Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 16)
İşte Eulalie’yi diğerlerinden farklı kılan da buydu. Halam bir dakikada yirmi kere, “Benim sonum geldi, sevgili Eulalie!” dese Eulalie yirmi kere, “Madam Octave hastalığınızı o kadar iyi tanıyorsunuz ki daha dün Mme Sazerin’in de bana dediği gibi, yüz yaşına kadar yaşarsınız.” derdi (Eulalie’nin tecrübenin getirdiği sayısız yalanlamanın sarsmayı başaramadığı en güçlü inançlarından biri de Mme Sazerat’nın adının Mme Sazerin olduğuydu.).
“Yüz yaşıma kadar yaşamayı istediğim yok!” diye cevaplardı ömrüne belirli bir vade biçilmemesini tercih eden halam.
Ayrıca Eulalie, halamı yormadan eğlendirmeyi bilen tek insan olduğu için beklenmedik bir engel çıkmadıkça her pazar düzenli olarak yaptığı ziyaretler, halam için, pazar günleri, önceleri neşe ile beklediği ama Eulalie biraz gecikse aşırı bir açlık hâli gibi ızdırap kaynağına dönüşen bir zevkti. Eulalie çok gecikirse eğer, bekleyişin hazzı işkenceye dönüşür, halam saate bakmaktan kendini alamaz, esner, kendini çaresiz hissederdi. Günün sonunda halam umudu kesmişken Eulalie’nin gelişini haber veren zil sesi duyulduğunda halam neredeyse fenalık geçirirdi. Aslında pazarları, bu ziyaretten başka bir şeyi düşünmezdi; öğle yemeği biter bitmez, Françoise halamı “meşgul etmek” üzere yukarı çıkıp yemek odasını boşaltmamız için bizi acele ettirirdi. Ama (özellikle güzel havaların Combray’de yüzünü göstermesinden itibaren) kibirli öğle saati, Saint-Hilaire çan kulesini sesli tacının on iki çiçeğiyle bir an harmalandırıp kuleden aşağı inerek soframızın etrafında, kilise çıkışında teklifsizce bize katılmış olan kutsanmış ekmeğin yanında çınladıktan sonra sıcaktan ve bilhassa da yemekten rehavet çökmüş hâlde, hâlâ “Binbir Gece Masalları” tabaklarının başında oturuyor olurduk. Çünkü Françoise artık bize bildirmeye gerek duymadığı, değişmez yumurta, pirzola, patates, reçel ve peksimetten oluşan ana mönüsüne -tarladaki ve meyve bahçelerindeki tarıma, gelgitin ürünlerine, ticaretin tesadüflerine, komşuların kibarlığına ve kendi zekâsına bağlı olarak ve soframız on üçüncü yüzyılda katedrallerin ana kapılarına oyulan dört yapraklı süsler gibi, mevsimlerin birbiri ardına sıralanışını ve hayatın olaylarını yansıtacak şekilde- satıcı kadın çok taze olduğunu garanti ettiği için bir kalkan balığı, Roussainville-le-Pin pazarında görüp çok beğendiği için bir hindi, daha önce bize hiç o şekilde pişirilmişini yedirmediği için ilikli yaban enginarı, açık hava insanı acıktırdığı ve saat yediye kadar sindirmeye bol vakit olduğu için kızarmış but, değişiklik olsun diye ıspanak, turfanda olduğu için kayısı, on beş güne kadar artık kalmaz diye Frenk üzümü, M. Swann özellikle bize getirdiği için ahududu, iki yıl sonra ilk kez yeniden meyve verdiği için bahçedeki ağaçtan kiraz, ben eskiden çok sevdiğim için krem peyniri, bir gün önceden sipariş ettiği için bademli pasta, ikram etme sırası bizde olduğu için bir çörek eklerdi. Bütün bunlar bittikten sonra özellikle müptelası olan babama adanan, Françoise’ın kişisel ikramı, ilhamı olan, bütün becerisini gözler önüne serdiği, özel bir günü kutlamak için ortaya çıkarılmış bir eser gibi geçici ve hafif bir krem şokola servis edilirdi. “Yeter, çok doydum, ağzıma lokma koyamam!” diyerek bu kremayı reddeden kişi, bir sanatçının kendilerine hediye ettiği bir eserinde bile niyet ve imzadan başka önemli bir şey olmamasına rağmen, ağırlığına ve malzemesine bakan görgüsüzler sınıfına dâhil ediliverirdi hemen. Hatta tabağında tek bir lokma bırakmak, bestecinin gözü önünde, parça bitmeden kalkıp gitmek kadar büyük bir nezaketsizlik olarak adlandırılırdı.
