реклама
Бургер менюБургер меню

Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 17)

18

Daha sonra, koleje başladığımda ders sırasında öğretmen sınıfa arkasını döner dönmez yazışarak sohbete başladığım her yeni arkadaşıma sorduğum ilk soru, daha önce hiç tiyatroya gidip gitmediği olurdu ve onun gözünde en iyi oyuncunun Got, ikincinin Delaunay, vs. olup olmadığı. Eğer onun görüşüne göre Febvre, Thiron’dan veya Delaunay, Coquelin’den sonra geliyorsa ikinci sıraya geçmek için Coquelin’in taş gibi sertliğini kaybederek kazandığı ani hareketlilik ve Delaunay’nin dördüncü sıraya gerilerken gösterdiği sihirli esneklik, sınırsız canlılık, yumuşayan ve zenginleşen zihnime bir gelişme ve hayata dönüş hissi yaşatırdı.

Erkek oyuncular zihnimi bu kadar meşgul eder, bir öğleden sonra Théâtre-Français’den çıkarken gördüğüm Maubant bende aşkın heyecanına ve acılarına sebep olurken tiyatronun kapısında yıldızların ışıl ışıl parlayan ismi, sokaktan geçen, atlarının alınlıkları güllerle bezeli bir kupa arabasının aynasında gördüğüm, oyuncu olabileceğini düşündüğün bir kadının yüzü, bende çok daha uzun süreli bir heyecan yaratır, beni, bu kadının hayatını hayalimde canlandırma isteğiyle sancılı ve nafile bir çaba içinde kıvrandırırdı. En ünlü kadın oyuncuları yeteneklerine göre sıraya koyardım: Sarah Bernhardt, Berma, Bartet, Madeleine Brohan, Jeanne Samary, ama hepsi ilgimi çekerlerdi. Adolphe amcam bir sürü kadın oyuncu ile ayrıca benim oyunculardan tam olarak ayırt edemediğim yosmaları tanırdı. Onları evinde ağırlardı. Amcamı sadece belli günlerde ziyarete gitmemizin sebebi, diğer zamanlarda evine, ailesinin karşılaşamayacağı türden kadınların gelip gitmesiydi, en azından aile böyle düşünüyordu çünkü amcam, tam tersine, bir ihtimal hiç evlenmemiş güzel dulları, şüphesiz takma ad olan afili isimlere sahip kontesleri aşırı rahatlığıyla büyükannemle tanıştırmayı veya büyükbabamla aralarının birçok defa bozulmasına sebep olan, onlara aile yadigârı mücevherler vermeyi kibarlık sayardı. Sık sık, sohbet sırasında bir aktrisin adı geçtiğinde babamın anneme gülümseyerek şöyle dediğini duyardım: “Amcanın arkadaşı.” Amcamın birçok insan için ulaşılmaz, onun ise yakın dostu olan aktrislerle beni tanıştırabileceğini, bu sayede bir ufaklık olduğum hâlde belki de yıllar boyunca önemli adamların mektuplarını yanıtlamayan, onları kapıcılarıyla kovan kadınların kapısında boşu boşuna beklemekten kurtulacağımı zannederdim.

Dolayısıyla -saati değiştirilen bir ders yüzünden amcamı bir türlü göremediğim, bir süre daha da göremeyeceğim bahanesiyle-Adolphe amcayı ziyarete ayrılmış günlerin dışında bir gün, annemle babamın öğle yemeğini erken yemiş olmasından istifade ederek sokağa çıktım ve tek başıma gitmeme izin verilen afiş direğine bakmaya gitmek yerine amcamın evine koştum. Kapısının önünde, arabacının yakasında ve atların gözlüklerinde birer kırmızı karanfilin bulunduğu iki atlı bir araba dikkatimi çekti. Merdivenlerden çıkarken bir kahkaha ve bir kadın sesi duydum, ben kapıyı çalar çalmaz ise bir sessizlik ve ardından, kapanan kapıların gürültüsü. Kapıyı açıp da beni karşısında gören oda hizmetçisi şaşkınlık içinde amcamın çok meşgul olduğunu ve herhâlde beni kabul edemeyeceğini söyledi; amcama haber vermeye gittiğinde ise aynı ses tekrar kulağıma çalındı: “Ah, lütfen! Bırak gelsin, hiç değilse bir iki dakikacık, bu çok hoşuma gider. Masanda duran fotoğrafı, onun yanındaki resimde görülen annesini andırıyor, değil mi? Şu çocuğu sadece bir kere görmeyi çok istiyorum.”

