Нацумэ Сосэки – Gönül (страница 5)
Hocamın sözlerinin ardından yüzünde hüzünlü bir gülümseme belirdi.
8
Şükür ki hocamın öngörüsü gerçekleşmemişti. Henüz hayat tecrübesine sahip olmadığım o yıllar, bu öngörünün içerdiği açık manaları dahi idrak edebilmiş değildim. Eskiden olduğu gibi hocamla görüşmeye gidiyordum. Gel zaman git zaman, kendimi hocama sofrada eşlik eder halde buldum. Bunun sonucunda hanımefendiyle konuşmak da icap ediyordu.
Her normal erkek gibi kadınlara karşı ilgim vardı. Ama daha yaşı genç biri olarak o zamana kadarki yaşantım boyunca, bir kadınla aramızda ciddi bir ilişki bağının kurulduğu da olmamıştı. Sebebi bu mudur bilinmez, gönlümdeki meyil sadece yoldan gelip geçen adını sanını bilmediğim kızlara yönelikti. Hocamın hanımıyla kapıda ilk karşılaştığımızda, kendisinin güzel olduğuna dair bir izlenimim olmuştu. Sonraki karşılaşmalarımızda da aynı düşüncenin devam etmediğini söyleyemem. Ama bunun dışında, hanımefendi hakkında özellikle sözü edilecek başka bir şey de bulamadığımı hissediyordum. Bunun sebebi, hanımefendinin dikkate şayan bir özelliğinin olmaması değil, böyle bir özelliği göstereceği bir fırsatın gelmemesiydi diye bir tespitte bulunmak sanırım yerinde olur. Fakat ben her zaman hanımefendiyi hocamın kendisine sımsıkı bağlanmış bir parçası olarak görüyordum.
Hanımefendi de kocasına ziyarete gelen bir talebe olmam hasebiyle bana iyi muamele ediyormuş. Yani aramızda duran hocam olmasa bizi bir arada tutan hiçbir şey kalmayacaktı. Velhasıl ilk defa karşılaştığımda kendisini güzel buluşum dışında, hanımefendi hakkında başka bir duygu hatıralarımda yer etmedi.
Bir gün hocamın evinde sake11 içiyorduk. Hanımefendi yanımıza gelip bize sake ikram etmişti. Hocam her zamankinden daha keyifli görünüyordu. Hanımefendiye, “Bir kadeh de sen alsana!” deyip kendisi dibine kadar içtiği kadehi uzattı. Hanımefendi ise, “Şey, ben…” diyerek kadehi geri çevirmeye kalkışmış, ardından da gönülsüzce kabul etmişti. Hanımefendi narin kaşlarını çatıp benim yarıya kadar doldurduğum kadehi dudaklarına götürdü. Sonra hanımefendi ve hocam arasında şöyle bir konuşma başladı:
“Garip, bana içki içirdiğiniz pek görülmüş şey değildir hani.”
“Sen sevmiyorsun da ondan. Ama ara sıra içmek iyi gelir. Keyfin yerine gelir.”
“Hiç de öyle değil. Beni bozuyor. Ama siz azıcık içer içmez keyfinize diyecek yok.”
“Bazen çok keyifleniyorum. Lakin her seferinde böyle oluyor da denemez.”
“Bu gece nasılsınız?”
“Bu gece keyfim yerinde.”
“O zaman her akşam biraz içseniz iyi gelmez mi?”
“Olmaz öyle.”
“Lütfen içiniz. Böylesi yalnızlığınızı gideriyor çünkü.”
Hocamın ev ahalisi karı koca ve bir hizmetçi kızdan ibaretti. Ne zaman gitsem evi genelde sessizlik içinde buluyordum. Yüksek sesli kahkaha benzeri bir şeyi duymuşluğum hiç mi hiç olmamıştı. Kimi zaman evde sadece hocam ve ben varmışız gibi bir hisse kapılırdım.
Hanımefendi bana dönerek, “Bir çocuğumuz olsaydı ne iyi olurdu,” dedi.
Ben de, “Sahiden öyle,” diye karşılık verdim. Ama aslında aynı hisleri paylaşıyor değildim. Daha çoluk çocuğa karışmamış biri olarak, çocuklar benim için baş ağrısından başka bir şey değildi.
“Bir çocuk evlat edinmeye ne dersin?” dedi hocam.
Hanımefendi, “Evlat edinmek mi? Üstüme iyilik sağlık!” diyerek bana doğru baktı.
