реклама
Бургер менюБургер меню

Пер Валё – Pis Adam (страница 5)

18

“Kendimi tutamadım. Hep böyle midir?”

“Hayır,” dedi Rönn. “Öyle diyemem. Yirmi bir yıldır polisim ve doğrusunu istersen, daha önce hiç buna benzer bir manzara görmedim.”

Sonra da siyah kıvırcık saçlı adama döndü.

“Burada psikiyatri koğuşu var mı?”

Nix verstehen,” dedi doktor.

Rönn gözlüğünü takıp doktorun beyaz gömleğinin üstündeki plastik isim etiketini okudu. Sahiden de üstünde adı yazıyordu.

DR. ÜZK ÜKÖCÖTÜPZE.

“Ah,” dedi kendi kendine.

Gözlüğünü çıkarıp bekledi.

6

Oda beş metre uzunluğunda, yaklaşık üç metre genişliğinde ve neredeyse dört metre yüksekliğindeydi. Odada hâkim olan renkler donuktu. Tavan kirli beyaz ve plastik boyalı duvarlar belirsiz bir grimsi sarıydı. Yerde gri-beyaz mermer fayanslar vardı. Kapı ve pencere doğramaları açık griydi. Pencerenin önünde kocaman, ağır, soluk sarı damasko perdeler ve arkalarında incecik beyaz pamuklu tül asılıydı. Demir yatak beyazdı, çarşaf ve yastık da. Komodin gri, ahşap sandalye açık kahveydi. Mobilyalardaki boya eprimişti ve pütürlü duvarlar, eskilikten çatlak çatlaktı. Tavanın alçı boyası kabarmış, çeşitli yerlerde rutubetten kahverengi lekeler oluşturmuştu. Her şey eskiydi ama çok temizdi. Komodinde nikelaj gümüş rengi bir vazo ve içinde solmuş yedi kırmızı gül. Ayrıca bir gözlük ve gözlük kılıfı, içinde iki hap duran şeffaf bir plastik beher, beyaz küçük bir transistörlü radyo, yarısı yenmiş bir elma ve açık sarı bir sıvıyla yarı yarıya dolu bir sürahi. Altındaki rafta bir tomar dergi, dört mektup, çizgili sayfalı bir bloknot, parlak bir Waterman tükenmez kalem ve dört farklı renkte kartuş ve bozukluklar vardı. Tamı tamına sekiz âdet on öre, iki âdet yirmi beş öre, altı âdet de bir kron. Komodinin iki gözü vardı. Üstteki gözünde üç tane kullanılmış kumaş mendil, plastik kutusunda bir kalıp sabun, diş macunu, diş fırçası, küçük bir şişe tıraş losyonu, bir kutu pastil ve deri bir çantada tırnak makası ve törpü. Diğer çekmecede bir cüzdan, elektrikli tıraş makinesi, küçük bir dosya dolusu postane zarfı, iki pipo, bir tütün çantası ve Stockholm belediye binasını gösteren boş bir kartpostal. Dik sandalyenin arkasında asılı duran bazı giysiler vardı; pamuklu, gri bir ceket, aynı renk ve kumaştan pantolon, dize kadar inen bir gömlek. İç çamaşırı ve çoraplar sandalyenin oturma yerinde duruyordu ve yatağın hemen yanında bir çift terlik vardı. Kapının yanındaki askıda bej rengi bir sabahlık asılıydı.

Odada tam anlamıyla aykırı olan bir renk vardı. O da korkunç bir kırmızıydı.

Ölü adam yatakla pencere arasında kısmen yana dönük yatıyordu. Gırtlağı öyle bir kuvvetle kesilmişti ki kafası neredeyse doksan derece açıyla arkaya düşmüştü ve sol yanağı aşağı gelecek şekilde yerdeydi. Dili açılan yarıktan zorla dışarı fırlamıştı ve kurbanın kırılan takma dişleri yamulmuş dudaklarının arasında sıkışmıştı.