Sonunda annem bana, “Haydi, akşama kadar burada oturma; dışarısı sıcak geliyorsa odana çık ama önce biraz hava al, masadan kalkar kalkmaz okumaya dalma.” derdi. Genellikle iğ biçimli alegorik bedenini hareketli bir kabartma hâlinde ham taşa işleyen bir semenderin, teknesini Gotik kurnalar gibi süslediği, Saint-Esprit Sokağı’na açılan bir servis kapısının bulunduğu, evden bağımsız bir yapıymışçasına bir çıkıntı oluşturan arka mutfaktan iki basamakla doğrudan toprak zemine inilen bahçenin bu küçük köşesindeki pompanın yanına, leylak ağacının gölgesindeki arkalıksız sıraya otururdum. Mutfağın somakiyi andıran kırmızı, parlak yer döşemesi bahçeden fark edilirdi. Buranın, Françoise’ın ini olmasından çok küçük bir Venüs tapınağı havası vardı. Peynircinin ve manavın bazen tarlalarının ilk ürünlerini ona adamak üzere uzak köylerden getirdikleri bağışlarla dolup taşardı. Çatısını da daima, dem çeken bir güvercinle taçlandırırdı.
Eskiden, bu tapınağı çevreleyen kutsal ormanda fazla oyalanmazdım çünkü kitap okumak üzere yukarı çıkmadan önce, büyükbabamın ordudan binbaşı olarak emekli olmuş kardeşi Adolphe amcamın, zemin kattaki, açık penceresinden içeri güneş ışınları olmasa da sıcaklık girdiğinde bile terk edilmiş av köşklerine girdiğimizde uzun müddet burnumuzu gıdıklayan, hem devrim öncesini hem de ormanı çağrıştıran o karanlık ve serin kokunun hiç eksik olmadığı küçük oturma odasına girerdim. Ama yıllardır Adolphe amcamın oturma odasına girmez olmuştum, benim hatam yüzünden gelişen, biraz sonra anlatacağım şu olay sebebiyle ailemle arası bozulduğundan beri Combray’ye gelmiyordu:
Paris’te ayda bir veya iki defa beni amcamın evine ziyarete gönderirlerdi; kısa asker ceketiyle öğle yemeğini bitirmek üzere olur, kendisine mor beyaz çizgili pamukludan bir iş ceketi giymiş uşağı tarafından hizmet edilirdi. Adolphe amcam uzun zamandır ziyaretine gitmediğimden onu ihmal ettiğimizi düşünerek homurdanıp hayıflanırdı; bana bir badem ezmesi veya bir mandalina ikram ederdi, sonra da hiç oturmadığımız, şöminesi yanmayan, duvarları yaldızlı silmelerle bezenmiş, tavanı gökyüzü benzeri bir maviye boyalı, büyükbabamlardaki gibi kapitone satenden ama sarı mobilyaları olan bir salondan geçerek amcamın “çalışma” odası olarak adlandırdığı, duvarlarında siyah bir fon üzerinde, bir yerkürenin üstüne binmiş veya alnında bir yıldız bulunan dolgun, pembe bir tanrıçanın bir savaş arabasını sürüşünü tasvir eden, bir Pompei havası barındırdıkları kanaatiyle İkinci İmparatorluk üslubunca benimsenen sonraları nefret edilen, tek bir sebepten ötürü, İkinci İmparatorluk üslubunda oldukları için tekrar sevilmeye başlanan gravürlerin asılı olduğu bir odaya girerdik. Oda hizmetkârı, arabacının saat kaçta hazır olması gerektiğini sormaya gelinceye kadar amcamla kalırdım. Amcam