“Hiçbir zaman gerçek bir çocuğumuz olamayacak,” dedi hocam.
Hanımefendi susmuştu. Onun yerine ben, “Acaba neden?” diye sorunca hocam, “İlahi ceza,” deyip kahkahayı bastı.
9
Bildiğim kadarıyla hocam ve hanımefendinin iyi bir karı koca ilişkileri vardı. Aslında evde olup bitenlerden aileden bir bireyin bileceği kadar haberim olması mümkün değildi tabii ama misafir odasında karşılıklı otururken, bir ihtiyacı olduğunda hocam hizmetçi kıza değil de hanımefendiye seslenmekteydi. (Hanımefendinin ismi “Şizu” idi.) Hocam her zaman “Hey Şizu!” diye kapıya doğru yönelip seslenirdi. Böyle bir hitap tarzı kulağıma pek samimi gelirdi. Hanımefendinin karşılık vererek huzurunda belirivermesinde de fazlasıyla uysal bir hal vardı. Kimi zaman yemek ikram edildiğinde, hanımefendi de sofraya oturunca, aralarındaki bu ilişki tarzı daha da belirgin bir şekilde gün yüzüne çıkıyordu.
Hocam zaman zaman hanımefendiyi konser, tiyatro gibi yerlere götürürdü. Bundan başka hatırladığım kadarıyla bir haftalığına seyahate çıkmaları da iki üç kereden fazla olmuştu. Bana Hakone’den12 gönderdikleri kartpostalı hâlâ muhafaza ediyorum. Nikkō’ya13 gittikleri vakit zarfın içine sararmış bir yaprak konulmuş bir mektup da almıştım. O zamanlar gözüme yansıyan tarafıyla hocam ve hanımefendinin arasındaki ilişki bundan ibaretti. Bu süre zarfında sadece bir istisna hâsıl olmuştu. Bir gün ben her zamanki gibi hocamın evinin eşiğinde, içeri alınmayı talep edeceğim sırada, içeriden birilerinin konuşma sesi geldi. Kulak kabartınca bunun sıradan bir konuşmadan çok, her haliyle tartışma gibi bir şey olduğu anlaşılıyordu. Hocamın evinde eşiğin hemen ötesi misafir odası olduğundan, aradaki kōşiden14 kulağıma ulaştığı kadarıyla, sitemkâr bir konuşmanın devam ettiğini az çok anlamıştım. Konuşanlardan birinin de hocam olduğu ara sıra yükselip duyulur hale gelen bir erkek sesi oluşundan anlaşılıyordu.
Karşısında hocamınkinden de alçak bir sesle konuşan birisi olduğundan, kim olduğu pek anlaşılmıyorsa da muhtemelen hanımefendi olduğu hissini veriyordu. Ağlamaklı bir hali vardı. “Acaba ne oldu?” diye merak edip eşikte gidip geliyordum ki ani bir kararla onları öylece bırakıp pansiyonumun yolunu tuttum.
Bu tatsızlık canımı sıkmaya başlamıştı. Bir kitap okuyayım dediysem de bir şeyler yapacak gücü kendimde bulamadım. Yaklaşık bir saatlik bir zaman geçmişti ki hocam penceremin altına gelip bana seslendi.
Şaşkınlık içinde camı açtım. Hocam aşağıdan beni dolaşmaya çağırıyordu. Az önce kuşağımın içine soktuğum saatim sekizi henüz geçmekteydi. Eve döndüğümden beri hâlâ hakamam15 üstümdeydi. Hemen evin önüne çıktım.
O akşam hocamla birlikte bira içtik. Hocam önceden beri az içen biriydi. Bir miktar içip de sarhoş olamayınca, sarhoş olana kadar içme macerasına atılamayacak birisiydi.
“Kötü bir gün oldu,” diyen hocamın yüzünde acı bir gülümseme belirdi.
“Keyfiniz bir türlü yerine gelmiyor mu?” diye endişeyle sordum.
O gün tanık olduğum olay sürekli zihnimi meşgul edip duruyordu.
Boğazıma kılçık batmış gibi acı çekiyordum. “Acaba konuyu açsam mı?” diye düşünüp sonra da, “En iyisi hiç bahsetmeyeyim,” diye karar kılmakta, bu ikilem içinde gidip gelmekteydim. “Canın bu akşam bir şeye sıkılmış gibi,” diyerek hocam konuşmayı başlattı.
“İşin doğrusu ben de biraz garibim. Farkındasın değil mi?”
