18+
реклама
18+
Бургер менюБургер меню

Платон – Devlet (страница 9)

18

Burada, hoyrat bir hayat bizi karşılar. Günlerini, kendileri için inşa ettikleri evlerinde geçirirler, kendi kıyafetlerini kendileri yaparlar ve kendi ekinleri ile kendi şaraplarını üretirler. Ana besinleri un ile ettir ve ölçülü içerler. Birbirleriyle oldukça iyi geçinirler ve fazla çocuk yapmamaya özen gösterirler. “Ama…” dedi Glaukon. “Farklı tatlar da almaları gerekmez mi?” diye itiraz etti. “Kesinlikle; tuzları, zeytinleri ve peynirleri de var. Ayrıca sebze-meyveleri ve ateşte pişirmek için kestaneleri var. Bu bir domuz şehri, Sokrates.” Neden, diye yanıtladım, daha ne istiyorsun? Hayatın yalnızca rahatlıkları var; koltuklar, masalar, soslar ve tatlılar. Görüyorum, senin istediğin sıradan bir devlet değil, şaşaalı bir devlet. Daha karışık bir yapıda adaleti ve adaletsizliği bulmamız yakındır. Sonrasında güzel sanatlar işin içine girecek; akla gelebilecek bütün enstrümanlar ve lüks hayatın süsleri istenecek. Dansçılar, ressamlar, heykeltıraşlar, müzisyenler, aşçılar, berberler, kostümcüler, hemşireler, sanatçılar, hayvanlar için domuz ve sığır çobanları, lüks hayatın getirdiği hastalıkları tedavi etmek için hekimler olacak. Bütün bu gereksiz ağızları doyurmak için komşumuzun toprağından bir parça, aynı şekilde komşumuza da bizim toprağımızdan bir parça gerekecek. Diğer siyasi kötülükler gibi bu da bir savaş sebebidir. Şehrimizin böylece bir ordugâha ihtiyacı olacak ve vatandaşlar da askere döndürülecekler. Fakat deminki “işlerin bölümü” kuramımız unutulmamalıdır. Savaş sanatı bir günde öğrenilemez ve askerî görevler için doğuştan yetenek olması gerekir. Bu yeteneğe sahip olanlar için savaşı andıran tabiatlar olacak; kokuya düşkün, hızlı koşan ve bacakları kuvvetli köpekler. Cesaretin temeli ruh olduğu için insan ya da hayvan olmak üzere bu türler, ruh dolu olacaklar. Fakat bu ruh dolu yaratıklar ısırmaya ve birbirlerini parçalayıp yutmaya meyillidir. Yani, arkadaşlara nezaket ve düşmanlara sertlik biraz imkânsız görünüyor. Bu yüzden devletin yöneticisi olacak kişide bunların ikisinin de olması gerekir. Peki kim olabilir bu yönetici? Köpek misali buna bir cevap taşıyor. Köpekler dostlarına yumuşak ve nazik, yabancılara karşı acımasız oldukları için. Sizin köpeğiniz de bilmek ve bilmemek prensibine göre yargılayan bir filozoftur ve felsefe bir insanda da canavarda da olsa kibarlığın atasıdır. İnsan bekçi köpekleri de onları nazik yapabilmek için filozof ya da öğrenme tutkunları olmalıdır. Eğitim olmazsa bunlar nasıl öğrenilir?

