реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Pis Adam (страница 6)

18

Pencerenin dışındaki alan, ip ve tahta kirişlerle çevrilmişti, ekip otoları yanaşmış, tepe ışıklarını yakmıştı. Spot ışıklarıyla bölge taranıyordu ve polislerin fenerinden çıkan beyaz ışık parçaları zeminde, yaklaşan yabancıların düzensiz saldırısından korkmuş kum yengeçleri gibi kaçışıyordu.

Rönn komodinin üstündeki ve içindeki her şeyi elden geçirmiş, sıradan kişisel eşya ve sağlıklı insanların ağır hasta olduğundan şüphe edilen sıradan insanlara yazdığı türden duyarsızlıkla dolu, birkaç ıvır zıvır mektup haricinde bir şey bulmamıştı. Beşinci Bölge’den personel de bitişikteki odaları ve koğuşları herhangi bir şey bulmadan gezmişti.

Martin Beck özel bir şey öğrenmek istiyorsa sormak zorundaydı ve dahası, sorularını net ve yanlış anlaşılmayacak cümlelerle ifade etmek zorundaydı.

İşin doğrusu, birlikte kötü çalıştıklarıydı. İkisi de bunu yıllar önce keşfetmişti ve bu yüzden genelde birbirlerini sırf destek olarak kullanacakları durumlardan kaçınmışlardı.

Martin Beck’in Rönn’le ilgili fikri çok iyi değildi, Rönn de bunun gayet güzel farkındaydı ve bu sebepten aşağılık kompleksine kapılıyordu. Martin Beck’in kendi adına kusuruysa iletişim kurmakta zorlanmasıydı ve bu yüzden de eli kolu bağlanıyordu.

Rönn çok sevgili cinayet ekipmanını kurmuş, bir dizi parmak izi almış ve odaya ve dışarıdaki zemine pek çok delil işareti yerleştirmiş, böylece sonradan faydalı olabilecek ayrıntıların doğal sebeplerden etkilenmemesini ya da dikkatsizlikle bozulmamasını sağlamış olmuştu. Bu delillerin çoğunluğu ayak izleriydi.

Martin Beck, her zamanki gibi yılın bu zamanı yine soğuk algınlığı çekiyordu. Burnunu çekti, sümkürdü, öksürdü ve kuru kuru boğazını temizledi ama Rönn tepki vermedi. Hatta ve hatta, “Çok yaşa,” bile demedi. Bu küçük görgü kuralı belli ki onun hayatında yer etmemişti. Aklından bir fikir geçirdiyse de kendisine saklamıştı.

Aralarında herhangi bir iletişim yoktu ve Martin Beck, sessizliği bozma görevinin ona düştüğünü hissetti.

“Bu koğuş her yeriyle eski moda, değil mi?” diye sordu.

“Evet,” dedi Rönn. “İki gün sonra boşaltılması gerekiyormuş, modernize edilecek ya da başka bir şeye dönüştürülecekmiş. Hastalar ana binadaki yeni koğuşlara taşınacakmış.”

Martin Beck’in düşünceleri anında yeni istikametlere yol aldı.

“Acaba ne kullandı?” dedi bir süre sonra, kendi kendine konuşur gibi. “Belki bir pala ya da bir samuray kılıcı olabilir.”

“İkisi de değil,” dedi Rönn, odaya yeniden girerek. “Silahı bulduk. Dışarıda, pencereden yaklaşık dört metre uzakta duruyor.”

Dışarı çıkıp baktılar.

Bir spot ışığının soğuk beyaz aydınlığının altında geniş bıçaklı bir kesici alet duruyordu.

“Süngü,” dedi Martin Beck.

“Evet. Aynen. Mauser tipi karabina ucuna takılanlardan.”

Altı milimetrelik karabina sıradan bir ordu silahıydı, çoğunlukla topçu birliği ya da süvariler tarafından kullanılırdı. Martin Beck de askerliğini yaparken eline bundan verilmişti. Silah muhtemelen artık kullanımdan kalkmıştı ve levazım subaylarının kayıt defterlerinden silinmişti.

