Пер Валё – Pis Adam (страница 9)
Bu gerçek, çoğu yerde geçerlidir, özellikle İsveç’te daha da geçerlidir. İsveç suç tarihinde çözülmemiş bir sürü cinayet vakası mevcuttur fakat faili meçhul hiçbir polis cinayeti kalmamıştır.
Kendi alaylarından biri talihsizliğe uğradı mı polisler her zamanki güçlerinin birkaç katını edinirler âdeta. Personel ve kaynak eksikliğiyle ilgili şikâyetler biter, birdenbire normalde üç ya da dört kişiyi meşgul edecek bir soruşturmada yüzlerce polisi koşturmak mümkün olabilir.
Polise el süren her zaman yakalanır. Sırf halkın kendisi, İngiltere ve sosyalist ülkelerde olduğu gibi hukuk ve düzen örgütlerinin arkasında duvar olduğundan değildir bu. Aslında emniyet müdürünün bütün özel ordusu birdenbire ne istediğini bilir ve dahası bunu feci şekilde ister olur.
Martin Beck, Regerings Caddesi’nde durmuş, sabahın erken saatlerinin taze ve serin havasının keyfini çıkarıyordu.
Silahlı değildi ama paltosunun sağ iç cebinde Emniyet Genel Müdürlüğü damgalı bir genelge taşıyordu. Yakın zamanda yapılmış, sosyolojik bir çalışmanın kopyasıydı ve Martin Beck bunu bir gün evvel masasında bulmuştu.
Özellikle son yıllarda polisin eylem ve tavırlarına daha da çok eğilip odaklandıklarından polis teşkilatı sosyologlara çok sığ bakardı. Sosyologların söyledikleri en tepedekiler tarafından büyük şüpheyle okunurdu. Belki de yüksek rütbeliler, sosyolojiyle alakalı herkesin gerçek bir komünist ya da bir nevi devrimci olduğunda ısrar etmenin uzun vadede çürütüleceğinin farkındaydı.
Sosyologlar her şeyi yapabilir. Emniyet Müdürü Malm öfkeli anlarından birinde de böyle söylemişti. Martin Beck de, diğerleri gibi, Malm’a üstü olarak bakmak zorundaydı.
Belki de Malm haklıydı. Sosyologlar her türlü fikre kapılıyordu. Örneğin, Polis Akademisi’ne girebilmek için vasat D’den daha yüksek bir not ortalamasına ihtiyacınız olmadığı ve Stockholm’deki üniformalı memurların IQ ortalamasının 93’e düştüğü fikrini geliştirmişlerdi.
“Yalan bu!” diye bağırmıştı Malm. “Dahası doğrulukla alakası yok! Hem de New York ortalamasından daha düşük bile değil!”
Amerika’ya yaptığı bir iş seyahatinden yeni dönmüştü.
Martin Beck’in cebindeki rapor bir sürü yeni ilginç bilgiyi açığa çıkarıyordu. Polis işinin, diğer mesleklerden daha tehlikeli olmadığını gösteriyordu. Tam aksine diğer mesleklerde çok daha büyük riskler bulunuyordu. İnşaat işçileri ve oduncular onlardan kat kat daha riskli hayatlar yaşıyordu. Tersane çalışanları, taksi şoförleri ve ev kadınlarını saymaya gerek bile yoktu.
Peki ama genel kanı hep bir polisin işinin diğerlerinden çok daha riskli, daha sert ve daha az karşılık gördüğü yönünde değil miydi? Cevap son derece basitti. Evet ama sırf başka meslek gruplarının böylesi bir rol takıntısı yoktu ya da günlük hayatlarını polisler kadar dramatize etmiyorlardı.
Her şey rakamlarla destekleniyordu. Yıllık yaralı polis sayısı, polis tarafından haksız muameleye uğrayan insan sayısıyla kıyaslandığında devede kulak kalıyordu. Vesaire.
Üstelik bunlar sadece Stockholm için değildi. Örneğin New York’ta, her yıl ortalama yedi polis öldürülüyordu, oysaki taksi şoförleri ayda iki, ev hanımları haftada bir kayıp veriyordu ve bu oran, işsizler arasında günde birdi.
Bu kokuşmuş sosyologlar için hiçbir şey kutsal değildi. İngiliz aynasızları efsanesini yani İngiliz polisinin silahlı olmadığından diğerleri kadar şiddete tahrik etmediğini söyleyen efsaneyi bozup doğru düzgün oranlarına indirmeyi başaran bir İsveç ekibi bile vardı. Hatta Danimarka’da bile, sorumluluk sahibi yetkililer bu gerçeği kavramıştı ve sadece istisnai durumlarda polislere silah veriliyordu.
