyazıya çevirip onun kelimelerinden upuzak anlamlar çıkarmış veya onlardan gülünç uygulamalar yapmıştır. Herakleitos gibi Homeros ve Arhilohos’a karşı celallenmez (Herakl) fakat onların sözlerini yüce doğrunun birer aracı olarak kullanır. Reggio Calabrialı Theagenes veya Metrodorus’un ya da sonraki zamanlarda Stoacıların sistemlerine dayalı değildir ama onlar kadar dikte eder. Her ne kadar öncülleri hayalî olsa da bunlardan çıkarılan sonuçlar güvenilirdir. Homeros’a yapılan bu hayalî çağrılar Platon’un tarzına bir çekicilik katar ve aynı zamanda Homerik yorumlamanın akılsızlığı üstünde bir yergi etkisi bırakır. Bize göre -hatta belki kendisine göre de- tartışma şeklini almalarına rağmen hepsi birer söz sanatıdır. Kelimenin gerçek anlamı tamamen gözden kaybolduğunda bile muhteşem bir retorik güce sahip olan Kutsal Kitap’tan modern alıntılarla kıyaslanabilirler. Gerçek olan, Platon’un Sokrates’i gibi, Ksenofon’un Memoribilia’sından çıkardığımıza göre, benzer uyarlamalar yapmayı sever. Bütün devirler ve ülkelerde muhteşem olan, dinde de hukuk ve edebiyatta olduğu gibi, yorumlama sanatı olmuştur.

2. “Biçim, konuyu ve ölçüyü biçime uygulamaktır.” “Klasik” kelimesinin bizde yarattığı büyülenmeye karşın, bu kuralın, bize bağlı olan Yunan şiirinde görüldüğünü güçlükle savunabiliriz. Düşüncenin genellikle Eshilos ve Pindar’daki anlaşılır ifadenin gücünü aştığını ve retoriğin Sofist şair Euripides’te düşünceden daha iyi duruma geldiğini reddedemeyiz. Belki sadece Sofokles’te bu ikisinin kusursuz bir uyumu vardır. Sadece onda bir Yunan heykelinin güzelliğinde bir zarafete sahip bir dil görürüz; azaltılması ya da eklenmesi gereken bir şey yoktur. En azından bu, tekli oyunlarda ya da büyük bir kısmında geçerlidir. Trajik Korolarla Yunan lirik ozanlarının arasındaki bağlantı sıklıkla, mantıktan evvelki bir dönemde şairin çözemeyeceği düğümlenmiş bir iptir. Zihninde bir sürü düşünce ve his birbirine karışmıştır, onları ayırma ya da düzenleme gücüne sahip değildir. Çünkü düzyazıdan şiire geçirilmesi gereken mantığın belirsiz bir etkisi vardır, tıpkı düzyazıdaki şiirselliğin dildeki müzik ve kusursuzluğa olan etkisi gibi. Bütün çağlarda şair kendi anlamının kötü bir hakemi olmuştur (Apol) çünkü dünyanın zihniyle ortak noktaları bulunduğunu, zor ve birbiriyle anlamsız olduğunu görmez. Ya da kendisine net gelen gidişatın diğerleri için kafa karıştırıcı olduğunu. En büyük modern şairlerimizin eserlerinde fazla üstü kapalı, konuyla biçim arasında bir oran olmayan; her tür yarım ifade edilmiş figür, sert anlam, biçimsiz kelime öbekleri, fikirler arasındaki kopukluğun kabul edildiği; “usulca doğadan gelen” bir sesin veya düşünceye duygu anlatımını ekleyen bir müziğin bulunmadığı bazı kısımlar bulunmaktadır. İçinde güzellik olmayan şiir, rahatlık ve berraklık olmayan bir güzellik olabilirmiş gibi. İlk Yunan şairler, o zamanlar var olan dil ve mantık koşullarından ister istemez bağımsız olarak yetişmişlerdir. Bizim takip edeceğimiz örnekler değillerdir çünkü her nesilde kullanılan dil gitgide daha da netleşmiştir. Shakespeare gibi ifadelerindeki kusurlara rağmen müthişler. Fakat edebiyatın başlangıcında devam etmiş olan anlaşılmazlığa dönüş yapmaya gerek yok. Geçtiğimiz yüzyılın İngiliz şairleri kesinlikle anlaşılmaz değillerdi ve onlardan önceki geçiş dönemlerine geri giderek bu kazandığımız anlam berraklığını kaybetmek için bir mazeretimiz olamaz. Bizim zamanımızın düşüncesi dili geride bırakmadı. Platon’un “ölçme sanatı”na duyulan ihtiyaç, ikisi arasındaki oransızlığın baş sebebidir.