Bıçağın üstü tamamen pıhtılaşmış kanla kaplıydı.

“O sapından parmak izi alabilir misin?”

Rönn omuz silkti.

Her kelime ağzından cımbızla alınmak zorundaydı, zor kullanılmasa da sözel baskı şarttı.

“Hava ağarıncaya kadar burada böylece kalacak mı?”

“Evet,” dedi Rönn. “İyi bir fikre benziyor.”

“En kısa zamanda Nyman’ın ailesiyle konuşmak isterim. Sence karısını bu saatte yataktan kaldırabilir miyiz?”

“Evet, sanırım,” dedi Rönn hiç ikna edici olmayan bir sesle.

“Bir yerden başlamak zorundayız. Geliyor musun?”

Rönn bir şeyler mırıldandı.

Martin Beck, “Ne dedin?” diye sorup burnunu sildi.

“Buraya bir fotoğrafçı getirmek lazım,” dedi Rönn.

“Tamam.” Ama hiç umurundaymış gibi konuşmamıştı.

8

Rönn arabaya yürüdü ve sürücü koltuğuna oturup Martin Beck’i bekledi, Martin Beck tatsız görevi üstlenerek dul kadını aramaya gitmişti.

“Ona ne kadarını anlattın?” diye sordu Rönn, meslektaşı yanına oturunca.

“Sadece öldüğünü. Anlaşılan çok ağır hastaymış, belki de kadına sürpriz olmadı. Ama tabii ki şimdi bizim ne alakamız olduğunu merak ediyor.”

“Sesi nasıl geliyordu? Şoke oldu mu?”

“Evet, tabii ki. Bir taksiye atlayıp soluğu hastanede alacaktı. Şimdi bir doktor onunla konuşuyor. Umarım kadını evde beklemeye ikna edebilir.”

“Evet. Asıl şu anda görse gerçek şoku yaşardı. Zaten söylemesi yeterince zor.”

Rönn, Dala Caddesi üzerinden kuzeye, Oden Caddesi’ne doğru ilerledi. Eastman Enstitüsü’nün dışında siyah bir Volkswagen bekliyordu. Rönn başıyla gösterdi.

“Hem park yasağı olan yere park etmiş, hem de kaldırıma çıkmış. Şansına trafikten değiliz.”

“Ayrıca böyle park etmek için sarhoş olması lazım,” dedi Martin Beck.

“Belki de kadındı,” dedi Rönn. “Kesin kadındır. Kadınlar ve sürüş becerileri yok mu…”

“Tipik beylik bir bakış,” dedi Martin Beck. “Kızım şimdi seni duysaydı gerçek bir nutuk çekmeye başlamıştı.”

Araba Oden Caddesi’nden sağa döndü ve Gustav Vasa Kilisesi ile Odenplan’ın önünden geçti. Taksi durağında BOŞ tabelası yanan sadece iki araç duruyordu, şehir kütüphanesinin dışındaki trafik ışıklarının orada sarı bir sokak temizleme aracı, tepesindeki turuncu ışığı yanıp sönerek çalışıyor, yeşil ışığı bekliyordu.

Martin Beck ve Rönn sessizce arabada yola devam ettiler. Sveavägen’e sapıp köşede tıngır mıngır giden sokak süpürme aracını geçtiler. İktisat Fakültesi’nin oradan sola dönüp Kungstens Caddesi’ne geçtiler.

“Hay içine edeyim,” dedi Martin Beck birden alevlenerek.

“Evet,” dedi Rönn.

Sonra arabada yine sessizlik oldu. Birger Jarls Caddesi’ni geçerlerken Rönn yavaşlayıp numaraları okumaya başladı. Yurttaş Okulu’nun karşısındaki apartmanın kapısı açıldı ve genç bir adam kafasını dışarı uzatıp onlardan tarafa baktı. İkisi arabayı park edip karşıya geçerken kapıyı açık tuttu.

Martin Beck ve Rönn kapıya ulaşınca adamın, uzaktan göründüğünden daha genç bir çocuk olduğunu gördüler. Neredeyse Martin Beck kadar uzun boyluydu ama taş çatlasın on beş yaşında görünüyordu.