Oysaki Stockholm’de durum hiç böyle değildi.
Martin Beck Nyman’ın cesedine bakıp dururken birdenbire bu çalışmayı düşünmeye başlamıştı.
Şimdi yine aklına gelmişti. O belgede varılan sonuçların doğru olduğunu kavradı ve paradoks olsa da bu sonuçlarla şu anda onu meşgul eden cinayet arasında bir çeşit bağlantı olduğunu sezdi.
Polis olmak tehlikeli değildi ve hatta asıl tehlikeli olanlar polislerdi. Kısa süre önce, bir polisin katledilmiş bedenine bakakalmıştı.
Şaşırtıcı bir biçimde ağzının köşeleri titremeye başladı ve bir an için Martin Beck, Regerings Caddesi’nden Kungs Caddesi’ne inen merdivenlere oturmak ve bu duruma katıla katıla gülmek zorunda kalacağını sandı.
Ancak aynı tuhaf mantıkla, birdenbire en iyisi eve gidip tabancamı alayım fikri aklına geldi.
Bir yıldan uzun bir süredir tabancasına bakmamıştı bile.
Stureplan tarafından boş bir taksi caddeye girdi.
Martin Beck elini kaldırıp taksiyi durdurdu.
Yanları siyah çizgili, sarı bir Volvo’ydu. Bu yeni bir durumdu ve Stockholm’deki bütün taksilerin siyah olması gerektiğini söyleyen eski kuralı rahatlatmıştı. Martin Beck ön koltuğa, sürücünün yanına oturdu.
“Köpman Caddesi sekiz numara,” dedi.
Bunu söylerken daha şoförü tanımıştı. Mesai dışı saatlerinde taksi kullanarak gelirini artırmaya çalışan polis memurlardan biriydi bu. Martin Beck’in adamı tanımış olmasıysa tam bir tesadüftü. Birkaç gün önce, Merkez İstasyonu’nun dışında, sıra dışı bir beceriksizliğe sahip rütbesiz iki memuru, başlangıçta uzlaşmacı olan genç bir sarhoşu öfkeden çıldırtma noktasına getirip sonra da kontrollerini kaybederken seyretmişti. Direksiyonun başındaki adam işte onlardan biriydi.
Yirmi beş yaşındaydı ve son derece çenesi düşüktü.
Muhtemelen anasının karnından konuşarak çıkmıştı ve düzenli mesleği ona arada sırada söylenme fırsatı veriyorsa da bu gediği yan mesleğinde kapatıyor olmalıydı.
Belediye’nin Temizlik Birimi’nin süpür-ve-püskürt kamyonlarından biri yollarını tıkadı. Gece çalışan polis memuru kurtlanarak ilan panosunda Richard Attenborough’nun
“Rollington Sarayı 10 numara, hı?” dedi garip bir şiveyle. “İnsanlar da bu saçmalığı izlemek istiyor. Cinayet, sefalet ve manyak insanlar. Bana sorarsan, tam bir rezalet.”
Martin Beck başıyla onayladı. Adam belli ki onu tanımamıştı ve bu baş sallamadan cesaret alıp sesli sesli konuşmayı sürdürdü.
“Ama biliyorsun, bütün sıkıntıyı çıkaran şu yabancılar.”
Martin Beck hiçbir şey demedi.
“Sana sadece bir şey söyleyeceğim, bütün yabancıları hep birlikte bir çuvala koyarak büyük hata yaparsın. Bu taksiyi benimle beraber kullanan adam mesela Portekizli.”
“Ya?”
“Evet ve daha iyi bir adam bulamıyorsun. Kıçından ter akana kadar çalışıyor, asla yan gelip yatmıyor. Ve araba kullanabiliyor! Neden biliyor musun?”
Конец ознакомительного фрагмента.
Текст предоставлен ООО «Литрес».
Прочитайте эту книгу целиком, купив полную легальную версию на Литрес.
Безопасно оплатить книгу можно банковской картой Visa, MasterCard, Maestro, со счета мобильного телефона, с платежного терминала, в салоне МТС или Связной, через PayPal, WebMoney, Яндекс.Деньги, QIWI Кошелек, бонусными картами или другим удобным Вам способом.