Peki ya eğitimleri nasıl olmalıdır? Müzik ve jimnastik denen eski yöntemden daha iyisi bulunabilir mi? Müzik edebiyatı kapsar ve edebiyat iki çeşittir: Doğru ve yanlış. “Ne demek istiyorsun?” dedi. Demek istediğim, çocuklar jimnastik öğrenmeden önce hikâyeler dinlerler ve bu hikâyeler ya gerçek dışıdır ya da bir yığın yanlışlığın içinde ufak bir gerçeklik payı vardır. Yaşamın ilk dönemleri pek hassastır ve çocukların büyüdüklerinde unutmaları gerekecek şeyleri öğrenmemeleri gerekir. Bu yüzden çocuk hikâyelerine bir denetim getirmeliyiz; bazılarını yasaklamalı, bazılarına izin verebiliriz. Bazıları gerçekten açık seçiktir ki bunların örnekleri; basit yalanlar değil gerçekten kötü yalanlar söyleyen Homer ve Hesiodos’ta, edepsiz olduğu kadar yanlış da olan Uranüs ve Satürn hakkındaki hikâyelerde görülür, bunlardan küçük çocuklara gerçekten hiç bahsedilmemelidir. Yapılacaksa da bir kurbandan sonra, bir Elefsis domuzundan değil, kolay bulunmaz bir hayvandan üstü kapalı olarak bahsedilebilir. Gençlerimiz Zeus’u örnek alıp babalarına karşı mı gelsinler ya da vatandaşlarımız tanrılar arasındaki mücadeleleri duyup kavgaya mı teşvik edilsinler? Annesini bağlayıp alıkoyan Hephaistos’un ve onu bitkin annesine yardıma gönderen Zeus öyküsünü mü dinlesinler? Böyle masalların muhtemelen gizemli bir açıklamaları vardır fakat gençler bu kinayeyi anlayacak kabiliyete sahip değildirler. Hangi masallara izin verileceğini soran olursa bizim kitapçı değil kanun yapıcı olduğumuz cevabını veririz. Biz sadece hangi kitapların yazılacağıyla ilgili ilkeleri ortaya koyarız, onları yazmak başkalarının görevidir.

İlk ilkemiz de Tanrı’nın olduğu gibi gösterilmesidir. Yani, her şeyi değil, sadece iyiyi yazan kişi. Onun iyiyi ve kötüyü idare ettiğini söylemeleri için şairlere katlanmak durumunda değiliz, elinde kaderlerle dolu iki varil olduğunu, Athena ve Zeus’un Pandaros’u anlaşmayı bozması için dürttüğünü, Niobe ve Pelops’un ızdıraplarına ve Truva Savaşı’na neden olduğunu, onlara zarar vermek istediğinde insanlara günah işlettiğini. Ya bunların birine bile tanrılar neden olmamıştı ya da Tanrı adaletliydi ve insanların cezalandırılması onların hayrınaydı. Ama eylem kötüydü ve onun yazarı olan Tanrı ne gençlerin ne yaşlıların söylemesine izin verdiğimiz, intihara yol açan bir kurgudur. Bu, bizim birinci ve en önemli ilkemizdir: Tanrı yalnızca iyi olan şeyleri yazmıştır.

İkinci ilke de buna benzerdir: Tanrı’da değişkenlik veya şekil değişikliği yoktur. Akıl bize bunu öğretir; eğer Tanrı’da bir değişim olduğunu varsayarsak onu başka birinin ya da kendisinin değiştirmiş olması gerekir. Başka birisi? -Ama doğanın ve sanatın en iyi eserleri, zihnin en asil nitelikleri, dıştan bir güçle değişmeye en az derecede meyillidirler. Peki ya kendisi?– Ama kendini iyileştiremez ancak kendini kötüleştirebilir. Kendi fikrine göre sonsuza kadar en iyisi ve en doğrusu kalır. Bu yüzden bize buradan, geceleri değişik kılıklarla sessizce dolaşan bir rahibenin ya da başka bir tanrısal varlığın tasviriyle ve çocukların içlerindeki yiğitliği bastırmak için annelerin kullandığı dine küfreden saçmalıkları yakaran ozanları dinlemeyi reddediyoruz. Fakat bazıları, değişmez olan Tanrı’nın, bizimle ilişkili bir şekil alabileceğini söyler. Neden bunu yapsın ki? Çünkü tanrılar da insanlar gibi ruhun yalanlarından ve sahtelik köklerinden nefret eder. Ayrıca diğer yalan türleri bir amaç için kullanıldığı ve bazı istisnai durumlarda masum sayılması da bir neden olabilir. Tanrıların buna neden ihtiyacı vardır? Çünkü onlar ne ozanlar gibi eski zamanlar hakkında bilgisizdir ve ne düşmanlarından ne de deli arkadaşlarından korkuları vardır. Öyleyse Tanrı dürüsttür, mutlak surette dürüsttür. Ne gece ne gündüz, ne sözde ne davranışta değişir veya kandırır. Bu, bizim ikinci büyük ilkemizdir: Tanrı dürüsttür. Homeros’taki Agamemnon’un yalan söyleyen rüyasından ve Thetis’in Eshilos’ta Apollon’a ettiği ithamdan uzaktır…