“Adım Stefan,” dedi. “Annem üst katta bekliyor.”

Oğlanın peşinden merdivenlerden ikinci kata çıktılar, bir kapı aralıktı. Oğlan onları holden geçirip oturma odasına soktu.

“Ben annemi getireyim,” diye mırıldanarak koridorda gözden kayboldu.

Martin Beck ve Rönn odanın ortasında ayakta durup etrafa baktılar. İçerisi çok derli topluydu. Bir tarafta 1940’lardan kalma gibi duran mobilyalar dizilmişti; bir kanepe, ona takım açık sarı cilalı ahşaptan, çiçekli kreton kumaş kaplı, üç tekli koltuk ve aynı açık renk ahşaptan oval bir sehpadan oluşuyordu. Sehpanın üstünde beyaz dantel bir örtü, örtünün ortasında da kırmızı lalelerle dolu kocaman kristal bir vazo vardı. İki pencere sokağa bakıyordu ve beyaz dantel perdelerin arkasında, bakımlı saksı çiçekleri diziliydi. Odanın bir ucundaki duvar parıl parıl maun ahşaptan bir kitaplıkla kaplıydı, içi yarı yarıya deri ciltli kitaplarla, yarı yarıya da hatıralık eşya ve biblolarla doluydu. Duvar diplerinde gümüş ve kristalle dolu, cilalı ahşaptan küçük sehpalar görülüyordu. Kapağı tuşların üstüne kapatılmış, siyah bir piyano bu mobilyaları tamamlıyordu. Ailenin çerçeveli resimleri piyanonun üstünde sıralanmıştı. Duvarlarda, geniş oymalı altın varaklı çerçevelerde birçok cansız doğa ve manzara resmi asılıydı. Odanın ortasında kristal bir avize yanıyordu ve ayaklarının altında şarap kızılı, Şark işi bir halı seriliydi.

Martin Beck odanın çeşitli ayrıntılarını incelerken koridordan yaklaşan ayak seslerine kulak verdi. Rönn kitaplığın yanına yürümüş, geyik çanını şüpheyle inceliyordu, çanın bir tarafı rengarenk bir dağ çamı resmiyle, bir geyik ve bir Lapland’lıyla süslüydü, ayrıca kırmızı süslü harflerle ARJEPLOG yazıyordu.

Bayan Nyman oğluyla birlikte odaya girdi. Üstüne yünlü siyah bir elbise, ayağına siyah çoraplar ve siyah ayakkabı giymişti, bir elinde küçük bir beyaz mendil sıkıyordu. Ağlıyordu.

Martin Beck ve Rönn kendilerini tanıttı. Kadın adlarını daha önce duymamış gibiydi.

“Lütfen oturun,” dedi, kendi de çiçekli koltuklardan birine yerleşti.

İki polis yerini alınca kadın çaresiz gözlerle onlara baktı.

“Tam olarak ne oldu?” diye sordu, fazla tiz bir sesle.

Rönn kumaş mendilini çıkarıp kırmızı burnunu uzun uzadıya ve iyice ovaladı. Fakat Martin Beck o cepheden bir yardım beklemiyordu zaten.

“Sinirlerinizi yatıştırmak için alabileceğiniz bir şey varsa yani hap gibi, Bayan Nyman şimdi bir iki tane almanız iyi olurdu,” dedi.

Piyano taburesine oturmuş olan oğlan ayağa kalktı.

“Babamda… Banyo dolabında bir şişe Restanil var,” dedi. “Getireyim mi?”

Martin Beck başıyla onay verdi ve çocuk banyoya gidip elinde haplar ve bir bardak suyla geri döndü. Martin Beck hapın şişesindeki etiketi okudu, kapağına iki hap döküp Bayan Nyman’a uzattı, kadın da bir yudum suyla uslu uslu ilacı içti.

“Teşekkürler,” dedi. “Şimdi lütfen ne istediğinizi söyleyin. Stig öldü ve ne sizin ne de benim elimden bir şey gelir.”