Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 18)
“Mavi”nin ne demek olduğunu bilmiyordum. Pembeli kadının söylediklerinin yarısını anlamıyordum ama bu sözlerde, cevap vermemenin kabalık olarak görülebileceği bir soru gizli olabileceği kanaatinde olduğumdan konuşmasını bitmek bilmez bir dikkatle dinliyordum ve çok büyük bir yorgunluk hissediyordum.
“Hayır, olmaz, imkânsız!” dedi amcam omuz silkerek. “Hiç vakti yok, çok çalışıyor, derslerinde en iyi notları alıyor.” diye ekledi, bu yalanını duyup düzeltmemem için alçak bir ses tonuyla, “Kim bilir, belki ileride bir Victor Hugo, bir Vaulabelle olur, değil mi?”
“Sanatçılara bayılırım!” diye ekledi pembeler içindeki kadın. “Kadınları onlar kadar iyi anlayan yok… Bir onlar ve bir de sizin gibi seçkin kimseler. Cahilliğimi bağışlayın lütfen dostum ama Vaulabelle kimdir? Odanızdaki camlı küçük kitaplıkta duran yaldızlı ciltler mi? Onları bana ödünç vereceğinize söz vermiştiniz, unutmayın, çok dikkat ederim.”
Kitaplarını ödünç vermekten nefret eden amcam bu sözler üzerine sessiz kaldı ve beni sofaya kadar geçirdi. Pembeli kadının aşkından deliye dönmüş bir vaziyette yaşlı amcamın tütün kokan yanaklarını deli gibi öpücüklere boğdum; amcam oldukça sıkkın bir tavırla, açıkça dile getirmeye cesaret edemese de bu ziyaretten annemle babama söz etmezsem memnun olacağını ima ederken ben gözlerimde yaşlarla bu iyiliğini hiç unutmayacağımı, bir gün minnettarlığımı kendisine göstermenin bir yolunu mutlaka bulacağımı söylüyordum. Bu iyiliğinin etkisi gerçekten o kadar büyük olmuştu ki iki saat sonra, kazandığım bu yeni önemi annemle babama net bir şekilde belirtmediğine inandığım birkaç gizemli cümlenin ardından, henüz yaptığım bu ziyareti onlara en ince ayrıntısına kadar anlatmayı daha açıklayıcı buldum. Bu hareketimle amcamın başını derde sokacağımı hiç düşünmemiştim. Böyle bir şeyi istemediğime göre nasıl düşünebilirdim ki? Benim bir sakınca görmediğim bu ziyareti onların sakıncalı bulacağını da tahmin edemezdim. Bir dostumuz, bizden, mektup yazmayı ihmal ettiği bir hanımdan onun adına özür dilememizi rica ettiği hâlde, bizim önem vermediğimiz bir suskunluğa bahsi geçen hanımın da önem vermeyeceği hükmüne varıp ona bir şey söylemeyişimiz çok sık karşılaştığımız bir durum değil midir? Ben de herkes gibi başkalarının beynini, gördüğü şeylere belirli bir tepki göstermekten yoksun, edilgen ve uysal bir depo olarak hayal ediyordum; amcamın sayesinde gelişen tanışma haberinin tohumlarını annemle babamın zihnine ekerek bu tanışma hakkındaki iyi niyetli görüşlerimi de arzu ettiğim şekilde onlara aktardığımdan şüphe duymuyordum. Fakat maalesef ki annemle babam, amcamın bu davranışını tasvip etmeyerek benim önerdiğim ilkelerden çok daha farklı ilkeler benimsediler. Babam ve büyükbabamla amcam arasında sert tartışmalar yaşandı; ki ben bu yaşananları dolaylı bir yoldan öğrendim. Birkaç gün sonra üstü açık bir arabada bulunan amcamla karşılaştığımda hissettiğim üzüntüyü, minnettarlığı, pişmanlığı ona ifade etmek istedim. Duygularımın yoğunluğu göz önüne alındığında, şapkamı çıkarıp selam vermenin saygısızlık olacağını fark ettim; amcam, kendimi ona sadece basit bir nezaket göstermekle yükümlü zannettiğimi düşünebilirdi. Bu yetersiz hareketi yapmamaya karar verdim ve başımı diğer yana çevirdim. Amcam, annemle babamın direktiflerine uyduğumu zannetti ve onları hiç affetmedi, uzun yıllar sonra ölünceye kadar hiçbirimiz onu bir daha görmedik.
