Марсель Пруст – Kayıp Zamanın İzinde Swann'ların Tarafı 1. Kitap (страница 11)
Benliğimin derinliklerinde böylesine çırpınan şey, bu tada bağlı olan, onun peşinden bana gelmeye çalışan bir görüntü, görsel bir hatıra olmalı. Ama çok uzak ve çok karmaşık bir mücadele içinde; çalkalanan renklerin ele geçmez girdabının karıştığı belli belirsiz yansımayı ancak sezer gibi oluyorum fakat şeklini seçemiyor, bu tek tercümandan, akranı, yanından hiç ayırmadığı yoldaşı olan tadın tanıklığını bana tercüme etmesini isteyemiyor; ona hangi özel durumun, geçmişin hangi döneminin söz konusu olduğunu soramıyordum.
Bu hatıra, benzer bir anın çekiminin uzaklardan gelip benliğimin derinliklerinde kışkırttığı, coşturduğu, sarstığı o geçmişteki an, bilincimin aydınlık yüzeyine ulaşacak mı? Bilmiyorum. Artık hiçbir şey hissetmiyorum, o durdu, belki tekrar aşağı indi; kim bilir karanlığın içinden tekrar yukarı çıkacak mı? On defa daha tekrar başlayıp ona eğilmem gerekiyor. Ve her seferinde de bizi bütün zor görevlerden, önemli işlerden döndüren bu tembellik; bu çabadan vazgeçmemi, çayımı sadece o günkü sıkıntılarımı, ertesi günün zorlanmadan tekrarlanabilen arzularını düşünerek içmemi öğütledi.
Sonra ansızın o hatıra ortaya çıkıverdi. Combray’de pazar sabahları (o günler Missa8 saatinden önce çıkamadığımdan), günaydın demeye Léonie halamın odasına gittiğimde çayına veya ıhlamuruna batırıp bana verdiği madlenin tadıydı o tat. Küçük madlenin görünüşü, tadına bakmadan önce bana hiçbir şey anımsatmamıştı; belki o zamandan beri, pastane raflarında sık sık görüp yemediğimden görünüşü daha yakın geçmişteki günlere bağlandığı için Combray günlerinden ayrıldı; belki de uzun süre hafızanın dışında terk edilmiş olan bu hatıralardan geriye artık hiçbir şey kalmadığından her şey dağılmıştı; şekiller -ağırbaşlı, sofu kıvrımlarının altında muhteşem bir şehvet gizleyen küçük pastane istiridyesinin şekli de- ortadan kalkmıştı veya uyuşukluktan, bilince ulaşmalarını sağlayacak genişleme güçlerini yitirmişlerdi. Ne var ki uzak geçmişten geriye hiçbir şey kalmadığında insanlar öldükten, nesneler yok olduktan sonra, sadece, daha kırılgan ama daha uzun ömürlü, daha manevi, daha sürekli, daha sadık olan koku ve tat; çok daha uzun bir süre, ruhlar gibi diğer her şeyin enkazı altında hatırlanmaya, beklemeye, ummaya, neredeyse elle tutulamayan damlacıklarının üstünde eğilip bükülmeden hatıranın devasa yapısını taşımaya devam ederler.
Halamın ıhlamura batırıp bana verdiği bir parça madlenin tadını tanır tanımaz (bu hatıranın beni neden bu kadar mutlu ettiğini bilmediğim ve bunu keşfetmeyi daha sonraya erteleyeceğim hâlde) Léonie halamın odasının bulunduğu, sokağa bakan eski gri ev, annemle babam için yapılmış olan arkadaki bahçeye bakan küçük eve (o ana kadar gördüğüm tek kesite) bir tiyatro dekoru gibi gelip eklendi; evle birlikte kent, sabahtan akşama kadar, her mevsim, kahvaltıdan önce beni gönderdikleri meydan, alışveriş yaptığım sokaklar, hava güzel olduğunda yürüdüğüm yollar da yerlerini aldılar bu görüntünün yanında. Ve tıpkı Japonların, suyla dolu porselen bir kâseye attıkları silik kâğıt parçalarının suya girer girmez çözülüp şekillenerek, renklenerek belirginlik kazandığı, somut, şüpheye yer bırakmayan birer çiçek, ev, insan olduğu şu oyunlarındaki gibi, hem bizim bahçedeki hem M. Swann’ın bahçesindeki tüm çiçekler, Vivonne Nehri’nin nilüferleri, köyün iyi yürekli sakinleri, onların küçük evleri, kilise, bütün Combray ve civarı şekillenip boyut kazandı, bahçeleriyle bütün şehir fincanımdan taştı.