Amcamın homurdandığını, sinirlendiğini duydum; sonunda oda hizmetçisi beni içeri aldı.

Masada, her zaman olduğu gibi aynı badem ezmesi tabağı duruyordu; amcamın üzerinde her gün giydiği kısa ceketi vardı ama karşısında, pembe ipek elbisesiyle iri inci bir kolye takmış, elindeki mandalinayı bitirmek üzere olan bir genç kadın oturuyordu. Kadına madam diye mi yoksa matmazel diye mi hitap edeceğimin kararsızlığıyla yüzüm kızarmıştı, konuşmak zorunda kalmak korkusuyla gözlerimi ondan yana çevirmeye cesaret edemedim ve amcamı öptüm. Genç kadın gülümseyerek bana bakıyordu, amcam, “yeğenim” dedi ne benim adımı ne de onun adını söyleyerek, belli ki büyükbabamla aralarında yaşanan tatsızlıklardan sonra ailesiyle bu tür ilişkileri arasında herhangi bir bağlantı kurmaktan kaçınıyordu.

“Annesine ne kadar da benziyor!” dedi genç kadın.

“Ama yeğenimi sadece fotoğraflardan tanıyorsunuz.” dedi amcam tersleyen bir tonla.

“Kusuruma bakmayın aziz dostum, geçen yıl siz hastalandığınızda merdivende denk gelmiştik kendisiyle. Sadece bir anlığına gördüğüm doğru, sizin merdivenleriniz de oldukça karanlık ama bu bile ona hayran olmama yetti. Bu küçük genç adam da annesinin gözlerine ve buna sahip.” dedi, alnının alt kısmına parmağıyla bir çizgi çekerek. “Sevgili yeğeniniz de sizinle aynı soyadını mı taşıyor?” diye sordu amcama.

“Daha çok babasına benzer.” diye homurdanarak cevapladı yüz yüze olduğu kadar, annemin soyadını söyleyerek gıyabında tanıştırmaya da gönülsüz olan amcam. “Tıpatıp babasına ve rahmetli anneme benzer o.”

“Babasını tanımıyorum.” dedi pembeli kadın başını hafifçe eğerek. “Sizin rahmetli annenizle de hiç tanışmamıştım aziz dostum. Hatırlarsanız tanışmamız, sizin o büyük acınızdan kısa bir süre sonraya denk gelir.”

Biraz hayal kırıklığına uğramıştım çünkü bu genç kadın, aile içinde ara sıra gördüğüm diğer güzel kadınlardan, özellikle de her yılbaşında ziyaret ettiğim bir akrabamızın kızından pek de farklı değildi. Amcamın, o güzel kadınlardan sadece daha iyi olan giyimiyle ayrılan bu hanım arkadaşı, onlar gibi canlı ve iyilik dolu bakışlarla, aynı samimi ve sevecen tavra sahipti. Kadın oyuncuların fotoğraflarında hayran olduğum o teatral duruşa, sürdüğünü varsaydığım hayata uygun şeytani ifadeye dair hiçbir iz bulamamıştım bu kadında. İki atlı arabasını, pembe elbisesini, inci kolyesini görmesem, amcamın sadece en seçkin yosmalarla tanışıklığı olduğunu bilmesem, üst tabakadan bir yosma olduğuna asla inanmazdım. Kendi kendime, arabasını, konağını, mücevherlerini hediye eden bir milyonerin bu kadar sade, hanım hanımcık görünen bir kadın uğruna servetini harcamaktan nasıl bir zevk alabildiğini sorguluyordum. Bunun yanı sıra, bu kadının hayatını tasavvur ettikçe ahlaksızlığı beni sersemletiyordu, belki de bu ahlaksızlık karşımda ete kemiğe bürünse bu kadar kafam karışmazdı -burjuva ailesinin evinden ayrılıp kendini herkese adamasına yol açan, ona güzellik ve kibar fahişelerin kötü şöhretini kazandıran bir skandal, bir romanın gizemi gibi görünmez olan bu kadının, tanıdığım onca kadına benzeyen yüz ifadeleri, sesindeki tonlamaları, artık bir ailesi olmayan bu kadını, elimde olmadan iyi bir ailenin kızı gibi görmeme sebep oluyordu.

