Нацумэ Сосэки – Gönül (страница 2)
Sōseki’nin bu romanına ilham kaynağı olduğu söylenen şöyle bir olay vardır:
İmparator Meiji’nin vefatının ardından, sadık Generali Nogi, eşiyle birlikte sadakat intiharına teşebbüs edecektir. Burada sadakat intiharı diye çevirdiğimiz eylemin Japonca adı
Gönül’ün Çevirisi Üzerine
Denilebilir ki Türkçede “gönül” gibi gerekli anlam derinliğini haiz bir kelime bulunmasaydı, bu kitabın Türkçe başlığı “Kokoro” olarak kalabilirdi. Zaten İngilizce başta olmak üzere birçok dile yapılan çevirilerinde de başlığın “Kokoro” olarak kaldığını görüyoruz.
Kitap başlığının Türkçesine aday olan “kalp” ve “yürek” gibi kelimeleri bir kenara itip “gönül”ü seçişimizin sebebini İskender Pala’nın aşağıdaki sözleriyle açıklamış olalım.
Gönül, bedenimizde bulunan yürek değildir. Kalp kelimesi de onu tam olarak karşılamaz. Her ne kadar bu üç kelime birbirleri yerine kullanılıp, birbirlerinin anlamlarını ödünç alsalar da (acısı yüreğime işledi, kalbimi kırdın, gönül almak vb.), bugünkü kullanımda “yürek” ziyadesiyle maddî bir et parçasını (yürek-böbrek, kuzu yüreği vb.); “kalp” itina isteyen ve insanın hayat çekirdeği olan yarı soyut bir uzvu (kalp-damar cerrahisi, kalp hastası, kalpsiz adam vb.), “gönül” ise tamamen soyut bir varlığı (Gönül Allah’ın evidir, gibi) nitelemektedir. İnsan anatomisinde duygu ve heyecanlar genellikle kalbe etki eder ve onun atışını hızlandırır. Yani duyguya dönüşen tefekkür kalp denen merkezde biriktiği vakit insan maddeden manaya yükselir. İşte gönül bu mananın adıdır. İnsan kalbe akseden mana ile gönlünü tanır ve kendisinin gönül ile var olduğunu idrak eder (gönlünce yaşamak, gönlüne hoş gelmek, gönlüne göre olmak vb.).
Çevirmenin okurlardan isteği, kitabın ağırlığına yenilmeden ve sabırla okumalarını sürdürmeleridir. Bu amaçla çeviri birçok dipnotla desteklenerek içeriğin daha anlaşılır olması sağlanmıştır. Ayrıca çevirinin ikinci basımında birçok yerde yazım ve dilbilgisi, birkaç yerde de çeviri düzeltmeleri yapılarak eser daha anlaşılır bir hale getirilmiştir.
Sayfalar ilerledikçe yazarın üslubuna alışılacak, düşünsel ve edebi zevk şeklinde bu sabrın semeresi alınacaktır. Aslında eser günümüz dünyasında yaşayan bir Japon için bile eski sayılacak bir dilde yazılmıştır. O zamanın yaşam ve düşünce tarzı kitaba hâkimdir. Her ne kadar öyle olsa da, okuyucunun, bütün bu öğeler içinden yazarın insan gönlüne dair evrensel görüşlerini sağıp çıkarabilmesi gayet mümkündür.
Gönlünüzde iz bırakan bir okuma deneyimi olması dileğiyle…
Birinci Bölüm
Hocam Ve Ben
1
Ona hep “hocam” diye hitap ettim. Bu sebeple burada da sadece “hocam” diye söz edecek ve gerçek ismini açıklamayacağım. Açığa çıkmasından çekinmekten ziyade, böylesi bana daha doğal geldiği için. Ne zaman onu aklımdan geçirsem, hemen “Hocam” diyesim gelir. Elime kalemi aldığımda da aynı duyguya kapılıyorum. Ondan söz ederken baş harflerini kullanma resmiyeti hiç hoşuma gitmez.
Hocamla tanışmamız Kamakura’da3 gerçekleşti. O zamanlar ben gencecik bir talebeydim. Yaz tatilini değerlendirip denize giden arkadaşımdan “Mutlaka gel,” diyen bir kartpostal alınca, bir miktar para biriktirip gitmeye karar vermiştim. Parayı denkleştirmem ise iki üç günümü almıştı. Ne var ki Kamakura’ya geleli daha üç gün olmuşken, beni oraya çağıran arkadaşım, hemen memlekete dönmesini isteyen bir telgraf aldı. Telgrafta annesinin hasta olduğu yazıyordu ama arkadaşım buna inanmıyordu. Bir süredir ailesi, yakın çevreden bir kızla istemediği bir evlilik yapması için arkadaşıma baskı yapıyordu. Modern anlayışa göre, evlenmek için çok gençti. Dahası söz konusu kişiden de pek hoşlanmamıştı. Bu sebeple yaz tatilinde normalde memleketine dönmesi beklenirken, bile bile bundan sakınıp Tokyo civarlarında vakit geçirmekteydi. Bana telgrafı gösterip “Ne yapmalı?” diye sordu. Doğrusu bilemiyordum. Ama annesi gerçekten hastaysa kesinlikle dönmesi gerekirdi. O da sonunda dönmeye karar verdi. Onca zahmetle gittiğim oracıkta tek başıma kalakalmıştım. Okuldaki derslerin başlamasına daha epeyce zaman olduğu için Kamakura’da kalmakta ya da memlekete dönmekte özgürdüm. Böyle bir durumda bir müddet daha halihazırda müşterisi olduğum pansiyonda kalmakta karar kıldım.
