реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Pis Adam (страница 8)

18

“Bu koridordaki hastaların çoğuyla konuştuk, hiçbiri bir şey görmemiş, duymamış. Ben de tam Doktor Şey’e soruyordum… şey… buradaki doktora, diğerleriyle ne zaman konuşabiliriz diyordum.”

“Yan odalardaki herkesi sorguya çektiniz mi?” diye sordu Martin Beck.

“Evet,” dedi Hansson. “Bütün koğuşlara da girdik. Kimse bir şey duymamış ama bu binada duvarlar çok kalın.”

“Kahvaltıya kadar diğerlerini bekleyebiliriz,” dedi Martin Beck.

Doktor bir şey demedi. Anlaşılan İsveççe anlamıyordu ve bir süre sonra odasını işaret edip İngilizce, “Gitmem lazım,” dedi.

Hansson başıyla onayladı ve kıvırcık kara saçlı adam, tıkırdayan sabolarıyla acele acele uzaklaştı.

“Nyman’ı tanıyor muydun?” diye sordu Martin Beck.

“Şey, hayır, pek sayılmaz. Onun mıntıkasında hiç çalışmadım ama tabii ki bir hayli karşılaşıyorduk. Uzun zamandır görevde. Ben on iki yıl önce başladığımda o çoktan komiser olmuştu.”

“Onu çok iyi tanıyan birini tanıyor musun?”

“Klara’ya sorabilirsin,” dedi Hansson. “Hastalanmadan önce oradaydı.”

Martin Beck başını sallayıp banyo kapısının üstündeki elektrikli duvar saatine baktı.

“Sanırım oraya gitsem iyi olacak,” dedi. “Şu anda burada yapabileceğim pek bir iş yok.”

“Tamam, sen git,” dedi Hansson. “Rönn’e nereye gittiğini söylerim.”

Martin Beck dışarı çıkınca derin bir nefes aldı. Soğuk gece havası taze ve temizdi. Muhabir ve fotoğrafçı ortalıkta gözükmüyordu ama üniformalı memur hâlâ merdivenlerin dibindeydi.

Martin Beck ona baş selamı verip otoparka doğru yürümeye koyuldu.

Son on yıl içinde Stockholm merkezinin resmen üzerinden geçilmişti. Koca koca bölgeler düzleştirilmiş ve yeni yerler inşa edilmişti. Şehrin yapısı değiştirilmişti: Sokaklar genişletilmiş, otoyollar yapılmıştı. Tüm bu faaliyetin arkasında, insancıl sosyal bir ortam yaratmak değil değerli toprak parçasının mümkün olan en iyi şekilde sömürülmesi arzusu yatıyordu. Şehrin göbeğinde, binaların yüzde doksanını indirmek ve asıl sokak planını bozmak yetmemiş, bu vahşet, doğal topografyası üstünde de hükmünü sürmüştü.

Kullanılabilir ve yerlerine yenisi getirilmeyecek malikâneler tıraşlanıp steril ofis binaları yapılırken Stockholm sakinleri keder ve üzüntüyle bakakalmıştı. Yaşadıkları hoş ve hayat dolu mahalleler moloz yığınına dönüştürülürken elleri mahkum, uzak banliyölere gönderilmeye ses çıkaramamışlardı. Şehrin iç kısmı gürültü patırtısı bol, geçit vermez bir inşaat alanına dönüşmüştü, bu alanın ortasından vızır vızır geniş otoyolları, parıl parıl cam ve açık metal cepheleri, dümdüz beton yüzeyleriyle yeni bir şehir, renksiz ve tatsızca yükseliyordu. Ağır ağır.

Bu modernleşme çılgınlığı içinde şehrin polis merkezleri tamamen göz ardı edilmiş gibiydi. Şehrin iç merkezindeki bütün emniyet binalarının ahı gitmiş vahı kalmıştı ve çoğu, yıllar içinde teşkilat büyüdüğü için tıklım tıkış doluydu. Martin Beck’in yolunu tuttuğu Dördüncü Bölge’de ise bu kısıtlı alan meselesi başlıca sorunlardan biriydi.

Regerings Caddesi’ndeki Klara polis merkezinin önünde taksiden dışarı adımını attığında hava aydınlanıyordu. Güneş çıkacaktı, gökyüzünde bir tanecik bile bulut yoktu ve çok soğuk olmasına rağmen gayet güzel bir gün olacak gibiydi.

Taş merdivenlere yürüyüp kapıyı iterek açtı. Sağ tarafta tuşlardan oluşan bir panel şimdilik insansızdı, ayrıca arkasında yaşlıca, gri saçlı bir polis memurunun dikildiği bir banko daha vardı. Adam sabah gazetesini önüne açmış, dirseklerine yaslanarak okuyordu. Martin Beck içeri girince adam doğrulup gözlüğünü çıkardı.

“Vay canına, Başkomiser Beck, sabahın bu saatinde yollara dökülmüş,” dedi. “Ben de tam sabah gazetelerinde Başkomiser Nyman hakkında bir haber var mı diye bakıyordum. Çok pis bir işe benziyor.”

Tekrar gözlüğünü taktı, başparmağını yalayıp gazetenin sayfasını çevirdi.

“İçeri sızacak vakit bulamamışlar sanki,” diye devam etti.

“Hayır,” dedi Martin Beck. “Hiç sanmıyorum.”

