Нацумэ Сосэки – Gönül (страница 3)
O sıralar bir işim gücüm olmamasından ötürü canım sıkılmaktaydı. Bu sebeple ertesi gün de hocamla karşılaştığım zamanı hesaplayıp aynı vakitte tekrar çayevine gitmiştim. Derken hocam, yanında o Batılı olmaksızın, başında hasır şapkasıyla tek başına çıkıp geldi. Gözlüğünü masaya bırakıp, havlusunu başına sararak hızlı adımlarla kumsala indi. Hocam önceki günkü gibi gürültülü insan kalabalığının arasından sıyrılıp kendi başına yüzmeye başladığında, arkasından takip edesim geldi. Ben de sığ su seviyesinin başımın tepesine geldiği oldukça derin mesafelere kadar gelip, hocamın yüzmekte olduğu yeri kendim için işaret tayin ederek yüzmeye devam etmiştim. Akabinde hocam, önceki günden farklı olarak bir daire çizip garip bir güzergâhtan kıyıya doğru dönmeye başladı. Böylece amacıma ulaşamamıştım. Karaya çıkıp suların damladığı ellerimi sallaya sallaya çayevine girerken, hocam artık kimonosunu tamamen giyinmiş halde bana aksi istikametten dışarı çıkmıştı.
3
Ertesi gün de aynı vakitte kumsala gidip hocamın yüzünü görmüştüm. Bir sonraki gün de aynısını yaptım. Ama ikimiz arasında ne bir laf açmaya fırsat ne de selamlaşacak bir ortam meydana gelmişti. Dahası hocam, nispeten soğuk bir tavır sergiliyordu. Belirli bir vakitte doğruca gelip yine doğruca geri dönüyordu. Etrafı ne kadar cıvıl cıvıl da olsa buna hemen hemen hiç aldırmıyormuş gibi görünüyordu. İlk kez kendisiyle birlikte gördüğüm Batılı, artık hiç görünürlerde yoktu. Hocam hep tek başınaydı.
Bir keresinde, hocam her zamanki sıraya uyarak doğruca denizden çıktı, her zamanki yerde çıkartıp bıraktığı yukatasını giymek üzereydi ki nedendir bilinmez kimonosu kum içindeydi. Hocam kumları dökmek için öne doğru eğilip yukatasını iki üç kez silkmişti. Akabinde kimonosunun altına koyduğu gözlüğü tahta masanın aralığından aşağı düştü. Hocam, beyaz desenli giysisi üzerine kuşağını bağladıktan sonra, gözlüğünü kaybettiğini sanmış olacak ki aceleyle sağını solunu eliyle yoklamaya başladı. Ben hemen oturağın altına başımı soktum ve gözlüğü bulup çıkarttım. Hocam teşekkür ederek gözlüğü benim elimden aldı.
Ertesi gün hocamın arkasından denize daldım. Kendisiyle aynı yolu takip ederek yüzmeye devam ettim. Yüz seksen metre kadar açılınca, hocam arkasına dönüp bana laf atmıştı. O civarda, geniş ve mavi denizin ortasında duran ikimizden başka hiçbir şey yoktu görünürde. Güneşin güçlü ışıltısı, suyu ve dağı aydınlatıyordu. Özgürlük ve neşe içinde kaslarımı hareket ettiriyor, su içinde çılgınca dans ediyordum. Hocam birden elini ayağını hareket ettirmez olmuş, dalgaların üstüne sırtüstü yatmıştı. Ben de bunu taklit ettim. Mavi gökyüzünün şaşırtıcı renk yoğunluğu gözümü aldığında haykırmıştım: “Ne kadar hoş!”
Neden sonra suyun içinden yukarı kalkarcasına doğrulan hocam, “İsterseniz dönelim artık,” diye seslendi. Fiziksel açıdan oldukça güçlü olan bense daha da açılmaya hevesliydim. Ama hocam böyle istediği için hemencecik “Peki, dönelim,” diye karşılık verdim.
Böylece iki kişi aynı yolu takip ederek kıyıya kadar yüzdük. Artık hocamla ahbap olmuştuk. Ama henüz hocamın nerede kaldığını öğrenememiştim.