Hiçbir karşılık verememiştim.
“Aslında az önce hanımla biraz tartıştık. Sinirlerim altüst oldu,” dedi hocam.
“Neden?”
“Kavga” kelimesini söylemeye dilim varmadı.
“Hanım beni yanlış anlıyor ve yanlış anladığını söylesem de bunu kabul ettiremiyorum. Sonunda ben de zıvanadan çıktım.”
“Sizi ne şekilde yanlış anlıyor?”
Hocam bu sefer hiç karşılık vermemişti.
“Eşimin düşündüğü gibi biri olsaydım şimdi böyle acı çekmezdim.”
Hocam nasıl bir ıstırap içindeydi? İşte bu akıl sır erdiremediğim bir meseleydi.
10
Dönüşte birkaç sokağı sessizlik içinde yürüyerek geçtik. Neden sonra hocam birden sessizliği bozdu.
“Yanlış yaptım. Bir hışımla evi terk ettiğimden, hanım muhakkak telaşlanmıştır. Şöyle bir düşününce, kadın dediğin güçsüz bir varlık. Eşim gibi birinin benden başka güvenebileceği hiç kimsesi yok.”
Hocam burada biraz duraksadı ama benden bir cevap bekler gibi de görünmeksizin hemen kaldığı yerden devam etti.
“Böyle deyince sanılacak ki evin reisinin kalbi daha sağlam ama biraz komik kaçıyor bu. Ben senin gözünde nasıl görünüyorum acaba? Zayıf biri mi, güçlü biri mi?”
“İkisinin ortasında bir yerlerde,” diye cevap verdim. Hocam bu cevabı biraz şaşırtıcı bulmuş gibiydi. Yine ağzını kapatıp konuşmadan yürümeye koyuldu.
Hocamın evine gidiş yolu pansiyonumun hemen yakınından geçiyordu. Oraya gelince, köşeyi dönüp, ayrılıp gitmek hocama karşı bir nezaketsizlik olur diye düşündüm. “Yolumuzun üstündeyken size evinize kadar eşlik etsem, olur mu?” dedim. Hocam birden eliyle susmamı işaret etti.
“Epey geç oldu, hemen evine dön sen. Ben de derhal eve döneceğim. Bizim hanım için…”
Hocamın lafının sonuna iliştirdiği “Bizim hanım için,” ifadesi, o an garip bir şekilde kalbimi ısıttı. Bu ifade sayesinde pansiyonuma dönüp huzur içinde uyuyabildim. O günden sonra uzun bir süre bu ifade aklımdan çıkmadı.
Hocam ve hanımefendi arasındaki kavganın o kadar ciddi bir şey olmadığını da bu ifadeyle öğrenmiş oldum. Olaydan sonra ardı arkası kesilmeden gerçekleştirdiğim ziyaretlerde vardığım sonuç, bir daha böyle bir şeyin vuku bulacağı bir vaziyetin söz konusu olmadığıydı. Üstelik hocamın bir gün bana şu duygularını dahi ifşa ettiği olmuştu:
“Şu dünyada kadın bildiğim sadece bir kişi var. Eşimden başka yeryüzündeki kadınların hemen hiçbirisinin gözümde kadın olarak bir çekiciliği yok. Sağ olsun, o da beni gökkubbenin altındaki tek erkekmişim gibi görüyor. Bu açıdan, yeryüzünün en mesut çifti biz olmalıymışız gibi geliyor.”
Konuşmanın öncesini unuttuğum için hocamın böyle kişisel bir meseleyi benimle ne amaçla paylaştığını net olarak söyleyemem. Lakin hocamın o anki ciddi tavrı ve ses tonundaki kasvet, şimdi bile hafızamda yer etmekte. Yalnız, o vakit kulağıma garip gelen şey “Yeryüzünün en mesut çifti biz olmalıymışız gibi geliyor,” şeklindeki son sözleriydi. Hocam neden “Yeryüzünün en mutlu çiftiyiz,” diyemeyip “Öyle olmamız gerekiyor,” demişti? İşte sadece bu ifade içime bir şüphe düşürmüştü. Özellikle hocamın bunu bir çeşit vurguyla, üstüne basa basa söyleyişi bana garip geliyordu. Hocam gerçekten mutlu muydu veyahut mutlu olması icap ederken acaba pek o kadar da mutlu değil miydi? İçten içe şüphelenmeden edemiyordum. Ne var ki bu şüphelerim az bir zaman sonra yok olup gitmişti.