“Çalışma odası”na geçmiştik, varlığımdan biraz rahatsız olmuş görünen amcam genç kadına sigara ikram etti.

“Teşekkür ederim, istemiyorum azizim.” dedi. “Biliyorsunuz, eski dükün bana gönderdiği sigaraları içmeye alıştım. Sizin kıskandığınızı söyledim kendisine.” ve üzeri yabancı yazılı, yaldızlı bir tabakadan sigara çıkardı. “Aslında…” dedi birdenbire, “Bu genç adamın babasıyla sizin evde karşılaşmış olmalıyım. Yeğeniniz değil mi? Nasıl unutabildim? Bana karşı çok iyi, çok kibar davranmıştı.” dedi duygulu, mütevazı bir tavırla. Ama babamın ölçülü tavrını göz önüne alarak, pembeli kadının kibarlık olarak adlandırdığı davranışının kim bilir ne kadar sert olduğunu bilen biri olarak, babama gösterilen bu aşırı minnetle onun yetersiz nezaketi arasındaki eşitsizlikten dolayı, sanki babam bir kabalık etmiş gibi utandım. Daha sonraları, bu aylak ve çalışkan kadınların rollerinin insanın içini sızlatan bir yanının, cömertliklerini, yeteneklerini, duygusal bir estetik hayalini -onlar da sanatçılar gibi bu hayali gerçekleştirmezler çünkü onu gündelik hayatın çerçeveleri içine sokmazlar- ve kendilerine pek de pahalıya mal olmayan bir serveti, erkeklerin kaba saba, yontulmamış hayatlarını değerli ve zarif bir çerçeveye oturtmaya adadıklarını düşündüm. İşte bu kadın da amcamın kendisini gündelik ceketiyle ağırladığı odasına, o yumuşak bedeni, ipekli pembe elbisesi, incileri, bir eski dükün dostluğundan ileri gelen zarafeti armağan ettiği gibi, babamın sıradan bir sözünü de incelikle işlemiş, biçimlendirmiş, ona değerli bir ad vermiş, tevazu ve minnetle dolu o güzel bakışlarıyla taçlandırarak sanat eseri bir mücevhere, “muhteşem” bir şeye dönüştürerek sunuyordu şimdi.

“Hadi bakalım, senin gitme vaktin geldi!” dedi amcam.

Kalktım, pembe elbiseli kadının elini öpmek için karşı konulmaz bir istek duyuyordum ama bu hareketin, bir kaçırma eylemi kadar cüretkâr olacağı kanaatine varmıştım. Kalbim çarpıyordu, kendi kendime “Yapmalı mıyım, yapmamalı mıyım?” derken sonra, herhangi bir şey yapabilmek için, ne yapmam gerektiğini sorgulamayı bıraktım. Henüz birkaç saniye önce bulduğum bütün o destekleyici sebepleri unutmuş bir hâlde, körü körüne ve mantıksız bir hamleyle, dudaklarımı pembeli kadının bana uzanan ellerine kondurdum.

“Ah! Ne kadar da kibar! Şimdiden çapkın, kadınlara düşkün; amcasına çekmiş. Tam bir centilmen olacak.” dedi pembeli kadın ve ekledi, konuşmasına hafif bir İngiliz aksanı katmak amacıyla dişlerini sıkıştırarak; “Bir gün bana gelemez mi? Komşumuz İngilizlerin de dediği gibi a cup of tea15 içmeye? Sabahtan bir mavi16 çekiverir olur biter!”