Sanırım ondan sonraki iki günün ardından, tam olarak üçüncü günün öğleden sonrasıydı. Hocamla çayevinde karşılaştığımız vakit, hocam birden bana, “Daha uzun süre burada kalmaya niyetli misiniz?” diye sordu. Bir fikrim olmadığı için verebileceğim bir cevap da yoktu. “Ne olur bilmiyorum,” diye cevap verdim. Fakat hocamın kıs kıs güldüğünü görünce sıkıldım. “Peki, hocam siz?” diyerek soruya soruyla karşılık vermekten kendimi alamadım. Ağzımdan “hocam” kelimesi ilk defa işte o an çıkmıştı.
O akşam, hocamı kaldığı pansiyonda ziyaret ettim. Normal bir pansiyondan farklı olarak, eski ve geniş bir tapınağın avlusunun içinde, yazlık gibi bir binaydı. Burada kalanların hocamın ailesi olmadığı anlaşılıyordu. Kendisine “Hocam, hocam!” diye seslenince, yüzünde bir gülümseme beliriyordu. Ben de bunun kendimden büyük kişilere yönelik kullandığım hitap şekli olduğunu açıkladım. Hocama şu geçen günkü Batılıyı sordum. Hocam bu Batılının garip bir kişi olduğundan, şu an Kamakura’da bulunmadığından da bahsettiği konuşmasının sonunda, Japonlar içinde bile pek fazla arkadaşı olmamasına rağmen, böyle bir yabancıyla yakınlaşmasının çok garip olduğundan söz etti. Nihayetinde hocama dönüp gözümün onu bir yerlerden ısırdığını ama bir türlü hatırlayamadığımı söyledim. Gençliğimden olacak, içimden “Muhatabım da benimle aynı hisleri paylaşıyor olmasın?” diye merak etmekteydim. Bu şekilde içten içe hocamın vereceği cevabı tahmin etmeye çalışıyordum. Fakat hocam bir süre düşündükten sonra, “Yüzünüzü hiç mi hiç hatırlamıyorum, galiba beni biriyle karıştırdınız,” deyince tuhaf, derin bir hayal kırıklığı yaşadım.
4
Ayın sonunda Tokyo’ya döndüm. Hocamın yazlıktan ayrılması ise çok daha önce olmuştu. “Bundan sonra sizi evinizde ziyaret etmemin bir sakıncası olur mu?” diye sormuştum. Hocam kısaca “Tabii, buyurun gelin,” diye cevap vermişti sadece. O zamanlar hocamla oldukça samimi bir arkadaşlık kurduğumu düşündüğümden, kendisinden biraz daha sıcak bir cevap bekliyordum. O kadar tatmin edici olmayan bu cevap, biraz cesaretimi kırmıştı.
İşte bu gibi sebeplerle hocamdan yana çok defa hayal kırıklığı yaşadığım oluyordu. Hocamın bunun farkındaymış gibi göründüğü de, hiç ama hiç farkında değilmiş gibi göründüğü de oluyordu. Bu derin hayal kırıklıklarını art arda yaşamış olsam da sırf bu sebeple hocamdan uzaklaşasım gelmemişti. Tam aksine, her rahatsız edici olayla birlikte içimde daha da ileri gitme arzusu doğuyordu. “Beklentilerimin karşılığını bir gün mutlaka alırım,” diye düşünüyordum. Gençtim; ama böyle hisleri her insana karşı beslemiyordum. Bu hissiyatın neden sadece hocama yönelik olduğunu anlayamıyordum. Bunu ancak şimdi hocam vefat ettiğinde anlayabiliyorum. Meğerse hocam en başından beri benden nefret ediyor değilmiş. Hocamın zaman zaman beni soğuk şekilde selamlaması ve bana karşı ilgisiz bir tavır takınıyormuş gibi görünmesi, beni kendisinden uzaklaştırmaya çalışmak gibi hoş olmayan bir sebepten ileri gelmiyormuş. Zavallı hocam, kendisine yaklaşmaya çalışan insanlara vazgeçmeleri ikazında bulunuyormuş, çünkü aslında buna değmeyecek birisi olduğunu düşünüyormuş sadece. Öyle görünüyor ki insanların samimiyetine mukabele etmeyen hocam, başkalarını değil kendini hor görüyormuş.