II
Paskalya’dan önceki son hafta Combray’ye gittiğimizde uzaktan, kırk kilometrelik çapta bir mesafeden, trenden gördüğümüz hâliyle Combray; kenti özetleyen, temsil eden, uzaklara onun adına ondan söz eden bir kiliseden ibaretti ve yaklaştığımızda rüzgâra karşı koyunlarıyla dolaşan bir çoban misali, Orta Çağ’dan kalma surların; primitiflerin tablolarındaki küçük kasabalar gibi mükemmel bir çemberle kuşattığı evlerin yünsü, gri sırtlarının koyu renkli uzun harmanisinin etrafında sımsıkı toplanmış olduğunu görürdük. Yörenin boz taşından yapılmış, önü merdivenli, kalkan duvarların gölgelediği evlerin sıralandığı sokaklar, güneş batar batmaz “salon” perdelerini açmayı gerektirecek kadar karanlık olduğundan Cambray’de yaşamak biraz iç karartıcıydı; büyük aziz isimlerine sahip sokaklardı bunlar (Birçoğu Combray’nin ilk senyörlerinin tarihçesiyle ilgiliydi.): Saint-Hilaire Sokağı, halamın evinin bulunduğu Saint-Jacques Sokağı, parmaklıkların önünden geçen Sainte-Hildegarde Sokağı ve bahçenin küçük kapısının açıldığı Saint-Esprit Sokağı; Combray’nin bu sokakları hafızamın öylesine ücra, benim gözümde şimdiki dünyanın renklerinden öylesine farklı renklere boyanmış bir bölgesinde bulunuyorlar ki aslında, onlara hâkim Meydan’daki kilise ve sokakların hepsi, sihirli fenerin görüntülerinden daha gerçek dışı geliyor bana; bazı anlarda şimdi Saint-Hilaire Sokağı’ndan geçmek, L’Oiseau Sokağı’nda -hava deliklerinden çıkan mutfak kokusu hâlâ ara sıra içimde aynı sıcaklıkta, aynı şekilde kesik kesik yükselen eski L’Oiseau Flesché Otelinde- bir oda tutmak, Öbür Dünya’yla, Golo’yla tanışıp Brabant’lı Genoveva’yla sohbet etmekten çok daha muhteşem, doğaüstü bir temas olurmuş gibi geliyor bana.
Büyükbabamın evinde kaldığımız kuzeninin -büyük halamın-kızı olan Léonie halam, kocası Octave eniştenin ölümünden sonra başlarda Combray’den sonra Combray’deki evinden, daha sonra odasından, en sonunda da yatağından çıkmaz; artık “aşağı inmez” olmuştu; sürekli tarifsiz bir acı, zafiyet, hastalık, sabit fikir ve ibadet hâli içinde yatıyordu. Özel dairesi, çok daha ileride (üç sokağın arasında, kentin ortasında bir yeşil alan olan Petit-Pré’nin tam aksine) Grand-Pré’ye bağlanan Saint-Jacques Sokağı’na bakardı, hemen her kapının önünde kum taşından üç yüksek basamağın bulunduğu bu monoton, gri renkli Saint-Jacques Sokağı, Gotik tasvirler yontan bir taş ustasının İsa’nın doğumunun veya çarmıha gerilişinin heykelini yapabileceği taşa doğrudan oymuş olduğu bir geçit alayı gibiydi. Aslında halam artık evinin sadece birbirine bitişik iki odasında yaşıyor, öğleden sonraları odalardan biri havalandırılırken bir diğerine geçiyordu. Bunlar -tıpkı bazı yerlerde, havanın veya denizin geniş alanlarında, bizim göremediğimiz sayısız tek hücreli hayvanın bir ışık, bir koku yayması gibi- havada asılı duran erdemin, bilgeliğin, alışkanlıkların ve gizli, görünmez, dolu dolu yaşanan ahlaklı bir hayatın yaydığı binlerce kokuyla bizi büyüleyen taşra odalarındandırlar; şüphesiz doğal kokulardı bunlar ve âdeta yakındaki kırlar gibi mevsimin rengini taşırlardı ama evcilleşmiş, insani ve içeriye ait, meyve bahçesinden dolaba giren yılın bütün meyvelerinden ustalıkla damıtılmış, mükemmel, saf bir karışım oluştururlar, mevsimlerle değişirler ama birer mobilya gibi eve yerleşirler, kırağının