İşte bu nedenledir ki Adolphe amcamın artık kapalı duran oturma odasına girmeden arka mutfağın çevresinde biraz vakit geçirdikten sonra, Françoise dışarı çıkıp, “Kahve servisiyle yukarı sıcak su çıkarma işini bulaşıkçı kıza devrettikten sonra Madam Octave’ın yanına gitmem gerek.” dediğinde içeri girmeye karar verip doğrudan odama, kitap okumaya çıkardım. Cisimleştiği geçici biçimler arasında bir devamlılık sağlayan ve kendisine bir çeşit kimlik kazandıran değişmez görevleri yerine getirmekle yükümlü bulaşıkçı kız, bir tüzel kişi, bir kurumdu; çünkü en az yılda bir defa değişirdi. Devamlı kuşkonmaz yediğimiz yıl, çoğunlukla kuşkonmazları ayıklamakla görevli olan bulaşıkçı kız zavallı, hastalıklı bir kızdı; biz Paskalya’da Combray’ye gittiğimizde hamileliğinin oldukça ileri bir dönemindeydi; Françoise’ın, evin içinde de dışında da kızın bunca iş yapmasına izin vermesini şaşkınlıkla karşılıyorduk çünkü gün geçtikçe büyüyen, mucizevi biçimiyle iş gömleğinin altından kendini belli eden o gizemli sepeti önünde taşırken zorlanmaya başlamıştı bile. Bu iş gömleği, M. Swann’ın bana armağan ettiği fotoğraflarda gördüğüm, Giotto’nun bazı sembolik figürlerinin kaftanlarını andırırdı. Bu benzerliğe dikkat çeken de bizzat M. Swann’ın kendisiydi, bize bulaşıkçı kızdan haber soracağı zaman, “Giotto’nun Merhameti nasıl?” derdi. Hamilelik yüzünden zaten yüzü dahi şişmanlamış olan, yanakları dümdüz inerek bir kare oluşturan zavallı kızın kendisi de Arena’daki, erdemlerin kişileştirmeleri olan güçlü kuvvetli, erkeksi bakirelere, daha doğrusu anaç kadınlara çok benzerdi aslında. Padova’daki “Erdemler ve Kötülükler”in, bulaşıkçı kıza bir başka açıdan da benzediğini şimdi anlıyorum. Nasıl ki bu kız, sembolün güzelliği ve ruhu yüzünde hiçbir şekilde ifade bulmadan, onun anlamını kavramadan, silüetini şişiren bu sembolü sıradan, ağır bir yükmüş gibi karnında taşıyorsa aynı şekilde bir kopyası Combray’deki çalışma odamın duvarında asılı olan, Arena’da “Caritas”17 adı altında boy gösteren güçlü kuvvetli ev kadını da bu erdemi hiç aklından geçmemiş gibi, kanlı canlı, bayağı yüzünde merhamet kavramı asla ifade bulmamış gibi temsil eder. Ressamın güzel bir buluşuyla dünya nimetlerini ayaklar altına almıştır ama tıpkı suyunu çıkarmak üzere üzüm çiğnemiş, daha doğrusu yükselmek için çuvalların üzerine çıkmış gibidir; alev alev yanan yüreğini Tanrı’ya sunuşu, tabiri caizse “uzatıverişi” ise bir aşçının bodrumun hava deliğinden zemin kat penceresindeki birine bir tirbuşonu uzatıverişi gibidir. Kıskançlık figürüne gelirsek, belli bir kıskançlık ifadesi daha ön planda gibidir. Ama bu freskte de sembol o kadar çok yer tutar ve o kadar gerçekçidir ki Kıskançlığın dudaklarında tıslayan yılan o kadar iridir ve sonuna kadar açılmış ağzını öylesine doldurur ki freskin yüzündeki kaslar yılanı tutabilmek için balon şişiren bir çocuğun kasları gibi gergindir ve Kıskançlığın bütün dikkati -bu arada bizimki de- dudak hareketinde yoğunlaşmış olduğundan kıskanç düşüncelere ayıracak vakti yoktur.