Arka üstü düşerken şah damarından oluk oluk kan fışkırmıştı. Bu da yatağın üstündeki çapraz kızıl çizgiyi ve vazoyla komodine sıçramış kanı açıklıyordu.

Öte yandan, kurbanın gömleğini sırılsıklam yapan ve vücudunun etrafında kocaman bir kan gölü oluşturan yara böğründekiydi. Bu yara yüzeysel incelendiğinde birisinin, tek darbeyle, karaciğeri, safra kesesini, mideyi, dalağı ve pankreası kestiği anlaşılıyordu. Atardamarlar da cabası.

Vücuttaki tüm kan resmen birkaç saniye içinde dışarı akmıştı. Cildi, mavimsi beyazdı ve neredeyse şeffaf görünüyordu, yani görünebildiği yerlerde, örneğin alında ve kaval kemiğiyle ayakların bazı kısımlarında.

Gövdedeki lezyon yaklaşık yirmi beş santim uzunluğundaydı ve kocaman açıktı; parçalanmış organlar peritonun dilim dilim kenarları arasında sıkışmıştı.

Adam resmen karnından deşilmiş, ortadan ikiye kesilmişti.

Mesleği, kanlı ve vahşetle dolu cinayet yerlerinde uzun uzun takılmak olan insanlar için bile bu bayağı ağırdı.

Fakat Martin Beck’in yüz ifadesi odaya girdiğinden beri değişmemişti. Dışarıdan gözlemleyen birisine göre, her şey sanki rutinin bir parçası gibi görünebilirdi. Kızıyla Peace’e gitmek, yiyip içmek, soyunmak, biraz gemi maketiyle uğraşmak, kitap okuyup yatmak gibi bir rutinin. Hemen arkasından doğranıp deşilmiş bir başkomiseri incelemeye gitmek de cabası. En kötüsü de, kendisi aynen böyle hissediyordu. Kendi duygusal serinkanlılığı haricinde hiçbir şeyin onu hayrete uğratmasına izin vermiyordu.

Saat artık sabaha karşı üçü on geçiyordu ve Martin Beck yatağın yanında çömelmiş, soğuk ve alıcı gözüyle cesedi inceliyordu.

“Evet, Nyman bu,” dedi.

“Yani, sanırım.”

Rönn masadakileri dürterek ayakta durdu. Aynı anda da esneyip elini ağzına götürürken suçluluk duyuyordu. Martin Beck ona baktı.

“Genel durum hazır mı?”

“Evet,” dedi Rönn.

Cimri eliyle aldığı minicik notların bulunduğu küçük not defterini çıkardı. Gözlüğünü takıp tekdüze bir sesle sıraladı.

“Asistan hemşire, saat ikiyi on geçe bu kapıları açmış.

Sıra dışı bir şey duymamış, görmemiş. Hastaların rutin kontrolünü yapıyormuş. Nyman o sırada ölüymüş. Saat iki on birde polisi aramış. Devriye memurları iki on ikide alarmı almış. Odenplan’dan buraya üç dört dakika içinde varmışlar. Saat iki on yedide olayı Kriminal Şube’ye bildirmişler. Ben buraya iki yirmi ikide geldim. Seni iki yirmi dokuzda aradım. Sen de buraya üçe on altı kala geldin.”

Rönn kol saatine baktı.

“Şimdi saat üçe sekiz var. Ben buraya vardığımda en fazla bir saattir ölüymüş.”

“Doktor öyle mi dedi?”

“Hayır, bu benim çıkarımım. Cesedin sıcaklığından, pıhtılaşmadan…”

Durdu, sanki kendi gözlemlerini aktarmak fazla ileri gitmekti.

Martin Beck sağ elinin baş ve işaret parmağıyla burun kemerini ovuşturdu.

“Demek her şey çok hızlı oldu,” dedi.

Rönn cevap vermedi. Başka bir şey düşünüyor gibiydi.

