реклама
Бургер менюБургер меню

Нацумэ Сосэки – Gönül (страница 4)

18

“Eşim, kabrini ziyaret etmeye gittiğim kişinin adını da söyledi mi?”

“Hayır, böyle bir şey ifade buyurmadılar.”

“Demek öyle, nihayetinde böyle bir şey beklenemezdi de. Sizin gibi ilk defa karşılaştığı birine… Söylemesi icap etmez.”

Hocam yavaş yavaş rahatlıyor gibi görünüyordu. Ne var ki ben bunun ne anlama geldiğini hiç anlamamıştım. Birlikte yola çıkmak üzere mezarların arasından geçtik. Sağlı sollu sıralanan “İzabel’in Mezarı”, “Tanrı Kulu Login’in Mezarı” yazılı mezarlıkların yanı başında, üzerinde “Her canlı içinde Buda’nın özünü taşır,” yazılı tahta tabletler dikiliydi. Birinde de falanca tam yetki bakanlığı diye yazılmıştı. Üzerine Çin harfleriyle yazılmış yazıyı okuyamadığım bir mezarın başında, “Bu nasıl okunuyor acaba?” diye hocama sordum. Yüzünde hafif bir gülümsemeyle, “Andrew diye okunuyor olsa gerek,” dedi.

Hocam oradaki mezar taşlarında anlatılan kişi ve çeşitli merasimleri benim kadar ilginç bulmuyor gibiydi. Ben mezarların üstündeki yuvarlak taşı, ince uzun taş kitabesini falan işaret edip oradan buradan laflama arzusundayken, hocam önce sadece susup dinlemekle yetinmiş ve sonunda, “Siz ölüm gerçeğini adamakıllı hiç düşünmediniz değil mi?” demişti. Susup kalmıştım. Hocam da onun üstüne başka bir şey söylemedi.

Mezarlığın yol ayrımında büyükçe bir gingko ağacı9 gökyüzünü saklarmışçasına önümüzde bitiverdi. Altına kadar geldiğimizde hocam, başını kaldırıp ağacın tepesine bakarken, “Az bir zamanı kaldı. Bu ağacın yaprakları sararıp düşecek; altın rengindeki yapraklar toprağı örtecek,” dedi. Hocam her ay bir kez mutlaka bu ağacın altından geçerdi.

İleride engebeli araziye çekidüzen verip yeni bir mezar açmakta olan adam, kazmayı tutan elini indirip bize baktı. Biz oradan sola dönüp doğruca ana yola çıktık. Sonrasında gideceğim bir yer olmadığından, hocamla aynı istikamette yürümeye devam etmiştim. Hocam her zamankinden daha suskundu. Yine de ben pek o kadar can sıkıntısı hissetmediğimden, sallana sallana ona eşlik etmiştim.

“Doğruca evinize mi döneceksiniz?”

“Evet, gideceğim bir yer yok çünkü.”

Yine suskunlaşarak güneye doğru yokuş aşağı ilerledik.

“Orada aile mezarlığınız mı var?” diye tekrar ortaya bir laf attım.

“Hayır.”

“Bir akrabanızın mezarı mı var?”

“Hayır.”

Hocamın ağzından başka hiçbir şey çıkmadı. Ben de konuşmayı devam ettirmedim. Derken, bir müddet yürüdükten sonra, hocam ansızın o konuya geri döndü.

“Orada arkadaşımın mezarı var.”

“Her ay arkadaşınızın mezarını mı ziyaret ediyorsunuz?”

“Evet, öyle.”

Hocam o gün bundan başka bir şey söylememişti.

6

Artık hocamı ara sıra ziyaret ediyordum. Ne zaman gitsem kendisini evinde buluyordum. Art arda yaptığım ziyaretlerle hocamın eşiğini iyice aşındırır olmuştum.

Ama hocamın bana karşı olan tavrı, ilk kez selamlaştığımız o zamanla sonrasında samimi olduğumuz süre arasında hiç değişmemişti. Hocam her zaman sakindi. Kimi zaman aşırı sessizleşip mahzun bir hal alıyordu. En başından beri hocamda kendisine yakınlaşmayı zorlaştıran garip bir hal olduğunu düşünüyordum. Ama ne yapsam da ona yakınlaşmadan edemeyeceğime dair kuvvetli bir his vardı içimde. Hocama yönelik böyle bir hissiyat, onca insan içinde belki de sadece bana mahsustu. Ancak sonradan gerçek sebeplere dayandırabildiğim bu içgüdüyü toyluğuma verip saçmaladığımı düşünerek gülüp geçseniz dahi, bu sezgilerime dair şimdi güven ve memnuniyet hisleriyle doluyum.