M. Swann’ın Giotto’nun bu figürlerine duyduğu tüm bu büyük hayranlığına rağmen, getirdiği kopyaların asılı olduğu çalışma odamızdaki bu merhametsiz Merhameti, bir tıp kitabında bulunan, dildeki bir tümörün veya ameliyat aracının gırtlağı veya küçük dili sıkıştırmasını gösteren bir levhayı çağrıştıran bu Kıskançlığı, sıradan, muntazam ve grimsi yüzüyle Combray’de kilisede gördüğüm ve birçoğu Haksızlığın yedek kuvvetlerine mensup, sofu, ruhsuz birtakım burjuva güzellerini andıran bu Adaleti düşünmekten uzun bir süre hiçbir keyif alamadım. Ama epey sonra, bu fresklerin çarpıcı garipliğinin, kendine has güzelliğinin, sembollere bu kadar geniş yer ayrılmasından kaynaklandığını; sembolün, simgelenen düşünce ifade edilmediğine göre bir sembol olarak değil de bir gerçeklik, fiilen yaşanan veya maddeten kullanılabilir bir şey olarak temsil edilmesinin esere daha gerçek, daha belirgin bir anlam kazandırdığını, mesajını daha somut, daha çarpıcı kıldığını fark ettim. Zavallı bulaşıkçı kıza baktığımızda da tüm dikkatimiz sürekli olarak ağırlığını zor taşıdığı karnına odaklanıyordu; aynı şekilde, can çekişen kimselerin dikkatinin de ölümün kendilerine sunduğu, acımasızca hissettirdiği somut, sancılı, karanlık, organik yanına, ölüm dediğimiz kavramdansa kendilerini ezen ağır bir yüke, nefes darlığına, susuzluğa benzeyen yüzüne çevrili oluşu gibi.
Padova’daki “Erdemler ve Kötülükler” bana hamile hizmetçimiz kadar canlı, hizmetçimiz de neredeyse onlar kadar alegorik geldiğine göre bu demek oluyor ki yeteri kadar gerçeklik içeriyorlardı. Ve belki de bir insanın ruhunun, kendinde tezahür eden erdemle (en azından görünürdeki) bu bağlantısızlığı, estetik değerinin dışında, psikolojik olmasa da hiç değilse fizyonomik bir gerçekliğe sahiptir. Daha sonra, hayatım boyunca -manastırlarda örneğin- karşılaşma şansı bulduğum, hayata geçirilmiş merhametin gerçek bir azize sayılabilecek canlı timsalleri, genellikle işi başından aşkın cerrahların mutlu, gerçekçi, umursamaz ve katı tavrına, acı çeken insan karşısında hiçbir merhamet, hiçbir şefkate gereksinim duymayan, incitmekten korkmayan, yani gerçek iyiliğin, sevecenlikten uzak, sevimsiz ve asil çehresine sahiptiler.
Bulaşıkçı kız -Hatanın oluşturduğu tezat sayesinde, Doğruluğun üstünlüğünü daha da çarpıcı kılması gibi, istemeden Françoise’ın üstünlüğünün altını çizerek- anneme göre sadece bir sıcak sudan ibaret olan kahveyi servis edip hemen ardından hafif ılımış sıcak suyu odamıza çıkardığı esnada ben, neredeyse kapalı duran panjurların ardındaki öğle sonrası güneşine karşın, saydam, kırılgan, titreşen serinliğini koruyan, ahşapla camın arasına konmuş bir kelebek gibi bir köşede hareketsiz duran bir ışık hüzmesinin sarı kanatlarını panjurların arasından geçirmeyi başardığı odamda, elimde bir kitapla yatağıma uzanmış olurdum. Kitap okuyamayacak kadar cılız olurdu içerideki ışık, güneşin parlak ışığını sadece La Cure Sokağı’nda (Françoise, halamın “dinlenmediğini” bu nedenle gürültü edilebileceğini bildirdikten sonra) Camus’nün tozlu kasalara vuruşuyla, sıcak havalara özgü, titreşimli atmosferde çınlayan, uzaklarda uçuşan kızıl yıldızlara benzeyen bu vuruşlarla ve bir de karşımda, âdeta yaz mevsiminin oda müziğini icra ederek küçük bir konser veren sineklerle hissederdim; ki bu müzik yazın tesadüfen dinlenen, daha sonra da bize dinlendiği o mevsimi hatırlatan insanların müziğinden farklı bir şekilde çağrıştırır yazı; bu müzikle yaz arasındaki bağ daha kaçınılmazdır; sıcak günlerden doğup ancak yine o sıcak günlerde yeniden canlanan bu müzik, bu günlerin ruhunu barındırır içinde ve sadece hafızamızdaki hayalini harekete geçirmekle kalmaz, aynı zamanda dönüşünü, somut, yanı başımızdaki, her an ulaşılabilir etkin varlığını doğrular.