Şüphesiz, Tokyo’ya hocamı ziyaret etme niyetiyle dönmüştüm. Döndükten sonra derslerin başlamasına daha dolu dolu iki hafta olduğundan, “Bu süre zarfında bir kere hocamı ziyaret edeyim,” diye aklımdan geçirmekteydim. Ama dönüşümün üstünden iki üç gün geçmesiyle birlikte Kamakura’dayken içimde olan o itici güç giderek zayıflamıştı. Dahası, büyük şehrin eski anılarımı canlandıran renkli havasının etkisi iliklerime kadar işlemekteydi. Okula gidip gelen talebelerin yüzlerini her görüşümde, yeni döneme yönelik bir umut ve heyecan hissediyordum. Uzun süre hocam aklıma gelmedi.
Derslerin başlamasının üzerinden bir aylık bir süre geçmişti ki içimi bir rehavet kapladı. Nedendir bilinmez okula sıkkın bir yüzle gider gelir olmuştum. Odamda gözlerim sanki bir şeyler arar gibi dolanıyordu. Hocamın siması tekrar gözümde canlandı. Kendisini bir kez daha görmek istiyordum.
Hocamın evini ilk ziyaret ettiğimde kendisi evde yoktu. İkinci kez gidişim bir sonraki pazar günüydü diye hatırlıyorum. Açık hava sanki içime işliyormuş gibi hissettiğim hoş bir güz günüydü. O gün de hocam evde yoktu.
Kamakura’dayken hocamın ağzından genelde evde durduğunu işitmiştim. Pek dışarı çıkmayı sevmediğinden de söz etmişti. İki kere gelip de ikisinde de kendisiyle buluşamayınca, bu sözlerini hatırlayıp bir huzursuzluk hissettim. Evin eşiğinden hemen ayrılamadım. Hizmetçi kızın yüzünü görünce, çekingen bir tavırla orada beklemeye devam ettim. Hizmetçi kız, adımı ve kartımı verdiğimi hatırlamış olmalıydı ki beni kapıda bekletip içeri girdi.
Sonra evin hanımına benzeyen bir kişi onun yerine kapıda belirdi. Güzel bir hanımefendiydi. Kibarca hocamın nereye gittiğini izah etti. Hocamın her ayın o gününde Zōşigaya Mezarlığı’nda8 çiçek sunma âdeti varmış.
Üzüntülü bir halde, “Az önce çıktı, on dakika ya oldu ya olmadı,” dedi. Ben de saygıyla eğilip oradan ayrıldım. Hayat dolu şehrin içine doğru bir miktar yürümüştüm ki, “Hazır dolaşmaya niyetlenmişken Zōşigaya’ya kadar gidivereyim,” dedim. İçimde “Hocamla karşılaşır mıyım acaba?” diye bir merak belirmişti. Dönüp doğruca oraya yöneldim.
5
Mezarlığın hemen önündeki çeltik tarlasının solundan mezarlığa girip iki tarafında da akçaağaçlar dikili geniş yoldan içeri doğru ilerledim. Derken yolun sonunda gözüken çayevinden, hocama benzer biri çıkıverdi birden. Bu adama, gözlük çerçevelerinin güneşte parladığını fark edinceye kadar yaklaştım. Hemen ardından da “Hocam!” diye haykırdım. Hocam birden irkilip yüzüme baktı.
“Nasıl olur! Nasıl olur!”
Hocam aynı ifadeyi iki kez tekrarlamıştı. Bu sözleri öğle vaktinin derin sessizliğinde yakışıksız bir halde tekrar etmişti. Bir anda ne cevap vereceğimi bilemedim.
“Arkamdan takip edip de mi geldiniz? Ama neden?”
Hocamın nispeten sakin bir hali vardı. Ses tonu da nispeten düşüktü. Ama bu görünümü gölgeleyen, tam ifade edemeyeceğim bir sis perdesi vardı. Neden oraya kadar gittiğimi hocama anlattım.