“Stockholm sabah gazeteleri bugünlerde erkenden matbaaya giriyor; herhalde Nyman öldürülmeden önce dağıtıma hazırdılar.”

Masanın yanından geçip nöbet odasına girdi. İçerisi boştu. Sabah gazeteleri masanın üstünde, dolup taşmış küllükler ve birtakım kahve kupalarıyla yan yanaydı. Sorgu odalarından birine bakan pencereden görevli memurun, uzun sarı saçlı bir kadınla konuştuğunu gördü. Memur, Martin Beck’i görünce ayağa kalktı, kadına bir şey söyledi ve cam kabinin içinden çıktı. Kapıyı arkasından kapattı.

“Selam,” dedi. “Beni mi arıyorsunuz?”

Martin Beck masanın kısa kenarına oturdu, küllüklerden birini önüne çekip bir sigara yaktı.

“Özellikle aradığım birisi yok,” dedi. “Ama bir dakikan var mı?”

“Bir saniye bekleyebilir misin?” dedi diğer adam. “Şu kadını Kriminal Şube’ye göndermek istiyorum.”

Gözden kayboldu, birkaç dakika sonra bir polis memuruyla döndü, masadan bir zarf alıp ona uzattı. Kadın ayağa kalktı, çantasını omzuna takıp hızlı hızlı kapıya yürüdü.

“Gel koca çocuk,” dedi başını çevirmeden. “Biraz dolaşmaya çıkalım.”

Polis memuru, diğer polise baktı, polis gülerek omuz silkti. Sonra şapkasını takıp kadının peşinden gitti.

“Burası kendi eviymiş gibi rahattı,” dedi Martin Beck.

“Ah, evet, bu ilk seferi değil. Kesinlikle son olmayacak.”

Masaya oturup piposunu küllüğe boşaltmaya başladı.

“Çok feci bir durum, şu Nyman olayı,” dedi. “Tam olarak nasıl olmuş?”

Martin Beck ona kısaca olan biteni anlattı.

“Çok kötü,” dedi memur. “Her kim yaptıysa, gözü dönmüş bir manyak olmalı. Ama neden Nyman?”

“Nyman’ı tanıyordun, değil mi?” diye sordu Martin Beck.

“Pek yakından değil. Nyman gibi birini yakından tanıman zor.”

“Anladım. Burada özel görevdeydi. Buraya, Dördüncü Bölge’ye ne zaman geldi?”

“Üç yıl önce burada ona bir ofis verdiler. 68 Şubat’ında.”

“Nasıl biriydi?” diye sordu Martin Beck.

Memur cevap vermeden önce piposunu doldurup yaktı.

“Onu nasıl tarif edeceğimi gerçekten bilmiyorum. Sen de onu tanıyordun, herhalde? Hırslı olduğu kesinlikle söylenebilirdi; inatçı, pek mizah anlayışı olmayan biriydi işte. Bakış açısı gayet muhafazakâr. Daha genç memurlar onunla pek işleri olmamasına rağmen ondan biraz korkardı. Biraz sert bir adamdı. Ama dediğim gibi, çok da yakından tanımıyordum.”

“Teşkilatta sıkı fıkı olduğu arkadaşları var mıydı?”

“Burada yoktu. Bizim komiserle onun peki iyi geçindiğini sanmıyorum. Başka da bilmiyorum.”

Adam bir an düşündü, sonra Martin Beck’e garip garip baktı. İlginç görünüyordu, sır verir gibiydi.

“Şey…” dedi.

“Ne?”

“Yani herhalde genel müdürlükte hâlâ arkadaşları vardı, değil mi?”

Martin Beck cevap vermedi. Onun yerine başka bir soru sordu.

“Peki ya düşmanları?”

“Bilmiyorum. Herhalde vardı ama burada yoktu, hele hele onu şey yapacak raddede…”

“Tehdit ediliyor muydu, biliyor musun?”

“Hayır, özellikle benimle paylaşmadı. Gerçi bu konuda…”

“Evet, ne?”

“Evet, bu konuda, Nyman tehdit edilmeye göz yumacak tarzda bir adam değildi.”

Cam kabinin içinde telefon çalınca memur içeri gidip cevap verdi. Martin Beck oraya doğru yürüyüp elleri ceplerinde durdu. Polis merkezi sessizdi. Duyulan tek ses, telefonda konuşan adam ve düğme panelinin yanındaki adamın öksürükleriydi. Tahminince, alt kattaki nezaret süiti bu kadar sessiz sakin değildi.

Martin Beck birdenbire ne kadar yorgun olduğunu fark etti. Gözleri uykusuzluktan ve boğazı çok sigara içmekten acıyordu.

Telefon konuşması, uzun sürecek gibiydi. Martin Beck esnedi ve sabah gazetesini karıştırdı, manşetleri ve arada bazı resim altlarını okudu ama ne okuduğunu tam görmüyordu. Sonunda gazeteyi katladı, yürüyüp cam kabinin penceresini tıklattı, telefondaki adam bakınca da gitmek üzere olduğunu gösteren bir jest yaptı. Memur ona el sallayıp telefonda konuşmaya devam etti.

Martin Beck bir sigara daha yaktı ve yaklaşık yirmi dört saat önceki ilk sigarasından bu yana herhalde ellinciyi içtiğini aklından geçirdi.

10

Eğer muhakkak yakalanayım diyorsanız, tek yapmanız gereken bir polisi öldürmektir.