Devlet tasvirini netleştirmek için Platon, dört beş kişiyle kurduğu hayalî topluluktaki ortak ihtiyaçları ve iş bölümünü anlatmaya geçer. Aşamalı olarak bu topluluk büyür, iş bölümü ülkelere yayılır, ithalat ihracatı gerektirir, değiştirilen malın değerini ölçmek için bir araç gerekir ve üreticilere zaman kazandırmak için satıcılar satış yerlerinde bulunur. Bunlar, Platon’un ilk ve ilkel devleti kurma aşamalarıdır. Siyasal ekonomiyi bu şekilde gösterir. İkinci olarak daha uygar bir devleti tasvir edeceği için önce basit olandan başlamıştır. Rousseau gibi ilkel bir yaşam tasvirinden keyif alır ki bu tasvirin, insanlığın hayal gücü üzerinde hep gerçekten güçlü bir etkisi olmuştur. Fakat o, birinin diğerinden daha iyi olduğunu dile getirmez (Devlet Adamı). Ya da Aristo’nun siyasette yaptığı gibi ilk devlet tanımının ikinciden alındığı çıkarımına varılmaz. Platon’un diyaloğunu bir şiirden ya da bir kıssadan daha kelimesi kelimesine veya gerçekçi bir şekilde yorumlamamalıyız. Öte yandan, Platon’un hayat dolu düşüncesini felsefedeki çağdaş tezlerin kurumuş soyutlamalarıyla kıyasladığımızda, Protagoras’la şunu söylemeye mecbur oluruz: “Mythus daha ilgi çekicidir.” (Protag.)

Modern zamanların Siyasi Ekonomi üzerine tezlerinin yer aldığı bazı ilgi çekici görüşler, Platon’un yazılarının içlerine serpiştirilmiştir: Özellikle Yasalar, Nüfus, Serbest Ticaret, Kandırma, Vasiyet ve Bağış, (Platon’un olmasa da) Eryxias, Değer ve Talep, İşlerin Bölünümü. Son konu, aynı zamanda perakendeciliğin de kökeni, Devlet’in ikinci kitabında takdire şayan bir açıklıkla ele alınmaktadır. Fakat Platon ekonomiyle ilgili fikirlerini hiç düzenli bir sistem olarak bir araya getirmedi ve ticaretin devletteki ve bütün dünyadaki en büyük tahrik güçlerinden biri olduğunu hiçbir zaman fark etmedi. “Sadece her yerden en iyi adamlarla en iyi kadınların bir süre tavernaları ya da perakende ticareti devam ettirme zorunluluğu olsaydı, bütün o şeylerin ne kadar hoş ve makul olduğunu bilirdik.” “Yasalar” şeklinde yeterince acayip bir şekilde belirtmesine rağmen, Perakendecileri sadece alt sınıf vatandaşlar olarak gösterirdi. (Devlet, Yasalar)

Glaukon’un, “domuzlar şehri”ne olan hayal kırıklığı, daha safi devletteki lüks bakanlarının gülünç tasvirleri, sonradan eklenen doktor ihtiyacı, köpekten alınan koruyucu yapısının örneklemesi, kirli gizemler kutlandığında neredeyse bulunamayan kurbanın sunulmasının albenisi, Zeus’un babasına ve Hephaistos’un annesine olan davranışı; ciddi anlamı da olan birer mizah dokunuşlarıdır. Eğitimden bahsederken Platon bizi, bir çocuğun önce yalanlarla ve sonra gerçeklerle eğitilmesi gerektiğini söyleyerek biraz ürkütür. Bu, çocukların hem hayal gücü hem mantıkla eğitilmesi gerektiğini, zihinlerinin zamanla gelişeceğini, anlamadan öğrenmeleri gereken şeyler olduğunu söylemekten çok da farklı değildir. Çağdaş ahlak yazarlarından, doğru ve yanlış konularında farklı bir çizgi çizdiğinin kabul edilmesi gerekse de bu aynı zamanda Platon’un görüşünün özüdür. Bize göre ekonomiler veya düzenler, insan duyuları için gerekli ya da bilginin basit, cahil insanlara iletimine gerekli olmadıkça hoş görülmez. Şunun üzerinde durmalıyız ki söz, niyetten ayrılamaz ve mesela doğru olanın aleyhine yanlış şekilde hareket etmek veya söz söylemekteki gibi “sahte doğru” olmamalıyız. Fakat Platon kurguların kullanımını yalnızca iyi bir ahlaki etkisi olması gereğine ve yalancılık gibi böyle tehlikeli bir silahın sadece yöneticiler tarafından büyük amaçlar için kullanılmasıyla kısıtlardı.