İnsan sevgisiyle dolu bir kişi, insanı sevemeden edemeyen, buna rağmen kalbinde yer edinmeye çalışana da kollarını açıp onu bağrına basamayan bir kişi… İşte böyle biriydi hocam.

Az önce söylediğim gibi hocam hep sessizdi. Sakin bir hali vardı ama yüzüne kara bulutların çöktüğü zamanlar da olurdu. Tıpkı pencereye kuşların siyah gölgesinin yansıması gibi… Gerçi hemen siliniverirdi ama… Hocamın çehresinde bu bulutların varlığını ilk fark edişim Zōşigaya Mezarlığı’nda hocama ansızın seslendiğimde olmuştu. Bu garip anlarda, o âna kadar neşeyle atan kalbim, sanki sekteye uğrar gibi oluyordu. Ama bu sadece çok kısa bir süreçten öteye gitmiyordu.

Kalbim beş dakika bile geçmeden normal atış seyrine geri dönmüştü. Sonrasında ise bu karanlık gölgeleri unuttum. Bu gölgenin ansızın kendini tekrar hatırlatışı güzün ilk günlerinin bitmesine yakın bir akşam olmuştu. Hocamla konuşurken, birden hocamın söz ettiği koca gingko ağacı gözlerimin önünde canlandı. Hocamın rutin mezarlık ziyareti günü bundan üç gün sonrasına denk geliyordu. Üç gün sonrası, derslerimin öğle vaktinde bittiği rahat bir gündü. Hocama dönüp şöyle dedim:

“Hocam, Zōşigaya’nın gingko ağacı yapraklarını dökmüş müdür acaba?”

“Tamamen dökmemiş olsa gerek.”

Hocam cevap verirken yüzümü öylece süzüyordu. Bir müddet gözünü benden ayırmadı. Hemen şöyle dedim:

“Bu seferki mezarlık ziyaretinizde size eşlik etmemin bir sakıncası olur mu acaba?”

“…”

“Sizinle oraya kadar yürüyüş yapmak arzusundayım.”

“Yaptığım şey mezar ziyareti, yürüyüş değil ki.”

“Hazır gitmişken yürüyüş de yapsak olmaz mı?”

Hocam hiçbir şekilde karşılık vermedi. Uzunca bir süre sonra, “Benim yaptığım tam anlamıyla bir mezar ziyaretidir,” derken mezar ziyaretiyle yürüyüşe çıkmayı kesin hatlarla birbirinden ayırmak ister gibiydi. Benimle yürüyüşe çıkmak istemeyişine bir bahane bulmaya çalıştığını düşündüğüm hocamın davranışı, bana o vakit bir hayli çocukça ve garip gelmişti. Hemen üste çıkmak istedim.

“O zaman mezar ziyareti de olsa size eşlik etmek isterim. Ben de mezar ziyareti yapabilirim pekâlâ.”

Doğrusu yürüyüşe çıkmakla mezar ziyaretine çıkmayı birbirinden ayırmak bana pek bir anlamsız geliyordu. Derken hocamın kaşları biraz çatıldı. Gözlerinde garip bir parlaklık belirdi. Ne rahatsızlık, ne nefret ne de korkuyla açıklanabilecek şiddetli bir huzursuzluğa benziyordu. Birdenbire Zōşigaya’da “Hocam!” diye seslendiğim ânı net bir şekilde hatırladım. Bu iki yüz ifadesi de birbirinin tıpkısıydı.

“Ben,” dedi hocam, “size açıklayamayacağım bir sebeple, oraya bir başkasıyla birlikte gitmek istemiyorum. Daha kendi eşimle bile oraya gitmişliğim yok.”