“Yani,” dedi bir süre sonra, “neden seni benim aradığımı anlarsın. Şeyden değil…”

Durdu, dikkati dağınıktı.

“Neyden değil?”

“Nyman başkomiser olduğundan değil, şundan… yani, şundan dolayı.”

Rönn cesedi işaret etti.

“Katledilmiş resmen.”

Bir saniye durdu, sonra yeni bir çıkarıma vardı.

“Yani bunu her kim yaptıysa deli gibi gözü dönmüş olmalı.”

Martin Beck başıyla onayladı.

“Evet,” dedi. “Öyle görünüyor.”

7

Martin Beck’in içinde bir huzursuzluk vardı. Belirsiz bir histi ve tam olarak isimlendirmesi mümkün değildi, hani kitap okurken uyuyakalmanızı ve sayfa çevirmeden okumaya devam etmenizi sağlayan, o sinsi yorgunluk gibiydi.

Aklını toplamak ve bu kaypak gerginliği üstünden atabilmek için çaba göstermek zorundaydı.

Bu sinsi hisle yakından bağlantılı, kurtulamadığı başka bir duygu daha vardı.

Bir tehlike duygusu.

Bir şey olmak üzere duygusu. Her ne pahasına olursa olsun, savuşturulması gereken bir şey. Ama ne olduğunu bilmiyordu, hele nasıl olacağını hiç.

Martin Beck daha önce de benzer duygular hissetmişti. İş arkadaşları bu durumlarda kahkahalarla güler, onu rahatsız edenin sezgisi olduğunu söylerlerdi.

Polis işi gerçekçiliğe, rutine, inat ve sisteme dayalıydı. Doğru, birçok zor vaka tesadüfen çözülebiliyordu ama aynı zamanda tesadüf; şans ya da kazayla karıştırılmaması gereken, esnek bir kavramdı. Bir suç soruşturmasında tesadüfler ağını mümkün olduğunca sık örmek çok önemliydi. Tecrübe ve işin kendisi bundan daha büyük rol oynardı. İyi bir hafıza ve sıradan sağduyu, parlak zekâdan daha değerli özelliklerdi.

Sezginin, pratik polis işinde yeri yoktu.

Nasıl astroloji ve frenoloji bilimden sayılmıyorsa sezgi de bir özellik bile sayılmazdı.

Yine de oradaydı, Martin Beck ne kadar kabul etmek istemese de oradaydı ve hatta, bazen onu doğru yola saptırdığı olmuştu.

Ancak bu huzursuz ruh hali daha basit, daha elle tutulur ve daha anlık şeylere bağlı olabilirdi.

Rönn’e mesela.

Martin Beck birlikte çalıştığı insanlardan çok şey beklerdi. Bunun en çok ceremesini çeken Lennart Kollberg’di, yıllar yılı sağ kolu olmuştu. Önce Stockholm’de komiserken, sonra Västberga’da Ulusal Kriminal Şube’de. Kollberg oldum olası onu müthiş tamamlamıştı, en iyi tespitleri yapan, hep en doğru kanca soruları soran ve en düzgün imalarda bulunan kişiydi.

Fakat Kollberg elinin altında değildi. Evde uyuyordu muhtemelen ve onu uyandırmak için hiçbir sebep yoktu. Kurallara aykırı, ayrıca Rönn’e de büyük hakaret olurdu.

Martin Beck, Rönn’ün bir şey yapmasını ya da en azından içindeki bu tehlike sesini sezdiğini anlatan bir şey söylemesini bekledi. Martin Beck’in kenara iteceği ya da peşinden koşacağı bir şey söylemesini ya da bir öngörüde bulunmasını ummuştu.

Fakat Rönn hiçbir şey demedi.

Onun yerine sakince ve becerikli bir şekilde işini yaptı. Soruşturma şu anlık onundu ve mantıklı bir şekilde ondan beklenebilecek her şeyi yerine getiriyordu.