bu soru üzerine uzun bir sessizliğe gömülerek derin düşüncelere dalardı, oda hizmetkârı hayranlık dolu bakışlarıyla, en ufak bir hareketiyle ona rahatsızlık vereceğinden çekinerek her zaman aynı olan, hiç değişmeyen o cevabı merak içinde beklerdi. Nihayet, son bir tereddüt anının ardından, amcamın ağzından her seferinde şu sözler dökülürdü: “İkiyi çeyrek geçe.” Oda hizmetkârı hayretler içinde ancak herhangi bir tartışmaya zemin hazırlamadan amcamın sözlerini tekrar ederdi: “İkiyi çeyrek geçe mi? Pekâlâ… Ben haber vereyim arabacıya…”
O zamanlar tiyatroya âşıktım; tabii platonik bir aşktı bu, çünkü annemle babam henüz tiyatroya gitmeme izin vermemişlerdi, hayalimde tiyatro ve orada yaşanan hazları öyle gerçek dışı şekilde canlandırmıştım ki her seyircinin, âdeta bir stereoskopa14 bakarmışçasına, diğer seyircilerin de kendi kendilerine seyrettikleri yüzlerce dekora benzeyen ama kendine has bir dekoru seyrettiğini sanırdım hemen hemen.
Her sabah, Moriss afiş direğine koşar, ilan edilen oyunlara bakardım. Oyunun adını oluşturan kelimelerin ve yapıştırıcı yüzünden yer yer kabarmış hâlâ ıslak afişlerin birbirinden ayrılmaz görüntülerinin şartladığı, her türlü çıkardan bağımsız olarak, duyurulan her bir temsilin hayal gücümde yarattığı hülyalardan başka hiçbir şey beni daha mutlu edemez, heyecan veremezdi. Opéra-Comique Tiyatrosunun yeşil afişlerinde değil de Comédie-Française’in vişneçürüğü afişlerinde yer alan “César Girodot’nun Vasiyeti” ve “Kral Oedipus” gibi garip eserlerin dışında hiçbir şey, “Taç Elmasları”nın ışıltılı, beyaz sorgucundan, “Siyah Domino”nun parlak ve gizemli sateni kadar farklı olamazdı benim nazarımda; annemle babam ilk defa tiyatroya gideceğim zaman bu iki oyundan birini seçmemi söylemişlerdi, bense haklarında bildiğim tek şey oldukları için oyunların isimlerini, birbiri ardına derinlemesine düşünmeye, her birinin bana vadettiği hazzı irdelemeye, birbirleriyle karşılaştırmaya çalışırdım, sonunda bir tarafta göz kamaştırıcı ve soylu, diğer tarafta yumuşak ve kadifemsi bir oyunu gözümde öylesine güçlü canlandırırdım ki tatlı olarak meyveli, jöleli pasta ve krem şokoladan hangisini yiyeceğime karar veremediğim zamanlar gibi çaresiz kalırdım.
Okul arkadaşlarımla bütün sohbetlerim, sanatın büründüğü bütün biçimler arasında, henüz tanımamama rağmen sezgilerime hitap eden ilk hâli olan tiyatro sanatının oyuncuları üzerine olurdu. Oyuncuların her birinin konuşma biçimlerindeki, bir tiradı vurgulayışlarındaki en ufak farklılıklar bile paha biçilemez derecede önemli gelirdi bana. Bu oyuncular hakkında duyduklarıma dayanarak, gün boyunca kendi kendime tekrarlayıp durduğum bir listede yeteneklerine göre onları sınıflandırmıştım, ki bu liste sonunda beynimde katılaşmış ve dokunulmazlıklarıyla zihnimi tıkamışlardı.