7

Onu garip buluyordum. Ama hocamı araştırma düşüncesiyle evine girip çıkıyor da değildim. Durumu akışına bırakmıştım. Şimdi düşünüyorum da o zamanki bu tavrım, ömrümün takdire şayan noktalarından biriymiş. Sanıyorum, ancak ve ancak bunun sayesinde hocamla insancıl ve samimi bir ilişki kurmayı başarabildim. Eğer bir şekilde hocam, kendisine yönelik bu büyük ilgimin onun üzerinde bir araştırma yapma amacı gütmemden kaynaklandığı hissine kapılsaydı, affı asla mümkün olmayacak böyle bir durumda, aramızdaki samimiyet bağı kopuverirdi herhalde. Körpeliğimden olacak, bu davranışlarımın hiç idrakinde değildim. Aslında bundan dolayı kendimle gurur da duyuyorum ama bir yanlış yapıp da her şeyi altüst etseydim aramızdaki ilişkinin sonu nasıl olurdu kim bilir. Düşünmek bile tüylerimi ürpertiyor. Öyle olmadığı halde, hocam sürekli soğuk bir gözle araştırılıyor olmaktan korkuyordu.

Ayda iki ya da üç kez mutlaka hocamın evine gider olmuştum. Evine gidip gelmelerimin giderek sıklaştığı bir gün hocam, birdenbire bana şöyle sormuştu:

“Neden benim gibi birinin evine sık sık ziyarete geliyorsunuz?”

“Neden mi? Aslında özel bir sebebi yok, yoksa sizi rahatsız mı ediyorum?”

“Rahatsızlık denemez.”

Doğrusu hocamda hiçbir şekilde rahatsız olduğunu gösterir bir hal yoktu. Oldukça dar bir arkadaş çevresi olduğunu biliyordum. Hocamın eski sınıf arkadaşlarından o sıralar Tokyo’da yaşayanların iki üç kişiyi geçmediğinin de farkındaydım. Hocamın, hemşerisi olan kimi talebelerle ara sıra zaşikide10 oturup konuştuğu da oluyordu ama hiçbirinin de hocama benim kadar yakın olmadıkları anlaşılıyordu.

“Ben yalnız bir insanım,” dedi hocam. “Buraya gelmekle beni bahtiyar ediyorsunuz elbette. Neden bu kadar sık geldiğinizi bu yüzden sormuştum.”

“Neden yalnızsınız?”

Ben böyle soruyla karşılık verince hocam hiçbir şey söylemedi. Öylece yüzüme bakıp, “Siz kaç yaşındasınız?” diye sordu.

Hocamın karşılığı bana tümüyle alakasız gelmişti ve o gün de sadede gelemeden oradan ayrılmış oluyordum. Ama bu olayın ardından henüz dört gün bile geçmemişti ki hocamı tekrar ziyaret ettim. Hocam misafir odasına çıkar çıkmaz bir kahkaha atmıştı.

“Demek yine geldin,” dedi.

“Evet, öyle oldu,” diyerek ben de güldüm. Başka birisi benimle böyle konuşacak olsa bu sinirlerime dokunurdu diye düşünmüştüm. Ama konuşan hocam olunca bunun tam tersi olmuştu. Sinirlenmek bir yana, hoşuma bile gitmişti.

O akşam hocam, “Ben yalnız bir insanım,” diyerek geçen seferki sözlerini tekrarladı.

“Ben yalnızım; bu arada yeri gelmişken, siz de yalnız sayılırsınız değil mi? Ben yalnızsam da artık yaşımı da aldığım için yerimden kımıldamadan idare edip gidiyorum ama yerinden kımıldamamak sizin gibi bir delikanlıya uymasa gerek. İçinizde bir çırpınış olmalı. Çırpınışlarınızla kabuğunuzu kırmak istiyorsunuzdur belki de.”

“Aslında hiç de yalnız sayılmam.”

“Gençlikteki yalnızlıktan beteri yoktur. Öyleyse niye beni böyle sıklıkla ziyaret edesiniz ki?”

İşte burada da hocam, önceki sefer söylediklerini tekrar etmiş oluyordu.

“Korkarım beni ziyaret ediyor olsanız da içinizde bir yerlerde halen bu yalnızlığı hissediyor olmalısınız. Benim sizdeki bu yalnızlığı kökünden söküp atacak bir gücüm yok çünkü. Pek yakında bir başkasını bulup kollarınızı ona açmak zorunda kalacaksınız. Çok geçmeden evimden elinizi ayağınızı çekmiş olacaksınız.”