keskinliğini sıcak ekmeğin hoşluğuyla yumuşatırlardı; bir köy saati misali tembel ve dakik, işsiz güçsüz ve düzenli, tasasız ve tedbirliydiler, çamaşır kokusu, sabah vaktinin kokusu, ibadetin kokusuydular, kaygıyı arttırmaktan başka işe yaramayan bir huzurda ve içinde yaşamadan geçip gidenler için sınırsız bir şiir kaynağı olan bir yavanlıkta mutluluğu bulmuşlardı. Bu odaların havası öyle teşvik edici, öyle lezzetli bir sessizlikle dolup taşardı ki ben, özellikle Paskalya haftasının hâlâ soğuk olan ilk sabahlarında, Combray’ye yeni geldiğim için tadına daha çok vardığım bu havanın içinde bir oburluk edasıyla yürür dururdum; halama günaydın demek için odasına girmeden önce birkaç dakika ilk odada bekletilirdim; bu odada kıştan kalma bir güneş şöminenin önüne ısınmaya gelmiş olur, iki tuğlanın arasında erkenden yakılmış olan ateş bütün odaya bir is kokusu yayar, odayı, köylerdeki geniş “ocak önleri”ne veya insanın altında durup dışarıda yağmurun, karın yağmasını hatta içeri kapanmanın rahatlığına gemilerin kışın limanlarda barınmalarının şiirselliği de eklensin diye, bir sel felaketinin vuku bulmasını istediği, şatolardaki dev davlumbazlara benzetirdi; dua sandalyesiyle kafa yaslayacak yerlerinde her zaman tığ işi örtüler bulunan desenli kadife koltuklar arasında gidip gidip gelirdim; sabahın nemli ve güneşli serinliğiyle mayalanıp “kabarmış” olan ve odanın havasını âdeta pıhtılaştıran iştah açıcı kokuları ateş, bir hamur gibi yaprak yaprak pişirir, kızartır, şişirir, görünmez ama elle tutulur bir köy pastası, dev bir “kek” hâline getirirdi; bu kokuların arasında, gömme dolabın, konsolun, çiçekli böcekli duvar kâğıdının daha gevrek, daha ince, daha gözde ama aynı zamanda daha kuru olan aromalarını tadar tatmaz, her zaman dillendirilmemiş bir arzuyla dönüp çiçekli yatak örtüsünün sıradan, yapışkan, yavan, ağır, meyveli kokusuna gömülürdüm.
Yan odada halamın kendi kendine alçak sesle konuştuğunu işitirdim. Hiçbir zaman yeterince yüksek sesle konuşmazdı, çünkü kafasının içinde fazla yüksek sesle konuşursa yerinden oynatacağı, kırılmış, değişken bir şey olduğuna inanırdı ama yalnız başınayken bile bu durumu fazla sürdüremezdi, uzun süre hiçbir şey söylemeden duramazdı çünkü konuşmanın boğazına iyi geldiğini, kanın boğazında durup kalmasını önlerse çektiği nefes daralmalarının ve iç sıkıntılarının azalacağı düşüncesindeydi; ayrıca yaşadığı mutlak atalet içinde, en ufak duyumlarına bile olağanüstü önem verirdi; bu duyumlarına yüklediği hareketlilik, onları kendine saklamasını zorlaştırır, iletecek bir sırdaş bulamadığı takdirde de kendine duyururdu, bu bitmez tükenmez monolog onun tek aktivitesiydi. Maalesef, yüksek sesle düşünmeyi alışkanlık hâline getirdiğinden yan odada bir insanın olup olmadığına her zaman dikkat etmezdi, kendi kendine sık sık şöyle dediğini duyardım: “Uyumadığımı kendime mutlaka hatırlatmalıyım.” (Çünkü hiçbir zaman uyumamak onun en büyük iddia kaynağıydı, bu iddianın saygısı ve izleri de hepimizin lügatinde yerini bulmuştu: Sabahları Françoise onu “uyandırmaya” gitmez, odasına “girerdi”; halam gündüz vakti bir şekerleme yapmak istediğinde bize “düşünmeye” veya “dinlenmeye” gittiğini söylerdi; sohbet ederken unutup “beni uyandıran şey” veya “rüyamda gördüğüm” gibi ifadeler kullandığında ise yüzü kızarır, hemen toparlanırdı.)