Arkadaşım Çūgoku4 bölgesinden varlıklı bir ailenin çocuğuydu ve maddi sıkıntısı da yoktu ama genç bir mektepli olması sebebiyle yaşam seviyesi benimkinden pek farklı değildi. Bu yüzden yalnız başıma kalınca daha makul bir pansiyon arama sıkıntım olmamıştı. Pansiyonum, Kamakura gibi bir yer için bile ücra denecek bir konumdaydı. Bilardo ve dondurma gibi modern eğlencelikler için çeltik tarlaları boyunca uzun bir yolu göze almak gerekiyordu. Faytonla gidilse yirmi kuruş tutuyordu. Ama orada burada birkaç müstakil yazlık da vardı. Denize de oldukça yakın olduğundan yüzmeye gitmek için çok elverişli bir konumdaydı.
Her gün denize yüzmeye gidiyordum. Köhne kulübeler arasından geçip kumsala çıkınca, kumsalın “Böyle bir yerde bu kadar şehirli mi kalıyormuş?” diye düşündürecek kadar çok sayıda kadın ve erkekle kaynadığını görüyordum. Kimi zaman denizin siyah başlarla dolup taştığı da oluyordu. İçinden bir kişiyi bile tanımadığım, çevremi saran bu cıvıl cıvıl insan manzarasının ortasında kumsalda uzanıp kendimi dalgalara bırakmak, oralarda öylece dolanmak bir eğlenceydi benim için.
Hocam işte böyle bir karmaşa ânında çıktı karşıma. O zamanlar sahilde iki tane çayevi vardı. Bir vesileyle bunlardan bir tanesine ayağım alışmıştı. Hase5 bölgesindeki büyük yazlık sahiplerinin aksine, kendilerine ait üst değiştirme yerleri olmayan müşteriler için bu kumsalın çayevlerinde umumi üst değiştirme yeri gibi bir şey bulunması zorunlu olmuştu. Müşteriler burada çay içip vakit geçirmelerinin yanı sıra mayolarını yıkatırlar, vücutlarındaki tuzdan burada arınırlar, şapka ve şemsiyelerini buraya bırakırlardı. Yüzme kıyafetim olmadığından, denize her gidişimde çalınma ihtimaline karşı üzerimdekileri muhakkak bu çayevinde çıkarır olmuştum.
2
Bu çayevinde kendisini ilk defa gördüğümde hocam tam da üstündekileri değiştirmiş, az sonra denize girecek bir vaziyetteydi. Ben ise tam tersi yüzmekten yeni geliyordum ve ıslak vücudum rüzgârın etkisiyle ürperiyordu. İkimizin arasında görüşü engelleyen birçok siyah baş dolaşmaktaydı. Özel bir durum olmasa herhalde kendisine dikkat etmezdim. Kumsaldaki bu kadar kalabalığa ve kaygısız kafama rağmen kendisini fark edebilmem, ona eşlik eden Batılı sayesinde oldu.
Bu Batılının bembeyaz teni çayevine girer girmez dikkatimi çekti. “Yukata6” giymekte olan bu kişi, bunu taburenin üstüne özensizce fırlatmış, kollarını bağlayıp denize karşı dikilmekteydi. Üstünde Japon tarzı bir iç donundan başka bir şey yoktu. Bana en çok garip gelen şey de buydu. İki gün öncesinden Yuigahama’ya7 gidip kumların üstünde çömelerek uzun süre Batılıların denize girişlerini seyretmiştim. Oturduğum yer hafif yüksekçe bir bayırın tepesiydi ve hemen yanındaki otelin arka girişine baktığından, orada öylece durduğum sürede çok sayıda erkek, tuzdan arınmak için duş almaya çıkmıştı ki hepsi de gövde, kol ve baldırlarını örtmekteydi. Kadınlar ise bilhassa tenlerini gizliyorlardı. Çoğu başlarına lastik şapkalar takmıştı. Dalgaların üzerinde kızıl kahve, lacivert ve çivit mavisi renkli başlıklar yüzüyordu.
Böyle bir manzarayı gözlemlemiş biri olarak bana herkesin önünde sadece iç donuyla duran bu Batılı, oldukça garip görünmüştü haliyle. Neden sonra iki yanına göz atıp orada çömelmekte olan bir Japon’a bir iki kelime bir şeyler söyledi. Bu Japon kuma düşürdüğü havlusunu alır almaz başına sarıp denize doğru yürümeye başladı. İşte bu adam hocamdı.
Sırf merakımdan bu yan yana denize doğru giden iki adamı arkalarından gözlemeye devam ettim. Derken ikili doğruca dalgaların içine dalıverdiler. Deniz kıyısının geniş, kayalık sığlığı yakınlarında cıvıldaşan insan kalabalığının olduğu alanı geçip nispeten daha genişçe bir alana gelince birlikte yüzmeye koyuldular. Ta ki başları küçücük görünene kadar okyanusa doğru açıldılar. Ardından da tam aksi istikamette dümdüz bir hat çizerek kıyıya kadar geri yüzdüler. Çayevine dönünce kuyu suyunda duş almadan hemen kurulanıp giysilerini giyerek apar topar bir yerlere çekip gittiler.
Onlar gittikten sonra az önceki tabureme oturup bir sigara tüttürmüştüm. O vakit hocam hakkında dalgın dalgın düşünmeye başladım. Yüzünü sanki önceden bir yerlerde görmüşüm hissine kapılmaktan kendimi alamıyordum. Ama ne zaman, nerede gördüğümü bir türlü çıkartamıyordum.